Ayça – Gün 16: Sebat ne zaman inat olur?

Bugünün yoga çalışması sabah yaptığım ilk iş olamadı. Sabaha karşı 04:00 civarında bizim yavrulardan biri kötü bir rüya görmüş, yanımıza geldi. Bayağı bir süre döndü durdu, sonra beraber uykuya dalmışız tekrar. O sırada yapılacak şey muhtemelen yavru uykuya dalar dalmaz kalkmak olmalıydı. Ama o iradeyi kendimde bulamadım. Nefs:1, Ayça:0.

Yine de çocukları okula yollar yollamaz geçtim çalışmamın başına. Düne göre nefes, dikkat, denge daha iyiydi.

Kahvaltıdan sonra Fındık’ı gezdirdim. Bu aralar kendisini ihmal ediyorum. Bu yeni rutinsiz dönemde bizim kızı gezdirme saatlerini bir türlü oturtamadım. Sıcağa kalınca gezilerimiz normalden kısa sürüyor. Zaten gönlünce koşup oynayabileceği bir ortamı yok, bir de tek eğlencesi olan gezilerimiz iyicene kısalınca kendime kızıyorum. Okullar tatil olunca Fındık’ı kahvaltıdan önce gezdirmeye başlayacağım.

Eve dönünce yemek yaptım, yemek pişerken gazete okudum, sonra piyano bile (!) çalıştım. Yeter ki yazı yazmayayım. Düşüncelerimi kelimelere dökmek çok zor geldi bugün. Aslında düşünmek zor geldi. Daha önce söylemiş miydim, gece uykum bölününce ben bütün gün sersem sepelek dolaşıyorum. Yazmak istediğim konudaki düşüncelerim de tam şekillenmedi zaten.

Ama sabahın rövanşını alacağım. Şimdi böyle yazınca hırsa bürünmüşüm gibi oldu ama hırstan değil. Nefsi terbiye etmek için. Hazza ulaşmaya çalışan zihni eyerinden tutabilme alıştırması yapmak için. Sebat etmek için…

Bir süredir bu konu beni düşündürüyor. Yoga çalışmalarımızda sebat etmenin öneminden bahsediyoruz. Peki sebat her zaman iyi bir şey midir? Fazla sebat etmek diye birşey var mıdır? Varsa, sebatın fazlası zararlı mıdır?

Kendimden bir örnekle açıklamaya çalışayım. Ben 4. sınıfın sonunda konservatuar sınavlarını kazandım ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda yarı zamanlı piyano eğitimine başladım. Yani sabahları normal okuluma gidiyordum, haftada iki gün okul çıkışı konservatuardaki derslerime katılıyordum. O zamanlar Anadolu liseleri ve Özel okulların sınavları 5. sınıfın sonunda yapılıyordu. Onun için ben bir de dershaneye gidiyordum. Aylaklık edecek 10 dakikam bile olmadığı için ya ders çalışıyordum, ya piyano. Sıkılmaya vakit bulamadığım bir sene geçirmiştim. Sonunda iyi bir okul kazanmıştım. Normalde sevinmem lazımdı ama bu, temponun düşmeden devam etmesi demekti. İşte bu ev-okul-konservatuar üçgeninde 5 sene boyunca bilardo topu gibi kenarlara çarpa çarpa gittim geldim.

Belki daha da giderdim. Çünkü çalışmak bana zor gelmiyordu. Zor gelen, konservatuardaki hocamın beni bir türlü yeterli bulmaması, hep daha fazlasını istemesiydi. Ona göre herkes okula giderdi, ama herkes piyano çalamazdı. Haklıydı belki, ama bunu bir çocuğa söylemenin, daha doğrusu hissettirmenin, piyano sevgisini içine işlemenin bambaşka yolları olmalıydı. Kızmak, söylenmek, hele hele bütün yaz otursun daha çok, daha çok çalışsın diye zaten iyi çalan bir öğrenciyi bütünlemeye bırakmak bu yollardan değildi.

Yetersizlik hissi bana o yıllardan mı yadigar acaba? Ya da içimdeki sesi kısma alışkanlığı? Peki ya daldan dala atlamalarım?

Konservatuardaki 5. senemin sonunda ben yine bütünlemeye bırakılmıştım. Aileme artık devam etmek istemediğimi söyledim, onlar da anlayışla karşıladı. Piyanonun kapağını kapattım ve 20 sene hiç açmadım.

