Serap Gün 15 – Eski alışkanlıkların kucağında (Dolunay dolunay)

received_10156307762028448.jpegFevkalade aktif bir hafta sonundan merhaba sangha. Dünden beri o kadar çok aktivitede bulundum ki şu an başım dönüyor.  Alışmadık bünyede sosyallik durmuyor! Bana kalsa bu kadar şeyi ancak bir haftada yapabilirdim.

Bildiğiniz üzere dün abimler geldi ziyaretime. Biraz hoş beşten sonra denize gittik. Ben denize sabah erken veya akşam geç saatlerde gidiyorum normalde. Hiç gitmediğim günler de çok oluyor. Söz konusu misafir olunca rutini bozup öğleden sonra gittim. Hava sıcak tabi.  Birkaç saat onlarla takılıp akşam yemeği hazırlıklarına yardım etmek üzere kampa döndüm. Yemeği hazırladık. Yemekten sonra müzisyen olan abim nerde canlı müzik dinleyebiliriz diye sordu. Çıralı’da yok Olympos’a gitmemiz gerek dedim. Bunu dediğim zaman hali hazırda yorgundum zaten.

Yürüyerek gitmek üzere yola koyulduk. Kısa süre sonra dolmaya yüz tutan ayın ışığında derin bir sessizliğin içinde bulduk kendimizi. Abimin eşi bu sessizliği tanıyorum ben dedi. Nerden diye sordu abim. Çocukluğumda ovaya giderdik, her taraf böyle sessiz olurdu dedi. Bizim gelin çocukluğunda, ben derin bir huşu içinde, abim kim bilir nerde sessizce yol aldık.  Fazla uzun sürmedi sessizlik. Olympos tarafına yaklaştıkça yerini hoparlörden gelen bol gürültülü müziklere bıraktı. Gözlerimiz de paparazziler karşısında kalmış ünlüymüşüzcesine flaş ışıklarına maruz kaldı. Olympos sahili içen, bağıra bağıra konuşan insan topluluğuyla hınca hınç doluydu. Onları geride bırakıp yolumuza devam ettik, antik şehri geçtik. Önümde daha önceden hiç aşina olmadığım bir Olympos belirmeye başladı. Ne kadar çok yer açılmış! Ne kadar çok insan dolmuş her yer! Garipsedim. Artık yaşı kemale ermiş tiplerin “Bizim zamanımızda buralar hep bağ bahçeydi “ konuşmaları vardır ya; zihnimi bu minvalde bir sohbetin içinde buldum ben de. Yaşlanıyor muyum ne? Belki çok uzun olmayan bir zaman önce de burası böyleydi de ben fark etmemiştim. Ne de olsa sezonda gelmemiştim hiç buralara. Benim kafamdaki Olympos Şubat ya da Ekim ayının Olympos’uydu.

Canlı müzik yapan birkaç yer vardı. Bir gitar, bir basgitar, bir de bateriden oluşan bir grubun çaldığı yere oturduk. Ortamda ilk dikkatimi çeken çeşit çeşit parfüm kokusu oldu. Demek ki insanların parfüm sürdüğü bir ortamda bulunmamışım uzun süredir dedim. Aklıma Hindistan’da Varkala Beach’e vardığım an geldi. İlk fark ettiğim 7 aydır civarında bulunmadığım denizin iyot kokusu olmuştu, akşamsa 4 ay kuzey Hindistan’da hiç duymamış olduğum -turistlerden gelen- parfüm kokusu. O zaman da garipsemiştim.

