Yeşim – Gün 3 – Sürpriz, piknik ve sevgi

ağaç1

Dün, yapmak istediklerim ve istemediklerim (yapmam gerektiğini düşündüklerim) arasından, “istediklerimi” seçerek güne devam devam ettim Dostlar.

Artık Satürn etkisi altında yaşayanlardan olduğumdan mıdır, kendim mi böyleyim bilinmez, disiplinli biriyim ben. Arada bir, bayram günü çalışmayınca bile kendini huzursuz ve sorumsuz hissedebilenlerden. Yani millet deniz kıyısından ayak fotoları paylaşırken, ben yogama, diyetime, niyetime sadık kalmış İstanbul koruyucusu kimliğimin altında, bir de sabah pratiği ile akşam pratiği arasına işi sıkıştırmaya çalışıp beceremeyince, kendime biraz kızmadım değil. Ama az. Eskiden olsa daha çok olurdu. Yogayla birlikte törpülenmeye başlayan sayısız sivri uçlarım da yavaş yavaş yumuşamaya da başladılar gibi. Ohhh, âlâ!

Bu dipnottan sonra düne dönecek olursak, akşam pratiğine gittim. Kendisini de, derslerini de çok sevdiğim bir Hoca’mın orta seviye – onun orta seviyesi, genelde zor seviyeye denk gelir 🙂 – dersine doğru yollandım. Havanın iki gün içinde yüksek sıcaklıklara ulaşmış olması benim gibi sıcağa dayanıklı olmayan birinde direkt “pelteleş, mayış, kafanı kaldırama, eri, bit, koltuktan kalkama emi!” etkisi yarattığından kendimi toparlayabilmem ve evden çıkabilmem bayağı zamanımı aldı. Ve şunu da eklemeliyim ki, sabah pratiğimde vücudum zaten pek de açılmamıştı, baktım koltuktan kalktıktan sonra yine bir kazık, kütük hissiyatı mevcut, bari azıcık uttanasana ‘da durayım dedim. Amanın o da ne, vücut gitmiş yine. Sanırım bu bel fıtığına bağlı olarak, göbek deliğim ile dizlerim arasındaki bölge iyice katılaşıyor bu dönemlerde. Masaj terapisti bir arkadaşıma anlattığımda böbrek meridyeninden kaynaklanıyor, doğru tespit etmişsin demişti. Velhasıl netice bu.

Derse gittim, ve hatta araba ile gittim! Altını çizme ihtiyacı duyuyorum zira arabayı havaalanı ve İkea, Bauhaus’a gitmek dışında hiç kullanmıyorum. Neyse, girdim, oturdum, sağdaki soldaki ile selamlaşmalar derken, ders saati geldi çattı Hocamız piyasada yok. Hoca var mı sınıfta? Kim var? gibi konuşmalar sonucunda, yine çok sevdiğim ve pratik yapmak için gelen canım hocalarımdan biri kendisini bize ders yaptırırken buldu. Bayağı güldük açılış konuşmasında. Zaten dersleri güçlü tonda geçen Hocalarımızdandır kendisi de ancak ısınmalarda bile dersin pek orta seviyede geçmeyeceği belliydi. İyi peki derken, arkalardan bir ses yükseldi “ ama bu derssss, ileri seviye dersi değil ki!”… O sırada plank’te miydim hatırlamıyorum ama çok güldüm, Hocamız da güldü. Meğer o da karıştırmış, e peki o zaman dedi, dersi yumuşattı ve sadece Sirsasana A ve Urdhva Dhanurasana’nın olduğu bir ders tonuyla devam ettik. Ben ki evden çıkmadan önce, “… şu şu şu asanaları yapmayacağımaaa, etmeyeceğimeee… gibi bir kararlılıkta çıktıştım evden”…  Tatlı bir ses tonu “Yeşim, demo için bize yardımcı olabilir misin?”… E peki :)…. Devam ettik… Köprüye geldik.. “Yeşim, demoya yine!”… E peki. Artık saldım ben de. Baktım üç kişilik köprü yapacağız, yaşasın en sevdiğim… Bir ileri, diğeri geri çekiyor ve tüm omurgaların arası tek tek açılıyor ya, bayılıyorum!!! Çocukken bir hayalim vardı: Eğer bir gün çok zengin olursam evde, Coca-Cola dolu bir havuzum olacaktı ve ben havuza atladığımda doya doya cola içebilecektim. Yaşım biraz daha ilerleyip de dünya mutfaklarını keşfettiğimde bu hayalin yerini, evde emrime amade bir Japon, bir de Hintli aşçı olması hayali aldı. Yaş ilerledi, cola içmeyi bıraktım. Sonra Thai Massage’ı keşfettim. Bu defa hayal listesindeki iki aşçıya, bir de Thai Massage terapisti eklendi. Zaman geçti, colayı bıraktım ve yogayı da düzenli yapmaya başladım. Ayrıca Hint yemeklerini de kendim yapabilir hale geldim. Bu durumda son liste: Evde sürekli bir masaj terapisti ve partnerli pozlarda güvenilir destek verebilecek partnerin olması. 🙂 Kendi kendime klavye başında bi gülme tuttu şu anda 😀

Velhasıl kelam dersi kazasız belasız bitirdik. Savasana’dayken kendimi buzlu kahve mozaik kek yeme hayalini kurarken yakaladım ve hemmmenn nefesine dönle ağzımda tadını, gözümde resmini gördüğüm manzaradan uzaklaştım.

