fatma – 13 ve 14. günler

28 gün yoganın orta yerinde, 14. Gününde Quitodaki yatağımda yarı oturur yazıyorum size. Dün yogasız geçti ve henüz bu gün de birşey yapacak şevki kendimde bulamadım. Burada henüz sabah. Saat 9’a gelmekte. Dün 19:00 da vardık buraya.  NY’daki otelden sabah 8 de ayrılmıştık. Geldiğimde hem yorgun, uykusuz hem de öyle şiştim ki kalan enerjimi neredeyse bir hafta kalacağım odama yerleşmek için harcadım. Kıyafetlerimi, kitaplarımı yerleştirdim. Camın önündeki masaya seyahat altarımı kurmak için yanımda getirdiğim minik heykellerim, resimlerim ve taşlarımı dizdim. Bir tütüsüyü azıcık yakıp odayı tanıdık kokuyla doldurdum. Yastıklara, havlulara lavanta yağı sıktım. Odayı “benim”semek kolaylaştı böylece sonra sıcak ve sulu bir şeyler isteyince canım bir çorba içmek için restorana indim. Odaya dönünce de uzun süreceğini umduğum bir uykuya yattım.

New York’ta geçirdiğim zaman boyunca kafamın içinde bir koro konuştu durdu: “Çık, gez, al, fırsat bu fırsat, oraya git, buraya git, bak sonra pişman olursun, demedi deme….” Bu koroya bazen kız kardeşimin bazen arkadaşlarımın sesi destek verdi yaptığımız kısa konuşma/yazışmalarla. Gelgelelim yine içimde başka bir taraf bu şehrin baştan çıkarmasına direndiği gibi bu seslere de kulak asmadı. O taraf bizim NY’da olma deneyimimiz hakkında başka insanların ya da tarafların söylediklerine kibarca gülümseyip kulağıma fısıldadı: “Bizim burada olma deneyimimiz kimseyi memnun etmek zorunda değil. Bir şey kaçırmıyoruz. Burada olmayı deneyimlemek hiç bir gerekliliği yerine getirmek zorunda olmak demek değil. Buradayız, hissediyoruz. İlla elle tutulur bir şey almamıza gerek yok. Şu anda şehir ile bir alışveriş halindeyiz. Sakin ol, herşey yolunda.”

İşimin sıradışı tarafı gezegenimiz üzerinde hareket etmeyi benim için olağan hale getirmiş olması. Bir hafta içerisine bir gece Çin’de bir gece Amerika’da uyumaya çalışıyor olabiliyorum. Zekeriyaköy’deki arkadaşıma oturmaya gitmeye üşenip, aynı gün bir telefonla Zanzibar için bavulumu toplayıp yollara düşebiliyorum. Yıllar içerisinde aynı şehirlere kısa süreler için de olsa defalarca gidip geldiğimden artık bir turist heyecanı değil yaşadığım. Şehrin vaadettiği deneyimden ziyade o şehirde bulunmanın hissettirdikleri ile ilgiliyim. Şehrin ruhundan izole değilim, o havayı soluyorum nihayetinde ama işte hele de son birkaç yıldır ben iyi hissettikten sonra dışarı çıkmışım, çıkmamışım farketmiyor. Bunca yolu boşuna mı geldin diye sorup kendini tartaklayan tarafıma de düzenli olarak hatırlatıyorum: “Tatlım, işe geldik. Gel dinlenelim, sonra eziyet olmasın işimiz. Çok istersek buraya tatile de geliriz. ”

Dün buraya gelmek üzere New York’tan ayrılırken bu sefer buradan (elle tutulmayan) ne aldım diye düşündüm. Ne kadar yorgun da olsam kendimden hoşnut geçirdiğim bu 3 gün boyunca bu şehirden bana geçen hislerin en yoğunu “kendimi kısıtlamadan ben olma özgürlüğü” idi galiba. New York bana bağıra bağıra “Express yourself” dedi. Biraz 90’lardan kalma bir mesaj  ama benim 90’lardan kalma komplekslerimin de bunu duymaya ihtiyaçları var. Kaldırımlarda yürüken yanlarından geçtiğim binalar gibi dik ve başı göklerde hissettim kendimi. Kendime ve başkalarına gülümsedim ve kadın olmayı, hassasiyetimi, yumuşaklığımı ve sevecenliğimi ne zamandır bu kadar sevgiyle sahiplenmediğimi düşündüm.