Solist yeni nesil, tarz bir çocukcağızdı.( Tarzın adına ne deniyor bilmiyorum ama kıyafet şöyle; bileğini açıkta bırakacak kadar kısa, dar bir pantolon, altında rugan bağcıklı ayakkabılar, nerdeyse göbeğe kadar göğsü açık bir gömlek, boyunda tespih). Bas gitarist normal müzisyen tipi. Favorim baterist. Görür görmez aklıma “We need to talk about Kevin” filmi geldi. Ezra Miller’in o filmde oynadığı Kevin karakterine inanılmaz benziyordu. Üzerinde Rolling Stones tişörtü vardı. Her bir üyesinin ayrı telden çaldığı grup Türkçe klişe bar müziği yapıyordu. Nedir o müzik tarzı derseniz Sezen Aksu’dan, Ahmet Kaya’ya, nikah masasından, tutamıyorum zamanı’ya uzanan çoooook geniş bir yelpaze. Ömür olmuş bu tarz bir yere gitmeyeli, bu tarz müzik dinlemeyeli. Solist arada klişe şakalar yapıyor dinleyiciyi olaya dahil etmek için. Yeriyorum zannedilmesin, gayet şeker çocuklar. Garip bir şekilde hoşuma gitti bile diyebilirim bu kadar uzun süre sonra, absürtlüğü seviyorum.

Bateristi izliyorum hayranlıkla. Yaptığı şeyi seven insanlara aşığım sangha. Öyle yürekten, öyle kendini vererek çalıyor ki. Vücudunun tüm hücreleriyle o anda mevcut. Çalıyor, bağıra bağıra söylüyor, yüzü, mimikleri, tüm bedeni müziğin ritmine göre halden hale giriyor. Kulağımı kapasam tereddütsüz bir rock bateristi izlediğimi düşüneceğim ama gayet fantezi bir şarkı çalmakta fonda.

Biralar geliyor, başlıyoruz içmeye. Bar ortamını izliyorum. İnsanların garsona, kız arkadaşlarına, erkek arkadaşlarına davranışlarını izliyorum. Herkes içiyor, müzik çalıyor, ben keyifleniyorum. İkinci biralar geliyor. İçtikçe rahatlıyoruz, içtikçe çıldırıyoruz. Rock, pop fark etmez, iyi biliyorum bu ortamları, az zaman geçirmedim. İçtiğim her yudumla rahatlık alanımın sınırlarını genişletiyorum ama yalnız değilim. Benim etrafı izlediğim gibi beni de izleyen biri var içerde bu gece. İzleyen iki biradan öteye geçme niyetinde değil hiç. Gelin görün ki abim bir müzisyen ve lakabı sünger Bob. Üçüncü biraları söylemiş çoktan. Ben de hayır demiyorum elbette! Bir yandan içiyor, bir yandan izliyor, bir yandan da bu yazıyı yazıyorum kafamda size. Yazıyı izleyen yazıyor ve Serap’ın bu gece gözlemlediklerini yarın sabah hatırlamayacağını çok iyi biliyor. Bu sebeple izleyen ve ben bara koşuyoruz ve kâğıt kalem isteyip dikkatimizi çeken her şeyi bir bir not alıyoruz bugün yazmak üzere. Serap acaba birer tekila shot atsak mı ki hesabına girmiş. Tüm barcak ciğerimizden bağırıyoruz, isyaaaaaannnn, geriye bir avuç yalaaaaannnnnn. Evet, evet, bu yeri çok iyi tanıyorum ben. Solist diyor ki; “Ya o Muallayı sandala atıp” kısmını söyleyene tekila ısmarlayacağım. Hadi Serap diyorum ama arka masadaki kız benden cevval çıkıp atmış bile kendini sahneye. Tüh! Serap 5 shot  atmak istiyor, izleyen eve gitmek. Bu tarz bar ziyaretlerinde gelinebilecek son nokta olan arkası gelmez dertlerimin sözlü şarkıda göbek attıktan sonra barı terk ediyoruz.

