Pınar II – Gün 19

Yogam bittiğinde çok şahane şeyler yazacaktım. Güneşle olmasa da nasıl erkenden uyandığımı, sabah sabah tüm prelüdü yapma şimdi hazır tam iyileşmedin, öğleden sonra açık vücutla yaparsın çiçek gibi olur diyen zihnimle çoktan el sıkışmış, yalnızca ısınmaları yapmak üzere gittiğim yoga odasından bir tam prelüdü yaparak çıkmış olmanın şaşkınlığını, uzun zamandır girmediğim asanalarla buluşmuş olmanın getirdiği mutluluğu, yogamın sonunda yerde sereserpe yatarken aklıma üşüşenleri, zihnin kendi yaptığı içten pazarlığa bile sadık kalamayacak kadar maymun bir şey olduğunu anlatacaktım sizlere sangha. Sonra bağdaşa geldim, inançsızlığımı düşündüm. İnançsızlığımı hissettim. Hiçbir şeye inanamayışımı, bu inançsızlığın kalbimi içten içe çürütüşünü. Benden daha büyük, evren kadar büyük, daha güçlü bir şeyin beni kollayıp gözettiğini, bana göz kulak olduğunu, yolumu çizdiğini, elimi tutup beni oradan yürüttüğünü, benim için en hayırlısı neyse onu bana verdiğini hissettiğim, ama tüm hücrelerime kadar hissettiğim bir gün gelir mi acaba? İnanmak böyle bir şey mi? Kalbinde Tanrı’yla gezmek nasıl bir şey? Ben de inanmak istiyorum. Bu düşüncelerle bağdaştan ayağa kalktım, selam verdim. Yürüyemedim. Sol kalçamdaki rahatsızlık sağ kalçama transfer olmuş. Aniden, öylesine, şak diye geldi. Günlerdir bunun olmasından korkuyor, çağırmayayım diye buraya yazmıyordum ama yolda yürürken, sağ tarafımın içinden de bir şeylerin çekiştirdiğini hisseder gibi oluyordum. Geleceği varmış, buyursun gelsin. Ne diyeyim.

Pınar II – Gün 19” üzerine 11 yorum

  1. Beste dedi ki:

    Pınar! Kendimi bu inançsızlık meselesinde çok yalnız hissediyordum, çirkin ördek yavrusu gibi. Herkes inanıyor da bir ben şüphelerim, kuşkularım tarafından kemiriliyorum sanıyordum. Hatta bu günlerde Defne hoca’ya yazmayı aklımdan geçiriyordum. Gözlerim faltaşı gibi açılmış bir şekilde okudum yazını. Aaa Pınar?! diye. Şimdilik tek yapabildiğim çok düşünmemeye ve oluruna bırakmaya çalışmak ama her gün dürtüyor beni bu düşünceler. Ne olacak bu iş? 🙂

    Liked by 2 people

    • pinarustun dedi ki:

      Hiç de yalnız olmadığını söyleyebilirim Beste. Çok düşünmeye düşünmeye bu noktaya geldim ben de. O his bir dürttüğü zaman düşünsen de düşünmesen de bir yere gitmiyor. Sırf yogasal bir mevzu değil bu bende. Daha ziyade varoluşun başka türlüsünü bilmediğim için yogama da sızıyor. Belki yaş ilerledikçe bir şey değişiyordur, 20li 30lu yaşların aşırı çaba içerisinde geçen hallerinden aldığımız bir nasiptir bu da. Kim bilir.

      Beğen

  2. incognitans dedi ki:

    İnançsızlık, aidiyet hissetmeme, tam olamama gibi düşünceler sanırım bir çoğumuzun düşünce akışında mevcut Pınar. Ben de satırlarını okurken (yalnız olmadığıma) sevineyim mi, yoksa muzdaribi olduğumuz bu dertten dolayı üzüleyim mi bilemedim. İnanmak zihnin bir oyunu mu, yoksa zihne rağmen bir şeyleri yapabilmemiz için evrenin/yaratıcının bize sunduğu hediye mi? Ya da bunlarla alakası olmayan beyin kimyası ile açıklanabilen bir olgu mu? İnanca ihtiyacımız var mı, sadece çabayı sürdürmek ve teslimiyet yeterli mi?