Benim farketmekte geciktiğim ve başa çıkmakta da zorlandığım yanım; hassasiyetim. Bunu uzun yıllar güçsüzlükle karıştırdım ve hem gücümle bağımı kopardım hem de kendimi üzdüm. Hassasiyetimi güçsüzlük sandığımdan ve kendimi böyle görmek istemediğimden, başkaları da beni böyle görmesinler diye türlü kılıfın ardına saklandım. Umurumda değilmiş gibi yaptım, cool’muş gibi yaptım, sertmiş, tersmiş gibi yaptım. Hepsi bendim ama hiç biri gerçek ben değildim. Ben saklandığımı sanıyordum ya, belki sadece bana öyle geliyordu. Belki benim kendime dair farkında olmadıklarım her türlü uydurma kılıfın ardında gün gibi açıktı görmesini bilen gözlere. Olsun. Ben kendimi bilmedikten sonra başkaları bana beni anlatsa da zaten inanmayacaktım.

Yogaya ilk başladığım yıllarda bedenim hassas değil diye kendimi hırpalayıp durdum. Herkesin hissettiği şeyleri ben neden hissetmiyordum? Bende kesin bir eksiklik vardı. Anlaşılan bu yogayı da beceremeyecektim. Ne yeterince güçlü ne de diğerleri gibi hassastım.

Ben yogaya devam edip de dikkatim düşüncelerimden bedenime inmeye fırsat bulduğunda, yokluğuna hayıflandığım o bedensel hasssiyet öyle güçlü bir şekilde kendini gösterdi ki bu sefer de bedenimi bu kadar çok hissediyor olmaktan şikayet etmeye başladım. Böylelikle hastalık hastası gibi en küçük şey için doktora taşınmalarım da başalmış oldu. Bir sefer rahmimde sıradışı bir şişlik hissediyorum diye gittiğim doktorum, ultrasonla bakınca  o ay bir yerine iki yumurtamın düştüğünü gördüğünü söylediğinde, ikimiz de şaşkın gözlerle birbirinize bakıp “Yok artık!”dedik.

Fiziksel beden bu kadar hasssas olunca diğer bedenler de pek de farklı olmuyor elbet. Bütün bu kılıflar/bedenler birbirinin içine geçiyor, bir diğerini sarmalıyor. Yani ben duygusal olarak da çok hassasım. Fakat ben duygusal olarak hassasım diye boynuma “Fragile! Handle with Care” diye etiket takıp insanların bana hassasiyetlerimi gözeterek davranmasını bekleyecek değilim. Yani, bekleyeceğim elbet de kısa sürede ayılıp kendi hassasiyetimle başa çıkmak zorunda olanın ben olduğumu kendime hatırlatacağım. Üstelik nereden biliyorum başkalarının da benim kadar hassas olmadığını? Onları kendimden daha az duyarlı kabul etmek kadar büyük bir duyarsızlık olabilir mi?

Bir süredir içimdeki yetişkin uyanıp kontrolu ele almaya, zihnimde duyduğum onlarca sesin arasından onun sesi daha güçlü ve berrak duyulmaya ve hatta diğer sesler de onu dinlemek için susmaya başaldı. Ben o sesi duyup kendime anlayışla, sevecen ve hassas bakmaya başladıkça ilişkiler kolaylaşıyor. İhtiyacım olanı kendime ben verdikçe diğerlerinden beklediklerim azalıyor. Beklediklerim azaldıkça diğerlerini oldukları gibi kabul etmek kolaylaşıyor. Varoluşumdan aldığım zevk artıyor.

Bu bir akış. Şimdi böyle hissediyorum diye buna tutunmuyorum. Bu, özüme bir göz atış. Onu ne çok hissedebilir, yaşatabilirsem o kadar güzel.

Bugün sabah yapmadım yogayı. Önce güzelce dinleneceğim sonra da bu günlük gün batışına taşıyacağım yoga çalışmamı. Burada öğlen. Sizin orada akşam oluyordur. Yolun başından beri karşınızda soyunuyordum. Yolun yarısında artık çıplak ve bundan utanmayan bir ben var. Yarın yokuş aşağı inmeye başlıyoruz beraber ama bakıyorum biz 14’e varmışken yeni saymaya başlayanlar katılmış aramıza. Bu yazıların hiç kesilmeden çağlayan bir om seslenişi gibi yankılanacağını hayal ediyorum. Hocam, bizi bu çadırda topladığınız için size minnettarım. İfade edildikçe sanki şeyler değişiyor, iyileşiyor.  Ondördüncü günden herkese şükranla🙏🏻

 

 

 

 

 

 

fatma – 13 ve 14. günler” üzerine 4 yorum

  1. oradanburadan dedi ki:

    Fatma ne kadar, ne kadar güzel yazmışsın.Hassasiyet tam aradığım kelimeymiş.bir de beklentilerin nasıl azaldığıyla ilgili tespitin.çok teşekkürler bu yazın ve diğer tüm yazıların için…

    Liked by 1 kişi

  2. Geri bildirim: Mandala – tanselozalp

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s