Çorba içelim mi, içelim. Bir mercimek içiyorum. Abim ikinci işkembeyi söyleyince ben de yarım kokoreç söylüyorum. O an neyi besliyorum? 3 bira ve 1 mercimek çorbasından sonra şişmiş kocaman midemi olmadığı kesin! Ah bu eski alışkanlıklar. Benim kamp tayfasından mesaj geliyor, yan bardaymışlar. Saat 2, abimler yol yorgunuyuz diyor. Onları gönderip arkadaşların yanına geçiyorum. Grup süper, balkan müzikleri çalıyor ancak bar kapalı alanda (Diğeri bahçedeydi) ve içeride sigara içmek serbest. Kapalı alanda sigara içme yasağı hangi yıl kondu, en son ne zaman böyle bir mekânda bulundum hatırlayamıyorum. Arkadaş hatırı, müzik hatırına durmaya çalışıyorum ama olmuyor. Gözlerim, genzim yanıyor ve soru geliyor; ne yapıyorum burada? Bahçeye koşuyorum hemen. Biraz bahçede duruyorum, içeri girip iki hopluyorum sonra yine bahçeye. Ciğerlerim isyanda! Hoplamak için dahi duramaz hale gelince çıkıp dışarda oturuyorum müzik bitene kadar. Arkadaşlar da geliyor yanıma. Eve gidelim diyorum ama alkol herkeste zirve, kimse dönmek istemiyor. Gözüm yatağı seğiriyor, saat olmuş 3. Kaç yıldır saat 10.30- 11.00 arası gidiyorum yatağa. En son bir kişi halime acıyıp ben gelirim senle diyor ama grubun geri kalanı bırakmıyor, anca beraber, kanca beraber. Ağlamaklı bir haldeyim, neden abimlerle geri dönmedim ki? Grup büyük, toplanıp kalkana kadar saat dörde geliyor. Çıralı sınırına geldiğimizde grup tutturuyor yine, denize girelim. Ben gidiyorum deyip onları bırakıyorum.

Yatağa uzandığım an haşatım çıkmış durumda. İyi ki yarın dolunay, iyi ki yoga yapmayacağım düşüncesiyle uyuyorum.

Sabah 8 de kalkıyorum. Kafam kazan gibi. 3 birayla mı demeyin. Uzun süredir içmediğim için tek birada çakır keyif, ikincide bir güzel oluyorum artık ben. 3. Kesinlikle zarar!

Kahvaltıyı zar zor etmişken kanyona gidelim fikri atılıyor. Buz gibi suya atlamak çok cazip gelse de yol gözümde büyüyor ancak abimlerin bu güzel yeri görmesi gerek diye düşünüp çıkıyoruz yola, tam öğlen vakti. 15 kişi kadarız.

Kanyon muhteşem. Buzzz gibi suya girince kendime geliyorum. Ağaçlar, doğa, güneşte kururken şükranla doluyorum. Biri ileri yürüyelim diyor. 4 kişi yürümeye başlıyoruz. Kayaların üstünden tırmanmalı bir yol ve suyun çok kuvvetli aktığı küçük bir şelalecikte duruyoruz. Kafamı sokuyorum altına. Akan su o kadar kuvvetli ki, omuzlarıma masaj oluyor, şükürler olsun.

Dönüşe geçiyoruz. Fiziksel olarak tükenmiş durumdayım, yol bitmiyor. Atıyorum kendimi yatağa ama yorgunluktan uyuyamıyorum. Kafamı burda açıklayamayacağım çok acayip düşünceler doldurunca suçu dolunaya atıyorum hemen. Kalktığımda sersem gibiyim, güneş çarpmış fena, başım dönüyor.

Zar zor akşam yemeği hazırla, ye derken bu yazıyı zorlukla yazıyorum şu an. Güya dolunayda denize gidecek, mantra söylecek sonra da yüzecektim. Hala yapabilir miyim bilmiyorum.

Bu dolunay pek çalkantılı oldu benim için. Dün gece kendimi eski alışkanlıkların kucağında bulunca oturup muhasebe yapasım var ama yarın artık. Bugün böyle bitsin, iyi geceler sangha.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s