    Ben yoğun olarak bir şeylere inançla sarıldığımda, kendime ve çevreme karşı daha katı, daha yargılayıcı, daha tek yöne bakar hissediyorum. Ne zaman ki inançla hareket etmeyi bırakıyorum, o zaman bir şeyler daha netleşmeye başlıyor gözümde. Bu netleşme bazen yaptığım şeyi bırakmayı, bazen de yapmayı daha içten, beklentisiz sürdürmemi sağlıyor. İnancın sağladığı motivasyonu, toplulukları, kitleleri nasıl hareket ettirdiğini, nasıl yönlendirdiğini ve nasıl yönettiğini inkar edemeyiz. İnanç sanırım insanlığın bu dünyada bir canlı türü olarak organize olup tutunmasındaki en önemli etkenlerden biri. Ama dedim ya inançla hareket etmediğimde, olaylar ve yaptıklarım daha açık haliyle önüme seriliyor benim için.

    Şunu açık bir dille öyle çok ifade edemesem de kalbimin derinlerinde inanıyorum ki 🙂 gerçekten kendimize ve kararlarımıza rağmen sanki kollanıyoruz ve seviliyoruz. Ya da bugünden geçmişe baktığımızda olaylar silsilesi anlamlı tesadüflerden ötedeymiş gibi görünüyor gözümüze. Bilemiyorum, sadece akıl yürütüyorum. Defne hocam bir el atsanız bu konuya ve bize.

    Liked by 5 people

    • pinarustun dedi ki:

      Enteresan bir yerden girmişsin Tansel.. Galiba inanç kategorisinin altına neleri soktuğumuz da önemli bu noktada. Veya inanç dediğimiz zaman hepimizin zihninde aynı şey mi ifade ediyor? Zira psikolojik yükünden azade ‘inanç’ bizde pek olamıyor sanırım toplumca.

      ‘İnanca ihtiyacımız var mı, sadece çabayı sürdürmek ve teslimiyet yeterli mi?’ demişsin ya. Bana göre inanç olmadığı noktada teslimiyet zaten gelemiyor. Teslim olabilmem için en önce kendimi teslim edebileceğime güveneceğim birinin varlığı lazım. Ve bu teslimiyetsizlik, bu sahipsizlik, bir süre sonra benim çabama da sızıyor. Yapsam ne olacak, yapmasam ne olacak gibi bir çıkmaza giriyorum. O yüzden belki de gerçekten beyin kimyasıyla ilgili bir olaydır. Bu arada şöyle bir şey aklıma geldi, eğer yanılmıyorsam, ‘inanabilme’ kapasitesi de genetik olarak aktarılan bir şey. Yani bunun da bir nevi meleke olduğunu düşünüyorum. Öğrenilen bir şey midir bilmiyorum ama, belki bizim inceltmeye, güçlendirmeye çalıştığımız dikkat kası gibi, bir de inanç kası vardır, çalıştırdıkça güçlenen.

      Ben de, senin aksine, ne zaman bir şey inanarak yapsam, o zaman bir büyü hissettim hayatımda. Evrende bir yerim olduğunu hissettim, onun önemli bir parçası olduğunu hissettim. Öyle bir dönem olmuştu gerçekten hayatımda. O zaman daha esnektim, daha açıktım, vermeye de, ama en önemlisi almaya. Galiba inanmak biraz da almakla alakalı bir olgu.. Bilmiyorum tam, çıkamıyorum içinden işin. 🙂

      Liked by 1 kişi

      • incognitans dedi ki:

        E pes bana, böyle bir yazıyı şimdi farkediyorum. Kusura bakma.

        İnancın bendeki yansımasını şöyle tarif edebilirim; sanırım şeylerle, olgularla kurduğum güçlü duygusal bağ. Bu duygusal bağ, kimi zaman kabul görmeyi, kimi zaman sahiplenmeyi, kimi zaman da bağımlılığı yaratıyor. Bu da onunla olan ilişkimde objektif olamamama neden oluyor. İnanca ve onun bizim üzerimizdeki olumlu etkilerine hiç itirazım yok. Gerçekten bir yol’a adanabilmek için ilk ihtiyacımız olan şey o yola inanmak. Belki bu inanışın içinden beklentiyi, ödülü, selamete varmayı ayıklarsak, geriye güven ve teslimiyet kalacak elimizde. Eh bu da zaten yol’da kalmak için en önemli sebep (araç) olsa gerek. Bilmiyorum, sadece kurcalıyorum aslında. 🙂

        Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s