Ders sonrasında sahile pikniğe gittik. Sohbet muhabbet güneşi batırdık. Serinlik geldi. Sırtımın sağ tarafında bir ağrı. Tipik tutulma ağrısı, ama kuvvetli öyle sağa sola döndürmeyen cinsten. Artık sol taraf fıtık ağrısından bloke diye, sağa mı yüklendim yoksa üşüdüm de mi tutuldum bilemiyorum. Ama şu net ki, durmamakta direndiğimden sanırım, vücut yeni bir araz çıkardı. Eve gelince ilaçlar sürdüm, kurutma makinesiyle ısıttım, ağrı kesici ve kas gevşetici de aldım. İlaç kullanmayı sevmeyen biri olarak, aldığım her ilaçta kendime sanki kötü bir şey yapıyormuşum hissinden kurtulamasam da, akut ağrı dönemlerinde dinlenmeyi ihmal edince, ne yapsın zavallı vücut? Nasıl iyileşsin? Neyse yattım. Sabah kalktım, ve sanki üşütmüş gibiyim. Başımda bir sıcaklık, vücut sabah pratiğine ışık yıllarınca uzak. E peki o zaman, haydi kahvaltıya! Sonra yavaş yavaş adapte olacağım gününü gidişatına.

Biraz sosyal medyada dolandım. Pratiğini ifade ettiği artistik dil ve ondan da ziyade kendisinin de kendisini tanımladığı “sweet non sense” içeren videolarına bayıldığım Meghan Currie’nin paylaştıklarına baktım biraz. Ve derken, dün gece piknikte konuştuğumuz “sevmek mi, sevilmek mi” sorusuyla birlikte uzun zamandır üstünde düşündüğüm “sevmek” kavramı ile ilgili bir paylaşımı çıktı karşıma. Hiç bir şey tesadüf değil tabi. Aynen aktarıyorum:

“We get the element of love only in proportion as we have it in us…
We draw it in proportion as we admire every expression of the Infinite, be that expression tree, or shrub, or insect, or bird, or other form of the Natural….
The more of these things we really love, the more of their element of love flows to us. That element is for us life as real as the tree itself. The more of that life we are receiving and absorbing, the more shall we realize a power in life, which can only be expressed as miraculous.”
Book: thoughts are Things by Prentice Mulford .

Sevdiğimizi, hatta çok çok sevdiğimizi sandığımız kişilerden bir beklenti içinde olduğumuz sürece, bunun saf sevgi olmadığının farkına vardığımdan beri, gerçekten sevmeyi öğrenene dek “sevme” orucundayım. Bundan kaçış yok. Küçük tatminler, büyük tatminler, küçük hayal kırıklıkları ve büyük hayal kırıklıkları. Beklentide olduğumuz sürece, hayal kırıklığı o kapının hemen dışında. O kişiyi çok sevdiğimize inandığımızda, onun da bu sevgiyi “hakedecek” tarzda davranması beklemek zaten hayal kırıklıklıklarının belki de en büyüğü. Ben sevebilirim, fedakarlıklar yapabilirim birlikte beslenmemiz ve gelişmemiz için. Bu güzel. Ama o yapmak zorunda değil ki. İşte onun bu zorunda olmayış hali, onunla ilgili bir şey aslında, benimle değil. Benimle ilgili olduğunu düşünüp, hakettiğime inandığım geri dönüşün olmadığındaki yıkımın da hiç bir anlamı yok. Bu sadece sevgililik, karı-koca için değil en samimi ve saf haliyle ebeveyn- çocuk arasında da gerçekleştiğinden, “seviyorum” derken aslında ne diyoruz ve ne hissediyoruz? Gerçek sevgiyi şu anda sadece bitkilere duyabildiğim bir dönemdeyim. Yine çok sevdiğim bir Hoca’mın sınıflandırış şekline göre, enerjetik seviyesi en düşük olan bitkilermiş. Ben hiç öyle hissetmiyorum oysa ki. En ilkelinden en gelişmişine tüm hayvangillerin (insan da dahil), evrile evrile gelmeyi arzu ettiği sessiz, sakin ve dingin halin zaten mevcut hâli değil mi bitkiler? Bayılıyorum bitkilere. Bir ağacı çok ama çok sevebildiğimi ve ondan her hangi bir geri dönüş beklemediğimi farkettiğimden beri, bu saflıktaki sevgiyi diğer canlı türlerine de taşıyabilmeyi ümit ediyorum. Hayvanlara olan düşkünlüğüm yakın çevrem tarafından bilinir. Tamam iyi hoş ama acaba ne kadar beklenti içindeyim etkileşim içinde olduğum hayvanlardan? Beni ısıran sivrisineği de evdeki tüy torbası cadaloz kadar sevebiliyor muyum? Belki muhteşem bir noktada değilim ama farkediyorum yediğim sayısız tırmık ve ısırığa rağmen evdeki tüyloşa karşı bir kızgınlığım yok., ya da yarın artık beni bir daha tırmalamasın diye bir beklentim de yok. Sivrisinekleri de öldürmüyorum çok zamandır. Annem dalga geçer benle hep “Aman sen şimdi yazık öldürme dersin!” diye.  Güzel bir şeyler oluşmuş orada sevgi yolunda. Sanırım üstünde en çok çalışmam gereken halen insan türü. Zaman, sabır, çaba, çaba, çaba.

Coca-Cola havuzundan, sırt ağrısına, sevgiden, yoga pratiğine uzanan bu uzun yazıyı okuyabildiyseniz eğer, teşekkür ediyorum Dostlar. Yarına.

Yeşim – Gün 3 – Sürpriz, piknik ve sevgi” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s