Serap Gün 13 – Yin’le zamanda yolculuk

923052_10151612625537188_1039839258_nGünaydın Sangha. Dün gece de dışarda uyudum. Sabaha karşı soğuktan uyandım, hava hala karanlıktı. Kalkıp başka bir battaniye almaya üşendiğimden battaniyeyi ikiye katlayıp yatakta iyice büzülerek uykuma devam ettim. Tekrar Uyandığımda saat 6 olmuştu. İki uyanma arası baya rüya gördüm ama hiçbirini hatırlamıyorum şu anda.

 Banyoda yüzüme baktığımda yağlanmış olduğunu gördüm. Fazlaca bağımlılığı olan bir insan değilim ama burda itiraf ediyorum, ben iflah olmaz bir çekirdek bağımlısıyım! Önüme biraz çekirdek koyun, on dakikada kabuktan bir dağ oluşturayım size. Geçen gün biri çekirdeğe fakir eroini dedi, pek güldüm. Hayatım botunca hiç sigara içmedim. Hani sigaranın müthiş bir tatmine yol açtığı söylenen zamanlar vardır ya; çay, kahveyle, alkolle, tok karnına. Yemek sonrası yediğim çekirdek de benim için böyle bir etkiye sahip. Bu çıkarımdan yola çıkarak, orgazm sonrası çekirdek nasıl olur diye düşündüğüm bir dönem olduğu da doğrudur! Gerisini siz düşünün.

Dün gece çekirdek yerken bir yandan da 12. Günün yazısını yazıyordum dolayısıyla etrafımın farkında değildim. Artık nasıl bir iştahla ve ne şekilde yiyorsam barda oturan çocuk yanıma gelip “ Aslında yememeye karar vermiştim ama çok güzel koktu, sizi de böyle yerken görünce canım çekti, biraz çekirdek alabilir miyim?” diye sordu yalvaran gözlerle. Kusura bakmayın diye ekledi sonra (Tiryakinin son sigarası istenmez ya!) Utandım. Aradan biraz zaman geçtikten sonra “Artık bıraksanız mı?” diye yorum yaptı. Bırakamıyorum deyince “Alayım o paketi!” dedi, paketi verdim, gitti bara geri oturdu. Ben tabağın dibinde kalan birkaç çekirdeği yemeye çalışıyordum hala! İşte, dün gece yemekten sonra yediğim hatırı sayılır miktardaki çekirdeğin yağı yüzümden fışkırmış durumdaydı bu sabah.

Bu sabah ne kadar da gevezeyim değil mi sangha? Benim de gözümden kaçmadı. Durun bakalım nereye varacak…

Dün gece ben yatarken Gül yerleri suluyordu. Her sabah yoga yaptığım yer kurumamış, ıslaktı hala. Ben de matımı alıp ormanın içindeki platforma gittim. Etrafım ağaçlarla çevrili olduğu için diğer yerdeki gibi esmiyordu, biraz daha sıcaktı. Bugün hareketli bir pratik olacakmış gibi bir duyguyla oturdum. Kapalbhati yaptım. İlk kapalbhati yaptığım zamanlar (belki biraz da zorlanmamın etkisiyle) düşüncelerim bıçak gibi kesilir, zihnim jilet gibi keskin bir hale gelirdi. İnsan evladı bir şeyi yapmaya alışmaya görsün, kanıksıyor hemen. Bu sabah bir yandan kapalbhati yapıyor diğer yandan zihnimde cirit atan düşünce çokluğuna şaşırıyordum. Sabah sabah nerden çıktınız böyle!  Hayır, onları harekete geçirecek bir şey de yapmamış, doğrudan matımın başına geçmiştim. Gördüğüm rüyaların etkisi belki, bilemiyorum.

Kalkıp güneşe selam edeyim dedim. Vücudumun her yerinden çatur çutur sesler gelmeye başladı. Normalde hiç çıtırdamaz kemiklerim benim ama dikkat ediyorum son dönemde böyle bir şey başladı. Bunun vücutta vatanın artmasıyla oluştuğunu duymuştum bir yerde, bu konuda bilgisi olan varsa paylaşabilir mi? 6 set güneşe selam bitti. Zihnim ne yapacağız, ne yapacağız diye kıvranıyor. Bir türlü beğendiremiyorum bir şey kendisine. Şimdi buraya bir parantez açmak istiyorum. Ben çalışmayı, disiplini çok seven bir insanım. Bu çocukluğumdan beri böyle. Hani genellikle çocuklar okula gitmeyi, , ders çalışmayı sevmez ya, bu bana hiç olmadı. 40 derece ateşle hasta yattığım zamanlar okula gidemediğim için ağlardım ben. Ateş düşürücü iğne yapmaları için beni sağlık ocağına götürsün diye anneme yalvarırdım. Ya derslerimden geri kalırsam? Öğretmen 15 tatilde 1 kitap okuyun derdi ben 3 tane okurdum. Hani okulda hep başarılı, yüksek notlar alan, kötü bir şey yaptığında annenin sana örnek gösterdiği gıcık iyi kız vardır ya, o bendim. (Bak Serap’a, senin gibi yapıyor mu hiç!) Lise, üniversite dahil okulu kırdığım zamanlar bir elin parmaklarını geçmez. Siz bana bir sorumluk verin gerisini merak etmeyin.  Bunların hiç birini gocunarak, sıkılarak yapmazdım, çok keyif alırdım. Şimdi geri dönüp baktığımda tüm bu davranışlarımın onaylanma, kabul görme, takdir edilme ve sevilme ihtiyacımdan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum. Küçük Serap’ın gözüyle sevilmeye değer biri olmak için çok çalışmam, başarılı olmam gerekiyordu belki! Sebebi ne olursa olsun hep meraklı ve yeni şeyler öğrenmeye doymayan biri oldum, hala da öyleyim.

