Begüm 2: Günsüz II ~ Şu Kendimi Bu Gördüğümüz Gibi Ben Yaptım

Değişmek. Dönüşmek. Kendini bulup yanına uzanmak, şöyle sıkıca sarılmak üzerine konuştuk nicedir. Altını çize çize aşındırdığımız kağıtlar, sadece kendini değiştirebilirsin diye selamlıyor bizleri. Öğrendik. Öğretildik. Milattan önce, milattan sonra der gibi yogadan önce ve sonrasını anlatıyor birileri. Biz. Öyle hava atar gibi, küçük dağları yaratmışız gibi değil bu halimiz. Bir madenin içine girip kömür karası ellerimize şaştığımızdan, yüzümüz gözümüz is içinde kaldığından, sonra da kaynağından su bulup temizlendiğimizden olabilir belki. Arındığımızdan yazmıştım önce, sonra çok iddialı geldi. Kelimeyi değiştirdim. Arınmak bir duruluk, bir mükemmellik göstergesi gibi. Bizim bildiğimiz şey ancak, önümüzdeki yolun çetrefilli olduğu. Olsun. Çoğul konuşuyorum ya, hem fikirizdir inşallah. Öyleyizdir.

Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken o dönem hayatımda çözemediğim bir şey vardı, şu an yok dedi. Sonrasında söylediklerini dinlemekte zorlandım; içimdeki ses konuşmaya başladı. Bak çözen çözmüş azizim, o dönem varmış şimdi yokmuş diye ah vah etmeye başladı. Öyle midir sahi? İnsanın içi deşilecek kuyu. Önce kuyunun içindeki yosun tutmuş büyük taşlar takılır gözüne, yeşil yeşil süzülürken fark etmemek elde değil. Sonra yosun tutmasa da yüreğine oturmuş taşlar, söylediklerin, söyleyemediklerin, uzamaz mı bu liste? Hem birer birer çıkarsan bile; kuyu bu. Tamamen arınır mı sahi? Yerine yenileri eklenmez mi? Durdurmadık ya zamanı, her doğan güneşle kuyunun da içi titremiyor mu işte? Aydınlanır mı o da güneşle? Böyle sorular sorunca iç sesim de köşesine çekiliverdi. Ben de arkadaşımı dinlemeye devam ettim. Sonuçta herkesin kuyusu kendine, o dönem vardı şimdi yok cümlesine de müdahale etmedim.

Yeterince değiştiğini düşünebilir kimileri. Kimileri de olmuştur, biraz daha değişirsem çürüyeceğim diye düşünür. Düşünsün. Dönüp dönüp kendimize varıyoruz aslında. Benliğimize. Fark etmek istemediğimiz anlardan, görmezden geldikçe huzurlu kaldığımızı sandıkça biz, zaten kuyudan kimsenin aklımızın koridorlarında koşturduğu da olmuyor. Eline feneri alıp kuyuya dalmadan kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok bu düzende. Madem atıldık bu maceraya, bir hayaletle karşılaşıp alt edelim biz de, değil mi? Öyle. Yoganın tehlikeli bulduğum bir yanı, o hatırlama anlarının birinde; elimdeki bu yeni bilgiyle ne yapacağımı bilemeyeceğim düşüncesi. Ara ara bu korku ütopyası aklımın içinde süzülüp durur. Ben de kendimi alt edemeyeceğimiz bir anının olmadığına bir kaç dakika içinde inandırırım. Bu aslında var olmayan tehlikenin gözlerini kısıp kısıp beni yoklaması yine kuyuya dalıp çıkarılması gereken taşlardan. Biliyorum. Onu da bir gün bir dönüşüm anında karşılarız illa ki.

Günbegün dönüşüyoruz, evet. Çok da seviniyoruz. Kabuk değiştiren yılan gibi, hemencecik alışıveriyoruz yeni halimize. Ne de olsa, zarar görmüştü, artık dar gelir olmuştuk kabımıza. Çabuk benimsiyoruz. Sonuçta kendimizi bu gördüğümüz gibi biz yaptık.

Yine de bizi biz yapan şeylerin çoğu, hiç vazgeçemediklerimiz. Öyle kuyunun dibinde bekleyen arsızlar değil; bahsettiğim bizi sere serpe keyifli kılan alışkanlıklarımız. Ne olursa olsun, acaba bugün yetişecek miyim diye kendimizi bunaltsak da, eyvah bugün çok yedim yoga bunun hesabını soracak desek de; evlat gibi o. Sonunda çok iyi hissedeceğimi bilsem bile başta zorlanıyorum cümlesini çok okuyorum. Hepimizde olan bu “kendine çok iyi geleceğini bilse bile başlayamamak” yine kendimize verdiğimiz bir ceza mıdır? Hak etmediğimizi düşündüğümüz bir mutluluk anına direnç midir mata geçmeyi öteleten? Bilemiyorum. Bildiğim şey, aradıkça bulacağımız.

