Tansel – The Dark Side of the Moon

Sinsi sinsi ya da açık ederek kendini, içine çekiyor seni, ya da sen düşüyorsun bir anda karanlığının içine. Çoğu zaman görmüyorsun ama hissediyorsun ve kıyın kıyın kaçmaya çalışıyorsun. Kaçak güreşmenin elli türlü yolu var bilirsin; ekranı var, alkolü var, sosyalleşmesi var, kapanması var bir odaya, işi var gücü var, yogası var, meditasyonu var, otu var boku var.  Neymiş ulan bu deyip karşısına geçip bakması, içinde kalması, kabul etmesi, boyun eğmesi, içinden geçmesi yok. Hep kıvrıla kıvrıla akmaya çalışıyorsun, menderesler yaratıyorsun, etrafından dolanıp. Oysa kaynağından sevgiyle doğup akmaya başlayan bu su, yeri geliyor gürül gürül bir tepeden bırakabiliyordu kendini, çarpıyordu kayalara da, aldırmıyordu. Sonra başka yere geliyordu da düze varıyordu, usul usul ama iç debisini düşürmeden besleyerek toprağı, balığı, böceği, otu, ağacı akmaya devam ediyordu. Akan, akıp da durulan, durulup da çoşan; Ay’ın Güneş’in ışığında pırıl pırıl parlayan, toprakla karışıp çamura bulanan. Ah defalarca tarif etmişler seni, yolculuğunu, bir nehir olarak, nehirde bir damla olarak, üstelik okyanusa da karışacak. Nedir bu telaş, kaygı, bedbin, kararmış yürek ağrısı hayata dair.

Yıkıntılar arasında bir hayat bu. Kentsel dönüşen bir kentin mahallelerinde, her gün yeni bir terkedilmişliğin yanından geçip, bir de görmek damarlarına kadar yağmalanan binaların içinden kendi korkularını. Ciğerlerin un ufak olan betonun tozuyla doluyor. Küfün mü, tozumasın diye ıslatılan yıkıntının kokusu mu duyduğun; yoksa o duvarlara sinmiş seslerin, anıların hüznünün kokusu mu? Her enkazın üstünde bir canavar makine, kendi yıkıntısında yaşayan bir ejderha misali. Tek bir şeye odaklı, yıkmak. Varsın yıkılsın şehir, yerine yenisi yapılacak. Hep yapılmadı mı bugüne kadar? Bal gibi biliyorsun bugün oturduğunun temeli de başka bir enkazın taşlarıyla yapıldı. Sen de geçip gideceksin, bıraktığın izler siline siline karışacaksın tozun toprağın içine.

Keşke binalarla kalsaydı bu yıkım, avutacak şeyler bulurdum kendimi. Unutmanın koruyucu kanatlarına sığınırdım. Çekilmiş bir dişin bıraktığı boşluğa dilin alıştığı gibi alışırdım ben de bir süre sonra o boşluğa. Ne vardı burada daha önce der, hatırlayamadığıma şaşırıp geçerdim. Geçip giderdim de her gün yükselen yenisinin önünden geçerken alışıverirdi gözüm yeniye. Keşke binalarla kalsaydı bu yıkım. Ama kalmıyor. Gün geliyor bir dostun omuzlarında görüyorsun yıkılmayı, karanlığa çöküşünü görüyorsun. Ama dilin lâl gördüğüne. Kendi karanlığına yaktığın mum ancak seni aydınlatır vaziyette, o da ha söndü ha sönecek, sağlam bir esintiyle. Biliyorsun ki, ancak o kendi mumuyla aydınlatabilir kendi karanlığını. Kibritten bahsetmek işe yarayacak mı? Belki kendi mumunun ışığını taşıyabilirsin onun karanlık köşesine, öylece durursun. Senin sana yeten ışığın belki kendi ışığını hatırlatır. Bazen durmak yeter dostun yanında sessizce.

Nasıl bir dönemin içindeyiz, tutunduğumuz bir neşemiz, bir mizahımız vardı, onu da aldılar elimizden. Hiç gülmez oldu dostların yüzü, ki nasıl gülsün bu yıkımının içinde. Tutunduğumuz bütün değerlere saldırıyor karanlık. Birbirine dayanak olmuş omuzların titremesi, sirayet ediyor birbirine. “Yıkılmadık ayaktayız, dertlerimizle başbaşayız” uyduruk bir arabesk kandırmaca. Yıkıldık ey halkım uyutma bizi!

Umut, sonu belli olana uyumlu, mülayim adımlarla yürümekten başka nedir? Biz yavaş yavaş ısıtılan sıvının içindeki kurbağalarız. Yağı çoktan alınmış sütün içinde ne kadar çırpınsak boş, o süt tereyağ olmayacak ve biz kirişi kıramayacağız sanki. Böyle topyekün saldırıyor karanlık cümlemize. İki, üç yıl öncesinin programlarında, beş yıl öncesinin dizilerinde görüp duyduklarımıza hayretle bakar olduk, bugün bunları söylemeye kalksalar kanalı kapatırlar hemen diye. Böyle sindik köşelerimize. Biz faşizmle yöneltilmeyi kanıksadık dostlar. Tek bir umudum var; evrensel yasalar gereği bir sarkaç, hiçbir zaman bir tepe noktasında kalamaz, ne yöne salındıysa öbür tarafa gitmek zorundadır. Umarım o tepe noktasına ulaşılmıştır ve diğer yöne yolculuk başlamıştır. Ama diğer yandan Defne Hoca’nın Margaret’ten aktardığı üzere, korkarım bunlar iyi günlerimiz, özgürlüğümüzün tadını çıkartalım.

Dönüşecek miyiz çok merak ediyorum. Kendi karanlığımızdan geçip de dönüşebilecek miyiz? Korku benim rehberim, korku benim mihmandarım karanlıklar içinde. Korkmadan geçmek külliyen yalan o geçitten, köprüden, tünelden her ne ise ondan. Korka korka geçmek gerek. Geçebilecek miyiz, yoksa köprüyü tutanlar var da dövüşecek miyiz?

Karanlık tarafımdan bildirdim. Önümüz dolunay, Ay bir yandan sen bir yandan sar beni Sangha. Ay’ın Şavkı vursun sazının üstüne.

Sevgiyle,

Tansel – The Dark Side of the Moon” üzerine 6 yorum

    • incognitans dedi ki:

      Fatoşcum, biliyorum biraz karamsar ve umut kırıcı bir iç döküş oldu bu. Kimseyi kendim gibi karartmak istemezdim paylaşma niyetiyle yazmaya başlamadım; lakin bu da benim, niçin saklayayım diyerek koydum yazıyı. Geçecektir, içinde kalmaya çalışıyorum.

      Liked by 1 kişi

      • fsafak dedi ki:

        İyi ki paylaştın. Yazdıkların benim duymak istemediğim, korktuğum, arkalara itelediğim yerlerime dokundu. Sayende oralara bir selam göndermiş oldum ben de.

        Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s