Ayça – Gün 2: Ne olabilir ki?

05:09…Şakacı kuşun neşeyle şakımasıyla gözlerimi açtığım saat. Ah be güzellik, çok kıymetli bir yarım saatim daha vardı. Uykulu hissetmiyordum aslında kendimi. Demek ki en azından bu saate kadar deliksiz uyumuşum. Tekrar uyursam 05:40’ta kalkmanın daha zor olacağını çok kere tecrübe ettiğim için tek hamlede fırladım yataktan. Bu sefer teşekkür ettim kuşa, günlüğe yazmak için daha çok vaktim olacak, dün çocukları uyandırmaya geç kalmıştım.

Merdivenlerden inerken ister istemez dizlerimi yokladım. Dün bütün gün sızlamışlardı. Hayret, bugün uzun zamandır olmadıkları kadar iyiler. Isınmalarda çatur çutur sesler geliyordu yine ama en azından ağrı yok. Bütün seriyi baştan sona, parantezleriyle birlikte yaptım. Vaktim çok nasıl olsa. Hanumanasana’yı bugün Defne Hocamızın tabiriyle rock’n roll tarzında denedim. Bu bana daha zor geliyor. Sol kasığımda da bir hassasiyet var bir süredir ama işin garibi sol tarafımı daha rahat açabiliyorum. Parkeler de daha bir kaygandı herhalde bugün. Ha bir de mayurasana’ya daha yeni başladığımız için henüz yerden kalkabilmiş değilim. Ama alışmak için yaptığımız ileri geri hareketlerin sayısını hiç durmadan altıya çıkardım. Bugün bu harekette kendimi çok hafif hissettim. Sanki bir gayret etsem bacaklarımı kaldıracakmışım gibi. Denedim de. Yerle temasım tam kesilmese de biraz ayak parmaklarım uzadı sanki.

Akşam eski işyerinden arkadaşlarla buluşacağız. Dört kişi, hepimiz bir yerlere dağıldığımız halde 15 senedir kopmadık. Seviyorum bu ekibi. Bakalım uyku halleri nasıl olacak. Ve tabii ertesi sabah…3. günün sabahı için kendimden pek emin değilim ama derslerde konuştuğumuz gibi, şartlamayayım kendimi. ‘Ben o hareketi hayatta yapamam.’ ‘Benim için sabah erken kalkmak imkansız.’ ‘Programımı değiştiremem.’ Nasıl bu kadar emin olabilirsin? Hayat bu kadar akışkan, bu kadar değişkense, neden bir tek sen sabit kalasın? Başka konularda da unutursam kendime hatırlatma olarak burada dursun.

Başka konular demişken, çatışmalardan nasıl bucak bucak kaçtığımı fark ettiğim ama bununla ilgili bir gelişme kaydedemediğim dönem aklıma geldi. Kendime de etiketi yapıştırmıştım, ben tartışmayı sevmem, car car konuşan kadınlara laf yetiştiremem diye (evet, özellikle kadınlar). Canım Mine’nin koltuğunda az mesai harcamadık beni şartlayan anıyı bulmak için. Bulduk da. Ama ben onunla ne yapacağımı bilemedim. Mine’ye de gitmiyorum bir süredir. Şimdi sabahın bu erken saatinde cılız bir his mi, düşünce mi, ikisinin karışımı birşey mi, tam adını koyamıyorum, bir filiz baş göstermeye başlıyor. Sanki tam kandha’dan geliyor. Olabilir mi gerçekten? Daha çok taze, tam yerini bulamadı. Olgunlaşıp serpilmesi için zamana ihtiyaç var. Şimdilik şunu diyebilirim: az önce yazan ben değil miydim? Çatışmalardan kaçış halim niye sabit kalsın?

Defne Hocam’ın ara sıra bize dediği ‘Ne olabilir ki?’, tam burada anlam buluyor. Ne olabilir ki o kadınlar sana laf yetiştirse? Sen hemen o an gereken cevabı veremesen? Ya da versen ama ağzından acı sözler çıksa? Daha mı az sevilirsin? Dışlanır mısın? Varsın onlar da sevmesin seni. Seven o kadar insan varken, üç beş kişi de eksik kalsın. Hem bir kere, sen kendini seviyor musun? İçindeki küçük Ayça’yı? Ara sıra aynaya, gözbebeklerinin tam içine bakmayı hatırla. Hatırla ki, az önce içine doğan o ışık anlamını bulsun…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s