Serap Gün 10 – Ayna Ayna

PicsArt_07-13-11.18.14Dün gece uyuyamadım yine. Sağa sola yuvarlanmaların sonunda sabah 8.00 de kalktım yataktan. Yoga yapmayı aklımdan bile geçirmeden kahvaltıya geçtim doğrudan.

Dün bir türlü iletişim kuramadım sangha. Tüm çabalarım sonuçsuz kaldı. Karşımdaki ördüğü buzdan duvarı kendine siper edip ortadan kayboldu. Sebebini bilemedim. Madem iletişim kurmayacaktık neden bir araya geldik? (Tahmin ettim elbet neden olabileceğini ama tecrübeme göre birinin ne hissettiğini tahmin etmeye çalışmak çok tehlikeli bir şey, üstelik felaket yorucu.)

Hemen vazgeçmedim, birkaç kez çaldım buzdan duvardaki kapıyı, ses yok. Böyle durumlarda güvenilir tek yer vardır, gözler. Ruhun dışarı açıldığı kapı gözlerse içeri bir yol bulabilirim belki? Bakışlar kaçak, direnç çok kuvvetli. Bir arkadaşa bakıp çıkacağım diye yaptığım şirinlik te işe yaramadı, hiç umut yok.

Dedi ki; ben sana karşı dürüst oluyorum. Ardından da bir sürü cümle sıraladı. Tercümesi şu; bak şimdi bunları sana söylüyorum ki ilerde nahoş bir durum olursa içim rahat etsin, ben demiştim. Hani bazı yazıların altında yazar ya bu bilgiyi faydalı buldunuz mu diye, hayır hiç bulmadım! Battı üstelik. O an değil ama şimdi bu satırları yazarken yıllar öncesinden bir sahne geliyor gözümün önüne; karşımdaki kişi çok sinirli bir şekilde (nerdeyse bağırarak!) bana “Lütfen bu kadar dürüst olma Serap! Canım çok yanıyor, gerekirse yalan söyleyebilirsin.” diyor. Bir an afallayıp “Ne dedim ki şimdi ben?” moduna girsem de yalanın zararları konulu nutuğuma geçmekte vakit kaybetmiyorum o zamanlar. Düne dönecek olursam bu dürüstlükten canım yandı mı, evet, hem de çok. Demek ki; iyi, doğru kabul ettiğimiz kavramlar her durumda geçerli olmayabiliyormuş, bunu buraya yazıyorum ki kulağıma küpe olsun. Peki, canım acımasın diye bu kişinin bana yalan söylemesini tercih eder miydim? Asla! Sanırım ihtiyacım zihinden, bana oldukça soğuk gelen (buzdan duvarın etkisi olabilir) kuru bir dürüstlükten çok sıcak bir açık yüreklilikti. Öğretici bir gerçeklikten ziyade “Şu an böyle hissediyorum.” lu bir cümleydi beklediğim. (Bu arada, beklentinin sebep olduğu acılar konulu bir ansiklopedi yazılmalı ki beklentiye girme hatasına düşmeyelim tekrar tekrar.)

Kendimi geliştirme adı altında yıllardır öğrendiğim şeyler kibir yapıyor bazen sanırım. Oldum artık ben gibi bir şey değil de hallederiz canım, merak etme modunda, herkesle, her durumla başa çıkabilecek bir süper kadın olduğumu düşünüyorum. Ben öyle düşüne dururken dışardan titreyerek çıkan bir ses duyuyor kulaklarım. Aman Allah’ım bana ait mi bu ses! İçimdeki küçük kız ağlamaya başlıyor; “ Anneeeee bana alıngan dedi!” Hay Allah, ne yapacağız şimdi. Bir yandan kızı susturmaya çalışıyorum, bir yandan doğru iletişim kurmaya çalışıyorum derken içimden bir ses haykırıyor, ne arıyorsun burdaaaa???

Ayna ayna söyle bana, bu gördüklerim karşımdakinin mi benim mi? Yoksa iki üzüm birbirimize baka baka kararıyor muyuz? Duygular karşıdan bana, benden karşıya yansıyıp duruyor, suçluluk, pişmanlık. Canım acıyacak bilmiştim te, burdan değil. Çalışmadığım yerden geliyor ardı ardına. Sonra bir an geliyor, buhar olup yok olmak istiyorum ortadan. Küçük kız hüngür hüngür yine “Annem beni sevmiyor!”

Sabah yapamadığım yogamı akşam yaptım bugün. Akşam yogası bir başka oluyor. Zihin ne kadar dolu olsa da beden oldukça esnek oluyor. Biraz ısınma ve hafif burgularla başladım. Sabahları yapmamın mümkün olmadığı sıçramalı vinyasalar yaptım. (Sabahları chaturangaya sıçramak öldürüyor resmen beni.) Havada çok güzel bir esinti, günlerdir süren sıcaklardan sonra limonata gibi, mis. Horozun biri karşıma geçip izlemeye başladı beni. Kelebek gibi uçup keklik gibi sektiğim vinyasamın etkisiyle ateş gibi oldum, vücudumun her zerresinden ter fışkırmaya başladı. Dünkü gözyaşlarımdan sonra bugün terimle suladım matımı. Vücudum öyle açıldı ki nerdeyse hanumasanada yere oturacaktım. Pek çok asana geçişi yaptığım hızlı, esnek, çok güzel bir pratik oldu. Savasanaya geçtiğimde üzerimdeki giysilerde ıslanmamış tek bir nokta kalmamıştı. Rüzgarda esince yaz günü olmasına rağmen ürperdim, çok güzeldi.

Üzerimi değişip bahçeden semizotu topladım akşam yemeği için. Gün batımı yaklaştığı için bisiklete atladım hemen sonra. Altın saat denen bu zaman dilimi gün en sevdiğim bölümü, tadına doyum olmuyor. Her yer büyülü bir masal havasına bürünüyor, hele de Çıralı’da.

Çıralı yıllardır geldiğim bir yer. Yolda yokuş aşağı birkaç yer var. Önceleri oralardan geçerken fren yapardım hep, hızdan korktuğum için. Artık fren yapmıyorum. Bugün aynı yerden geçerken eteklerim havalanınca içim huzurla doldu. Rüzgârın beni ileri taşımasına izin verdim, onunla beraber yol aldım. Sonra yokuş yukarı pedal çevirmeye başladım. Sonra bir aydınlanma geldi, hayat da aynı bu yol gibi dedim. Bazen yokuş aşağı bazen de yokuş yukarı. Akarken fren yapmaya gerek yok hiç. Arada pedal çevirmek gerekiyorsa da ne olmuş yani.

Ateş gibi vücudumu Akdeniz’in süt liman sularına bıraktım sonra. Deniz üstünde yatarak güneşin batışını izledim.

Akşam yemeğinde çok güzel, tazecik, sevgiyle pişirilmiş yemekler beni bekliyordu. Şükranla yedim. Hayat, ne kadar güzelsin. Ben ne kadar şanslı bir insanım. Şükürler olsun…

 

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s