Konuya dönecek olursak; kaytarmak sözlüğümde olmayan bir kelimedir. Erken kalkıp yoga yapmak hiç sorun değil (di) benim için, son birkaç güne kadar. Ne oldu bilmiyorum, bedenimi yoga yapmaya ikna edemiyorum bir türlü, bir direnç var. Zihnim sürekli, aman ne olacak bugün de kısa kesiver deyip duruyor. Normalde bu sese de kulak asmam hiç ama ne yapacağımı bilmez bir durumdayım bu sabah.

Güneşe selamdan sonra sırt üstü yere uzandım. Bir çıkar yol bulmaya çalışıyorum. Zihnim videodan bir ders yapmayı önerdi. Yok dedim, şimdi bu mattan kalkarsam döndüğümde azıcık olan şevkim de gitmiş olabilir, riske atamam. Yok, bir şey olmaz dedi, şöyle bir vinyasa ne güzel olur şimdi, hem açılırsın. Bedenim lafa karıştı, yin yapalım! Baktım ikisinden de kurtuluş yok odadan telefonu alıp geldim, açtım telefonu. Matın üzerine oturmamın üzerinden 1 saat geçmiş, saat 7 olmuş bile. Yuh Serap dedim, 300 kapalbhati + 6 set güneşe selam = 1 saat (Pazarlığı unutmayalım!). 30 dakikalık yin bir ders buldum, başladık.

Önce vücudunu dikleştir, göğüs kafesini, omurganı, başını kontrol et, çene yere paralel, yere köklen, tamamdır. Fonda hafif bir müzik çalıyor. Kadın; şimdi sağ elimizi önümüze koyuyoruz, solu da arkaya, dik bir şekilde vücudumuzu çevirip sol omzumuzdan “geri” bakıyoruz der demez gözümden yaşlar dökülmeye başlıyor. Ne var bu “geri” de??? “Geri”de bırakmamış mıydık zaten biz her şeyi??? Nefes almaya devam ediyorum vücudum geri dönük şekildeyken. Göğüs kafesime bir sürü duygu doluşuyor; hüzün? üzüntü? yas? Kaçmaya çalışmıyorum, kalıyorum orada, gözyaşlarımın dinmesini, şifanın gelmesini bekliyorum. Sonra sağa dönüyorum, orda herhangi bir etki olmuyor.

Şimdi sağ dizimizi geri doğru kırıyoruz, topuğumuz kalçamızın yanında. Sol ayak tabanımız sağ bacak içimize dayalı. Kolumuzu ileri doğru uzatıp öne doğru katlanıyor, başımızı yere doğru serbest bırakıyoruz. Denileni yapıyorum. Alnım yere değer değmez karlı bir gecede buluveriyorum kendimi. Sene 2012, aylardan Şubat. Moskova’ya yeni taşınmışız. İnternetten baktığımız hafta sonu etkinlikleri arasından beğendiğimiz caz kulübünü arıyoruz. Henüz okuyamadığımız Kiril alfabeli sokak tabelalarına bakıyoruz manasız bir şekilde. Her yer karla kaplı, bembeyaz. Müthiş bir düzenle dizilmiş, dev binaları izliyorum şaşkınlıkla. Etraf kulakları sağır edecek derecede sessiz. Her şey beyaz bir sessizliğin içinde yitmiş sanki gerçeklik algımı yitiriyorum. Zaman geçtikçe el ve ayak parmaklarım uyuşmaya başlıyor soğuktan. Kaybolmuşuz; sadece o ülkede, o şehirde, o sokakta değil. 10 yıldır siyam ikizi gibi yaşadığımız, yönünü bulmaya çalışan yanımdaki adama bakıyorum. Sanki hiç tanımıyorum onu, tam bir yabancı ve fersah fersah uzak benden…Anı o kadar canlı ki; sanki ordayım ve tekrar yaşıyorum o anı.

Diğer tarafta bir şey hissetmiyorum yine. Kadın savasanaya geçiyoruz diyor. Yarım saat hangi ara  geçmiş? Sanki bir dakika önce başlamıştım, inanamıyorum. Onun savasanası hemen bitiyor ama ben kalkmayıp devam ediyorum.

İşte böyle sangha, bolca geçmişe dönüşlerle geçiyor son dönem. Belki yüzleşmeden kaçmak için içimde bir direnç oluşuyor yogaya karşı. Bu dolunay gümbür gümbür gelecekmiş gibi görünüyor. Hayırlısı artık…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s