fatma- gün 10

Az evvel yine yazdığım yazıyı kaybettim 😦 halbuki güzel de olmuştu. İşin kötüsü ben bu seyahate bilgisayarımı getirmedim. Yazarken telefonu kullanıyorum ve bu zaten sıkıntılı bileklerimi zorluyor. Cep telefonunu yaralanmalarının yoga yaralanmalarıyla kapışacağı bir geleceğe yaklaşıyoruz. Bu aralar hep elimde telefon. Ya yazmak, ya okumak ya da fotoğraf çekmek için. Sadece benim değil tabi, herkesin elinde. Bu kadar turistik bir yerde olunca etraf selfie çekenlerle dolu. Selfie çeken insanları izliyor musunuz siz hiç? Ne kadar komik gözüküyoruz. Komik de olsak, selfie olmasa kendi gözlerimizin içine bakıp bu kadar kolay gülümser miydik sizce? O gülümsemenin ne kadar kendimize olduğu tartışılır elbet. Yine de gülümseme gülümsemedir. Selfie de benim nezdimde sırf buna hizmet ettiği için makbul değilse de kabul edilebilir statüsüne sahip olabilir.

7 de uyandım bu sabah. Alışkanlıkla hemen bir kahve alıp dışarıyı izlemek istedim ama hatırladım ki odamın penceresinden sokak değil karşıki odanın perdeleri gözüküyor. Ben de lobiye inerim. İndim inmesine ama unutmuşum “Ooo Memo, burası New York Amerika” Sokaklar çoktan vızır vızır. Kahveyi alıp odama sığındım.

Komik; Quitodayken dışarısı o kadar sakin, yavaş ve huzurlu benim içim ise yeni bir yerde olmanın verdiği heyacan ile kıpır kıpır, sabırsız ve hatta huzursuzdu. Şimdi burada, sanki dükkanların hep birlikte “al, al, al” diye tempo tuttuğu, ışıklı tabelaların içinden çıkıp insanın boğazına sarılacakmış gibi gelen alışveriş canavarının anavatanında, sesler, kokular, porsiyonlar, patlayan ışıklar her şey aşırı,herşey bu kadar tecavüzcü iken ben New Yorkun bana satmaya çalıştığı hiçbir şeyin müşterisi olmadığımı hissediyorum. Dışarıda merak ettiğim pek bir şey yok. Burada dışarının huzursuzluğuna karşın içimde sakin ve huzurluyum. Bir de kararlıyım. New York’ta dinleneceğim.

Bu sabah yine birinci prelüd. Fatoş’tan aldığım ilhamla vaişaka’da beş dakika. İncinen yerlerimi sakınacağım diye altını kıstığım pratiğimi biraz harladım sonunda bu sabah. Hocamın dün yazdığı yazıdan uzanıp gelen sesi bana bu sabah “Fatmacığım bu yemek kısık ateşte pişmez, biliyorsun değil mi?” dedi. Biliyorum tabi hocam da işte omzum, dirseğim bedenimi en ateşleyen hareketlere kapattı ya. “Ateşi yakmak için illa kolların mı lazım, bacakların ne güne duruyorlar ?” Tamam hocam dedim, ocağın alevini arttırdım. Kadın haklı. Zaten bizim pilot ateşin yeri kollardan çok bacaklara yakın. Asanalara geçtiğimde tel tel dağılan bir balkabağı olarak servise hazırdım.

Size bunları Union Square Parktan yazıyordum. Sol baş parmağımın gerisine, hani tam kaki’de bastığımız noktaya bir kuş; siyah, sulu ve sıcak pislemesin mi? Şaşırdım, güldüm ve gayri ihtiyarı bankta yanımda oturan kişiden bir mendil istedim. Telefonda, yazmaya daldığımdan pek de dikkat etmemişim kimdir bu yanımda oturan kişi diye. Bir evsizmiş kendisi. Kocaman torbasından kullanılmış bir kağıt mendil bulup gülümseyerek bana uzattı. Yüzümde donan gülümseme ile alsam mı almasam mı diye tereddüt ederken diğer banktan bir adam temiz bir tane uzatınca ona yöneldim. Sonra da önce yazımı bitirdim, sonra da kaybettim onu 🙂

Parkta her yıl Amerika’nın değişik bir yerinde buluşmayı bir şekilde becerdiğimiz canım Dinçer’ciğimi bekliyordum. Hava yavaştan soğuyordu. Arkamda parkın kadrolu Hare Krişna’cıları kirtan yapıyordu. Mutluydum. Sonra yazdıklarımı kaybettim. Yine mutluydum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s