 

d357df0aeef3affc9c6565a17b8d273b

Bizi biz yapan şeyler bambaşka da olabilir. Kimimiz yazmayı seviyoruz, kimimiz çizmeyi. Kimimiz de denizler altında başka dünyaları gözlemeyi. En çok neyi seviyorsak ona sahip çıkmalı, kıymetini bilmeli. Neyin değişeceğini az çok kestirebileceğimiz gibi, neyin çok da değişmeyeceğini de bilebilmeli insan. Biliyorum her şey değişir ama o çok sevdiğin, düşününce kalbinde ordular koşturan, her zaman çok da seveceğini bildiğin bir an, bir durum, bir aktivite vardır. İyi ki yapmışım, iyi ki sevmişim demişsindir. Çok küçük bir şey de olabilir bu. Uzun saçtan vazgeçememek, yıllar önce dinlemeye başladığın o şarkıyı hala büyük bir mutlulukla bağıra çağıra söylemek, gülümseyiş şeklin bile olabilir. Haberleri izlerken gözlerinin dolması, bu nedenle haberleri izlemeyi bırakman da olabilir. Demem o ki, değişim rüzgarlarına kapılıp kendiliğinden vazgeçmemeli insan. Sıkı sıkı sarıldıklarının da sebebini bilmeli. Şunu da yıkayım bunu da bozayım derken başkalaşsa dahi özünü hissedebilmeli. Çünkü hayat biraz da Kafka’nın romanları gibi. Bir sabah uyandığımızda kendimizi Gregor Samsa olarak, ya da  Joseph K. gibi tanımlayamadığımız bir davanın içinde bulabiliriz. Özümüz gibi kalırsak, neyi ciddiye alıp neyi ciddiye almayacağımızı belirlemek daha kolay olur illa ki.

Sevgimle.

B.

*”Şu kendimi bu gördüğümüz gibi ben yaptım.” ~ Özdemir Asaf

 

Begüm 2: Günsüz II ~ Şu Kendimi Bu Gördüğümüz Gibi Ben Yaptım” üzerine 4 yorum

  1. kemrasa dedi ki:

    28GünYoga’nın Elena Ferrante’si merhaba,
    Herkes kendine ait ipuçlarını yoga ile, kendi kendine kalıp düşünerek, yazarak veya beyninin dehlizlerini birine açarak bulabiliyor gerçekten. Bu veri ile ne yapacağımızı bilememenin kaygı ve korku oluşturacağında da hemfikirim ve fakat bu korkuyu nasıl ve neden ütopya olarak değerlendirebiliriz ki?
    “Kendine çok iyi geleceğini bilse bile başlayamamak” kendimize verdiğimiz bir ceza bence de peki ama “kendine çok kötü geldiğini bile bile bitirememek” ne ola ki? Bağımlılıklarımızı, alışkanlıklarımızı ve ilişkilerimizi!
    Ve cidden değişim rüzgarlarına kapılıp özünü kaybetmeyen kaç kişi kaldı? Sen, ben ve bir de Gregor Samsa …
    Sevgimle
    Kemal

    Liked by 4 people

    • begumal dedi ki:

      Merhaba Kemal,

      Bu duyguyu çok uç noktalara götürüp her yoga sonrasinda cok korkutucu ve yikici anlari animsayacagim hissi ugruyor bana bazen. Umuyorum ki degerlendirdigim gibi hep utopya olarak kalir (:

      Kendine cok iyi gelecegini bilse bile baslayamayanla, kendine cok kotu geleni def edemeyen genellikle ayni yonumuz oluyor. Oyle saniyorum.

      Gregor Samsa’da yine uc noktalarda gezindigim bir andi aslinda. Sonucta hic birimizin bir sabah uyanip dev bir bocege donustugunu dusunecegini zannetmiyorum. Umarim asla gerceklesmez (:

      Begülü Ferrante 🙋🏻♥️

      Liked by 1 kişi

  2. Kalemtıraş dedi ki:

    Bu yazı ne kadar güzelmiş. Ben bugün okudum. O bahsettiğin korkuyu, başedemeyeceğim bir anı ile karşılaşma korkusunu ben de biliyorum. Yoga insanı kuyunun o noktasına indirip orada yapayalnız bırakabiliyor da. Tek bir hoca, ya da aynı sisteme bağlı bir hocalar ailesi bu durumlarda işe yarıyor. Kurtar beni ustaaa! diye bağırıyorsun. Bir başka destek kuvveti de psikoterapiden geliyor. Beni yoganın ipiyle inip de çıkamadığım kuyulardan terapistim çıkardığı da çok olmuştur.

    Liked by 2 people

    • kemrasa dedi ki:

      Bu yazı konusunda haklıymışım değil mi? 🙂
      Ve benim için bir de sanat ve felsefe Defne! Psikoterapinin ve o anlamda Yavuz Ertem’in üzerimde ki hakkını ödeyemem, yaşam boyu. Öte yandan rahmetli Ulus Baker ile Siyah-Beyaz da ki Spinoza sohbetleri, gecenin bir köründe halleştiğim biri ile Edip mısraları çekmek, Açık havada canlı dinlediğim Brad Mehldau, ameliyat çıkışı gece eve gelip rastgele bir sayfasını açıp okuduğum Joyce, Meltem Gürle ile Oğuz Atay tartışmaları, Ertem’in o loş odası kadar iyileştirmiştir beni.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s