Begüm- Gün 12

Alarmımı sabah pratiğini denemek için altıya, olur da uyanamazsam diye günü kaçırmamak için de dokuza kurmuştum. Neredeyse sabaha karşı bu planlamaları yapmış olduğum için de kendime çok yüklenmeden, bakalım gözlerim bu duruma ne diyecek niyetiyle uykuya daldım. Dolunay gecesi uykusuzluğunu başka telaşelere yüklediğimden ve geç yattığımdan olmuş olacak ki, deliksiz bir uykuyla neredeyse öğlen vakti uyandım. On bir. Aslında uyanmış sayılmam, uyandırıldım.

Dün yine ani bir kararla tezime bir kaç Türkçe kaynak daha eklemek üzere hemen teslim vaadine de kanıp, sipariş vermiştim. Gerçekten de gününde teslim yapılıyormuş. On bire yakın bir saatte de olsa kitaplarım geldi. Ben de sayfaların arasında  dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım(Dünkü yazım da bu dalgadan etkilenip, kısacık oldu). Bugün de öğlen uyanmalı gün olacakmış demek ki deyip hızlıca hazırlandım. Yirmi beş dakikada köprüyü geçince günün beni huzursuzlaştıran yanının sadece erken uyanamamış olmam olacağını anladım. Yanımda yine iki kitap. Bir yandan da okumak istediğim yoga kitaplarım var, yarım bıraktığım öyküm boynu bökük beni bekliyor. Çarşamba günü de tez izleme komitesi. İçimdeki ses çarşambaya kadar sabret dedi. Uzlaşmamız uzun sürmedi.

Yoldayken, çantama attığım öykü kitabını çıkardığım aklıma gelince bir on dakika da olsa okurdum aslında diye düşündüm… Kendimize koyduğumuz “ya o, ya bu” sınırları da yıkılabilmeli. “Elinde ne varsa ona odaklan, başka şeylerle kafanı dağıtma” cümlesini şöyle kurmaya başladım. “Aynı yöne sürekli bakmak yerine biraz nefes al. Kafanı dağıt. Geri dönersin. Sadece uzatma.” Bu düşüncelerle, bana iki saate mal olacak cilt bakımına gittim. Çalışmaya sonrasında devam ettim. ” hem o, hem bu”. Çünkü bu da mümkün.

Yogayı günün hangi noktasına koysam diye düşünmemin devamı olacak ki, bugün de yoga pratiğimde hem akışta kalıp zamanın nasıl geçtiğini anlamamayı hem de aslında belirli bir süreyi de tamamlamış olmanın bilincini beraber taşımak istedim. Olabilir mi çok emin değildim. Bir saat on beş dakikalık bir meditasyon müziği eşliğinde pratiğime başladım(Sessizlik bana yetmiş beş dakikanın sonunu işaret edecekti). Yazın bir türlü başlayamamasıyla havadaki baharsız bahar hallerinin uzaması, sokaktaki çeşitli inşaatların tozu toprağı derken iyice burnum tıkanmış. Neredeyse nefes alamaz durumdaydım. Başımda da bir ağırlık. Balasana ile başladım. Nefesimi el verdiğince sırtımda dolaştırdım. Kısa sayılamayacak bir süre burada kaldım. Sonra yine güneşe selam serisi. Ne zamandır yapmadığım asanalar aklıma gelmeye başladı. Navasana’yı neden gözden çıkarmıştım ki? Baddha konasana, malasana, ustrasana… En sevdiğim asanalardan olan Sarvangasana ile devam edip, bir kaç twist sonrası şavasanaya geçtim. Pratiği tamamladığımda müzik devam etmiyordu. Yetmiş beş dakika geçmişti. Ancak müziğin ne zaman kesildiğini tahmin edemedim. Pratiğim esnasında da pozlarda beklerken kaç dakika geçmiş olabileceğini hiç düşünmemiştim. Sonrasında yoga esnasında bana eşlik eden acaba kaldığım süre az mıydı çok muydu kaygısını müziğe emanet etmiş olduğumu anladım. Zamanı ölçmek onun sorumluluğundaydı ve yetmiş beş dakika bitince bana zaten haber verecekti. Ben de bu güvenle birlikte pozlarda süre ölçmeye çabalamamıştım. Bu buluşumu sevdim. Bundan sonra da sürekli süresini bildiğim müzikler eşliğinde yogama devam edeceğim.

Şimdi sunum hazırlama zamanı. Çarşamba’ya hazırlık. Hadi bana şans dileyin!

Sevgimle,

B.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s