Matın Tezenesi Onur ıı – Gün 13: BLACK SWAN ÜZERİNDEN YOGİNİN VE SANATÇININ ÇİLESİNİ ANLAMAK

6889790-black-swan-movie.png

 

13. günden merhabalar bebişim okur, aşkım okur, canpare okur…

Açılışı böyle sulu zırtlak yaptığıma bakmayın, son derece ciddi, araştırmacı ve gayet Cevat Kelle ruhlu bir kılı kırk yarıcılıkla çalıştım birkaç gündür. Daha önce bir sinema filmini yoganın meseleleri üzerinden yorumlamaya yönelik bir şeyler yapmak istediğimden söz etmiştim. Aslında bir sohbet ortamında hep beraber film izleyip ardından konuşmak istiyorum ama o iş ne zamana olur bilemediğimden ve daha fazla uzatmak istemediğimden bir çerçeve açmak istedim: kabaca kafamdakileri dökeceğim, makale filan değil de deneme tadında bir inceleme yazısı. Dilim döndüğünce anlatmaya başlayayım.

Sanat ve yoga birbiriyle yakından ilişkili iki disiplin. Bir kere ikisinin de aracı insan. İkisinin de amacı insanı ve dünyayı bir kere daha tanımak, kendine ve tüm insanlara yönelik bir içgörü oluşturmak, böylece hayatımızın içinde yeni yaşantı olanakları açabilmek. Yine her iki disiplinde de bol bol simgeler, metaforlar, yüzeyde öyle görünüp derinde başka başka anlamlara işaret etmeler bolca mevcut. Ve yoganın tanımı, birlik demek, bunu hepimiz biliyoruz; sanatın tanımı ne demek bilmiyorum ama iyi bir roman okuduğumda, beni büyüleyen bir film izlediğimde duyumsadığım doygunluk da tam olarak birlik sözcüğüyle açıklanabilir cinsten: derin bir tatmin hissi. Yani sanat da tıpkı yoga gibi modern hayatın parçaladığı kimliklerimizin aslında bir bütün olduğunu ima ediyor bir yandan. Ya da parçalanan o kimliklerimizi bir bütün haline getiriyor. Yoga nasıl ilahi olana yönelik bir teslimiyete götürüyorsa etkili bir sanat eseri de benzer bir huşu yaratıyor. Bu en politik, hatta provakatif bile diyebileceğimiz yapıtlar için bile geçerli bence. Sadece estetik nedenlerden ötürü de değil üstelik.

Bugünün yazısı için seçtiğim film Darren Aronofsky’nin Black Swan‘ı. Özellikle yoga felsefesi üzerinden okumaya uygun bir karşıtlıklar zinciri sunuyor olması (hem aksiyonel hem içsel anlamda) bu filmi seçmemin birinci nedeni. Film izleyenlerin bildiği gibi “sanatçının yaratırken çektiği acı”yı anlatıyor bir bakıma ve bunu yaparken kullandığı senaryo tekniği itibariyle daha filmin başında zembereği hemen kurmuş oluyor senarist: bir sonraki sahneden anlayacağımız üzere bir rüya ile açılıyor film. Esas kızımız Nina (Nathalie Portman) Kuğu Gölü balesinden bir parça ile süzülüyor. Ardından gelen sahnede annesine bir rüya gördüğünü söyleyerek yaptığı dansı anlatıyor. Annesi ile aralarında geçen diyalogun elimize tutuşturduğu serimlerden anlıyoruz ki profesyonel bir balerin Nina. Balerin dediğimizde aklımıza gelebilecek tüm klişeler kişiliğinde toplanmış: inatçı, çalışkan ama çok içe dönük, aşırı kırılgan bir kız; neredeyse bir arketip tekdüzeliğinde. Üstelik annesiyle ilişkisinden anladığımız kadarıyla da hep küçük bir kız çocuğu olarak, hayattan uzak yetiştirilmiş; tek bir arkadaşı bile yok. En büyük hayaliyse yeni sezonda sahnelenecek olan Kuğu Gölü’nde başrolü kapabilmek.