O yaz ilk işim tenis kursuna başlamak oldu. O zamana kadar kol kaslarımın sertleşmemesi için topla yapılan her türlü spor yasaktı. Şimdi düşünüyorum da, bu sadece piyanoya odaklanayım diye uydurulmuş kuyruklu bir yalan bile olabilirdi. Sonraki okul yılında da drama, müzikal, basketbol, yaşıtlarımdan geri kaldığım ne varsa hepsine büyük bir açlıkla saldırdım.

Bu herşeye atılan hallerim sonrasında da devam etti. Nerede yeni bir aktivite, ben orada. Snowboard, surf, wakeboard, dalış, Almanca kursu, İtalyanca kursu, Fransızca kursu,…hepsini bir yere getirip getirip bırakıyordum. Yapabildiğimi görüp, fazla sorgulanmadan, zorlanmadan, yetersiz hissettirilmeden bir sonrakine geçiyordum. Bakın bunu da yapabiliyorum deme ihtiyacı mı duyuyordum, yoksa işlerin bırakılabileceğini mi öğrenmiştim?

Küçük yaşta fazla sebat etmek miydi beni bu noktaya getiren? Bu iş bana uyuyor mu, bana zarar veriyor mu diye hiç sormadan, yapılması gerekenleri yapma sorumluluğuyla içine atmak bütün duygularını. Belki de kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak için kendi kendinle inatlaşmak. Sonra da boşluğa düşünce serseri mayın gibi tam tersi uca savrulup kolay hazlar peşinde koşmak…Devam etmek de iyi gelmemişti bana, bırakmak da.

Bir taraftan da şöyle birşey var. Hiçbir başarı, çalışmadan elde edilmiyor. Bir araştırmaya göre ne kadar yetenekli olursanız olun, dünya çapında bir başarı elde etmek için en az 10.000 saat çalışmanız gerekliymiş. Günde 3-4 saatlik bir çalışmayla yaklaşık 10 yıl eder. Ve bu 10.000 saatin büyük kısmında da bolca ter, gözyaşı ve hatta bazı alanlarda kan olacağı aşikar.

Yazıya başladığımda konuyla ilgili sorular kafamda uçuşuyordu. Şimdi konunun farklı yönlerini yazılı çizili karşımda görünce bir kanaat oluşturabiliyorum. Belli bir eşiği aşmadan tatmin ve mutluluk gelmiyormuş. O eşiği aşıncaya kadar yaşanan zorluklarda da destek almak, konuyu kişiselleştirmemek gerekiyormuş demek ki. Yanlış gidenleri fark etmeden ya da fark edip de değiştirmeden devam ettirilen sebat, kuru bir inattan öteye gitmiyormuş. Ben mutsuzluğumu, zorlandığım konuları aileme daha önce anlatsam, belki onlar da öğretmenle konuşup bambaşka bir çözümle geleceklerdi. Hep diyoruz ya, yalnız değiliz, yardım isteyebiliriz diye. Ben yine sırtlanmışım bütün yükleri, o küçücük yaşımda düşe kalka ilerlemeye çalışıyormuşum meğer.

Yoga yaparken de hep sebat-inat çizgisine dikkat etmiyor muyuz zaten? Ağrıyan bir noktada dikkatlice durmak, inat edip onu yok saymamak, sınırlarını fark etmek, her gün o sınırları milim milim yoklamak, hocayı bununla ilgili bilgilendirmek, onun yönlendirmesini takip etmek…

Bir de bunların uzantısı var, çocukların müzik, spor ve sanatla beslenmesi ve iç motivasyonla ilgili. Onu da yarın konuşalım…

Ayça – Gün 16: Sebat ne zaman inat olur?” üzerine 4 yorum

  1. tezeneofthemat dedi ki:

    Sen de konservatuvar denen cadı kazanına düşenlerdensin… konservatuvar eğitimi gerçekten çok faşizan, çok yıkıcı ve travmatik olabiliyor.

    Liked by 1 kişi

  2. aylinparmaksiz dedi ki:

    Okurken küçüklüğün gözümde canlandı. Üzüldüm minik Ayça’ya. Sonra da üzüldüğüme üzüldüm:) Ayça bırakmanın hafifliğini de yaşamıştı, denemenin de keşfetme kapılarını aralamıştı… Sadece kaderini yaşamıştı Ayça. Hepimizin olduğu gibi. Yaşadığımız herşeyin bir nedeninin olduğuna inanıyorum. Ayça kendi yolculuğunda “sadece yürümesi gereken yollardan” yürümüştü. Belki de doğuracağı iki güzel yavrusunun gerçek tutkularını keşfedip, peşinden gitmesi için annesinin böyle hikayeleri olmalıydı…Yazını paylaşmak istedim, çok güzel yazmışsın mavişim💙

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s