 

Seçmelerden önceki provalarda koreograf yeni sezondaki Kuğu Gölü’nün farkından bahsediyor: bu defa alışıldığı üzere Beyaz ve Siyah kardeş/kuğu iki ayrı dansçı değil tek bir dansçı tarafından canlandırılacak. Bu da işin daha da zorlaşması demek oluyor. Nina kişiliği itibariyle masum olan Beyaz Kuğu’yu canlandırmak için seçilebilecek en iyi dansçı ancak Siyah Kuğu’nun kötücüllüğünün, hırsının zerresi onda yok. Nitekim koreograf da aynısını söylüyor, kızın rolü istemek için odasına gittiği zaman. Bu esnada idolü olan eski baş balerin Beth’in odasından gizlice çaldığı kırmızı ruju dudağında, şimdiye kadar görmediğimiz kararlı bir hal var üstünde, ancak hocası maalesef Siyah Kuğu için imkansız bir seçim olduğunu söyleyince süngüsü düşüyor, mutsuz bir halde kapıya doğru yönelirken adamın ani bir hamleyle kendisini öpmeye çalışması üzerine dudağını ısırıyor. O kadar ki adamın dudağı kanıyor. Bir bakıma başarıyı ve kötücüllüğü simgeleyen kırmızı ruj vasıtasıyla Nina’nın içindeki karanlık yan ilk defa uyanmış oluyor. Bu beklemediği hamleden çok etkilenen koreograf sürprizli bir şekilde rol için Nina’yı seçmiş oluyor.

İşte film boyunca kızın başına ne geliyorsa bu andan sonra geliyor: Uykuları kaçıyor, iştahı kesiliyor, deli gibi dans ederken bazen düşüp bayılıyor ama yine de memnun edemiyor hocasını. Adam ona sürekli ne kadar teknik dans ettiği ile ilgili yorumlarda bulunuyor, biraz rahatlasa ve kendini teslim edebilse ancak o zaman kötü ikizin doğabileceğine yönelik laflar ediyor.

Filmin devamı boyunca kızın yaşadığı korkunç halüsinasyonlar, kötü ikizin doğumuna yönelik sancılı haller, hatta neredeyse çıldırmanın eşiğine geldiği şizoid görüngüler ard arda dizilip duruyor. Filmdeki göstergeler o kadar kaba ki insan ister istemez “hayat bu kadar da kesin bir şekilde siyah ve beyaz diye ayrılmaz ki” diye düşünüyorsunuz. Üstelik karakterlere yönelik psikanalitik yaklaşım da hayli sinir bozucu, “hala sıkılmadınız mı bundan, illa bu kızın bebekken beşikten düşmüş olması mı gerekiyor” diye söylendiriyor bol bol ya benim üzerinde duracağım kısım bu değil, eğer oralara girecek olursam sahiden makale düzeyinde bir inceleme yapmam gerekecek. Benim esas durmak istediğim nokta filmde sürekli ve çok kaba bir şekilde işletilen diyalektik. Bildiğiniz gibi siyah ve beyaz griyi oluşturuyor, gri de ne yapsın, mutlaka bir karşıtı vardır evrende, işte o karşıtıyla bir oluyor ve yeni bir sentez oluşturuyor; filmdeki olaylar zinciri işte bu tez-antitez-sentez döngüsüyle iç içe geçmiş bir şekilde ilerliyor, ta ki büyük kavuşmaya kadar.

Büyük kavuşma premier günü gerçekleşecek, Nina bu noktaya kadar çıldırmanın eşiğine geliyor, hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu anlayamadığımız bir sıralamayla ilerleyen sahnelerde bir sonraki sahneden anlıyoruz ki daha önceki sahnelerden bazıları sadece Nina’nın sanrılarıymış; yönetmen burada seyircinin de Nina’yla özdeşleşebileceği her tür teknik çalımı kullanıyor, o kadar kathartik bir sona ilerliyor ki ister istemez modern bir tragedya demenin çok uygun olacağı bir dünya yaratıyor. Tragedya zaten “keçi türküsü” demek, keçi inadı simgeliyor, Nina da kötü kardeşi içinden çıkarabilmek için son derece tiz bir gerilimle hareket edip duruyor (Aristoteles tragedyanın “tiz bir gerilime” sahip olması gerektiğinden söz ediyor Poetika’da – bu konu üzerine yazılmış ilk kaynak); neredeyse canının bile kıymeti kalmayacak halde sadece mükemmele ulaşma hayaliyle çalışıyor, yanıp tutuşuyor. İşte bu, sanatçının ulaşmak istediği yer, ne kadar klişe olursa olsun, “hadi canım 13. yüzyılda mı yaşıyoruz sen de” gibi itirazlar içimizden yükselirse yükselsin, evet, sanatçı her koşulda mükemmeli, başka bir deyişle ölümsüzlüğü istiyor. Ruhun ölümsüzlüğünü. Tıpkı yoginin istediği gibi.

Nazım Hikmet’in bir lafı var, “En iyi şiirimi henüz yazmadım” diye, çok güzel bir laf. Evet, sanatçı en iyi işini ürettiğinde ölüme mahkum olur, artık “ben tamamım” dediği noktada üretecek hiçbir şeyi kalmaz, o yüzden mükemmellik sanat konusunda olsa olsa bir iddia olarak kalmalıdır, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayal olması sanatçının işini sürdürebilirliğini de garanti altına alır. Nina da film boyunca söylediği gibi mükemmeli arar, sanki istediği gibi kusursuz bir şey yaratabilse her şey çözülecek ve ebedi bir mutluluk içinde güle oynaya yaşayacaktır. Ama mükemmele ulaşabilmek için doğru anahtar gevşemekten ve spontan olmaktan geçmektedir (en azından hocasının tanımıyla).

Premier günü Beyaz Kuğu’yu oynarken her şey yolundadır, tek bir ana kadar: Nina her zaman kusursuz icra ettiği saftirik kardeşi oynarken birden düşer, seyirci çok gerilmiştir, koreograf sinir küpüne döner, o zamana kadar Nina ile ayrılmaz bir biçimde özdeşleşen seyirci de müthiş bir şaşkınlık hisseder; olanaksızdır bu. Nina sahnede işi bitince ağlayarak, kendisini azarlayan hocasının sözleri üzüntüsünü daha da arttırmış halde kulise doğru koşar. Şimdi Siyah Kuğu’nun zamanıdır. Sanki kötü kardeş olmaya yönelik yaptığı “antrenmanlar” işe yaramış gibidir; beyaz kardeşin yeteneği eksilirken siyah kardeşin karalığı kapkara bir koyultuya doğru kazınır. Kulisteyken yine daha sonra bir sanrı olduğunu anlayacağımız sahnelerden birini görürüz: film boyunca rahatlığı ile Nina’ya büyük takıntı olmuş yedek dansçı (Lily) odasına girdiğinde onu öldürür, çok şiddetli bu sahnede hissederiz ki öldürdükçe daha da karanlıklaşır ve Siyah Kuğu’ya dönüşmekte bir basamak daha yükselir. Önemli simgelerden biri olan ayna bu sahnede de ortaya çıkar; bir süre debelendiği Lily’yi aynaya doğru iter ve kırılan aynadan aldığı bir parçayı Lily’nin karnına saplayarak ondan kurtulur. Artık kötülüğü tamamen ele geçirmiş bir halde kostümünü giyip sahneye doğru yönelir.

Siyah Kuğu olarak daha sahneye girdiği anda Nina’nın bakışlarında film boyunca görmeye hiç alışık olmadığımız bir dişilik vardır. Kararlı, zarif, şeytani bakışlarıyla dans etmeye başlar, herkes, özellikle de hocası çok şaşkındır, soluklar tutulmuş bu mükemmel dansçıyı izliyordur herkes. Nina dans ettikçe parlar, parladıkça film boyunca psikosomatik bir belirti olarak yer alan kuğu tüyleri derisinden iyice çıkmaya başlayıp kocaman bir kanat halini alır. Beyaz Kuğu’daki kontrollü hali gitmiş, yerini sadece şu ana bırakan, attığı her adımla kendinden ne kadar emin olduğunu gösteren bir kötülük kraliçesi almıştır.

Bu kusursuz halinden sonra son perde için yeniden kulise geçen Nina, Lily’nin cesedini tuvalete ittirip kapının altından süzülen kanı çul çaputla engellemiş olduğunu görür ve unuttuğu cinayeti hatırlar. Siyah kardeşin izleri de yavaş yavaş üzerinden silinip yerini Beyaz kuğunun safdilliğine bırakırken iyice panik olur. Bu esnada kapı çalıp da içeri Lily girince Nina (ve seyirci, çünkü sahiden özdeşleşme unsuru çok yoğun, hafif ajite edici olsa da kasıtlı bir durum  olduğundan teknik bir seçim deyip geçiyorum) şok olur ve biz de anlarız ki kızı öldürme sahnesi yukarıda bahsettiğim gibi bir hayalmiş. Lily kusursuz bir kötü kraliçe olduğunu söyleyip onu ayak üstü övgüye boğduktan sonra odadan çıkar. Final için hazırlanan Nina beyaz kostümünü giyer giymez o tanıdığımız peri kızı haliyle sahnedeki yerini alır: artık son an gelmiştir, kötü ikizinin zulmüne dayanamayan Beyaz Kuğu kendisine yapılan büyü sonucu ölecektir. Nina yükselir yükselir, kanatlarını açar ve ölüme doğru gitmek üzere kendisini sahnenin ortasındaki boşluktan aşağı bırakır; aşağı kayan kamerayla görürüz ki atladığı yerde bir yatak vardır; Nina artık erişmiştir; varlığının hiç tanımayıp sürekli bastırdığı karanlık yanıyla bütünleşmiş, hep hayalini kurduğu mükemmelliğe ulaşmıştır. Tam burada yine türlü açmazlara neden olabilecek bir durum daha görürüz; kulisteyken Lily’nin karnına sapladığını gördüğümüz ayna parçası bu kez onun karnını deşmekte, etrafa kanlar akmaktadır. Ben bunu mükemmelin ölümü diyebileceğim bir yere bağlamak niyetindeyim çünkü son olarak kendisine “Ne yaptın Nina?” diye sorulduğunda “Mükemmeldim” yanıtını verir: evet, kusursuzdur artık, öyleyse ölmek zorundadır çünkü yeni bir şey üretebilmesi ancak böyle mümkün olacaktır. Bir yandan kendisiyle ilgili bir eşiği atladıktan sonra derin bir dönüşüm yaşamaktadır, diğer yandan mükemmellik sanatta ancak bir iddia olarak yer aldığından sanatçının “mükemmeldim” demesi ya jübilesini yaptığı ya da kendisini yeniden doğurabilmesi/yenileyebilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

Yani sanatçı da yapıtını bitirdiğinde yogi gibi bütünlüğe erer. Zihin dalgaları üretme aşaması boyunca onu rahat bırakmaz. Sürekli halüsinasyonlar, tuhaf kabuslar, hiç olmayacak engeller ve paranoyalarla boğuşmaktadır; ancak ve ancak o çaba meyve verip arzu ettiği şeyi gerçekleştirdikten sonra durulacaktır kafasındaki sesler. Yogada yaptığımız gibi iki karşıt şeyi birbiri içinde eriterek bir bütün haline getirmiştir Nina.

Demiyorum ki film yoga felsefesinden esinlenmiştir; yoo, son derece Batılı bir psikoloji anlayışı hakimdir burada; üstelik senaryo tekniğinin melodramatikliği de bunu kanıtlar; ama kasıtlı ya da kasıtsız hep aynı yere bağlanan şeyler vardır ya insan ruhuyla ilgili; işte burada da onu görüyoruz, insanla alakalı olan her şeyin aynı zamanda yoganın da malzemesi olduğunu. Herkesin her çağda içine düşebileceği evrensel ruh tuzakları, bunları hissedebilmek için sadece insan olmanın yettiği durumlar.

Böylece sanat ve yoga ilişkisi üzerine hep istediğim gibi bir şeyler yazmaya da başlamış olayım dedim. En azından kabasını attım ve bir yol haritası olarak değerlendirebilirim. Varsa ekleyecekleriniz buyurun lütfen, film hakkında söylenebilecek o kadar çok şey var ki aklıma gelenlerle bir doktora tezi yazılabilir. Yani mükemmel değilim yine, of of.

 

Matın Tezenesi Onur ıı – Gün 13: BLACK SWAN ÜZERİNDEN YOGİNİN VE SANATÇININ ÇİLESİNİ ANLAMAK” üzerine 10 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s