Matın Tezenesi Onur – PRATİK DERSEN SALLANMAKTA

Aslında şu sıcaklar bazen işe yaramıyor da değil sevgili okur.

Debbie Ford’un “olumsuz bulduğun niteliklerin hayatına kattığı hediyeler” üzerine de düşündüren kitabı ruhumu sarmalamış durumda. Şu bunaltıcı sıcak vasıtasıyla evden adımımı bile atmamam uzun zamandır ara verdiğim okuma işlerine dönmemi sağladı ve ben bu durumdan çok hoşnutum.

Üniversite öğrenciliğime kadar evden çıkmayıp sadece okuyan, hatta sadece kurmaca okuyan bir çocuktum. Piyasaya sürüleli yıllar olduğu, benden yaşça çok küçük kuzenlerimin bile ellerinden düşürmediği cep telefonlarından bende yoktu mesela. Anamın babamın ısrarına rağmen yoktu. Bilgisayar da öyle. Daha o yaşta tutturmuşum, “İnsanlarla göz göze gelmek istiyorum” diye. Elbette bunda okuduklarımın etkisi çok büyük, kitle iletişim cihazlarının iletişimi yapay bir hale getirmesi hoşuma gitmiyordu çünkü Azra Erhat’ın “insan sıcağı” dediği şeye kendimi kaptırmış haldeydim. Edebiyat tutkunları iyi bilir, hepimizin bu kaptırılmışlıkla yemek yememecesine okuduğumuz günler olmuştur, işte bu günlerde ne klişedir ki köyden gelen amcam, bir seferinde kitaplarımı yakmakla tehdit bile etmişti beni. Onlara kalsa ben o yüzden böyle deliydim, bana soracak olursanız dünya neden bu kadar çıldırdı, onu anlamak istiyordum. Onu ne kadar anlarsan kendini de anlamaya başlıyordun çünkü.

Edebiyatın labirentlerinde yolumu kaybederken, kurmaca merakımın yanına giderek bir teori merakı da yerleşmişti. Öğrendiğim çoğu şey okuduğum romanlardan mirastı bana. Deneyim yok değildi, bu laftan hiç hoşlanmıyorum, zihinsel bir deneyim vardı orada. Eğer tarihin bir dönemine merakım varsa açıp o dönemde geçen gerçekçi bir roman okuyordum, Orta Çağ kiliselerinde ne olduğunu anlamak için Eco’nun “Gülün Adı” romanını da böyle bir merakla okumuştum mesela. Bu merak edebiyatın içinden sızmıştı bana, yine oradan sızan başka şey ise şuydu: “Ne oluyor da bu kadar etkileniyorum? Bu romanlarda ne var?”

İşte benim teori merakım böyle başladı: beni çok etkileyen yazarların tekniğini kavrarsam gözüme inen bu büyülü perde de aralanacaktı. Neyse ki ve iyi ki öyle olmadı; evet artık okur olarak yazarın kurduğu kimi tuzakları daha rahat görebiliyor ve etkisini çok yoğun yaşamıyordum belki ama diğer yandan büyük bir roman okuduğumda aynı etki yeniden peyda oluyordu. Bu durumu Lorca’nın sıkça kullandığı duende terimi ile açıklayabilirim: “Tılsım”, diyebiliriz buna; “sanatta teknikle ulaşılamayacak olan nokta” anlamına geliyor. Türkiye’de de var bunun örnekleri, Neşet Ertaş, Yıldız Kenter, Sumru Yavrucuk, Fazıl Say, Sezen Aksu, Leyla Erbil… diye uzar bu liste.

Bu pratiği anlamak için teoriye merak salma eğilimim elbette yogada da geçerli oldu. Eğer birisi ya da bir şey tarafından büyülendiyseniz akıl onu anlamak istiyor, bu süreç en azından bende böyle ilerliyor. Belki ego bu kendi gözünü bağlayan, kendisinden büyük olduğu için ondan hoşlanmadığı şeye baş kaldırıyor ve “kendine içkin” hale getirmek istiyordur, bilemiyorum. Bildiğim şey, ne iş yapıyor olursam olayım o işi sözel boyuta da taşıyabilecek kadar hakim olmak. Bu sebepten çok soru sorarım, olabilecek tüm detayları, bir poza nasıl girilip çıkıldığından şu poz isminin ne anlama geldiğine varasıya sorularım bitip tükenmez. Buradan Defne hocaya da bir selam göndermiş olayım, dünyanın en saçma sorusunu bile sorsak aynı ciddiyet ve ilgiyle yanıtlamıştır hep.

Tabii ki burada bilgiye yönelik bir iktidar kurma eğilimi alttan alta kendini gösteriyor. Karşıma çıkıp “Yoga nedir?” diye soranlardan daha detaylı sualler yönelten öğrencilerime kadar hiçbir soruyu yanıtsız bırakmak istemiyorum. Bunu fark etmemle cevap verişimdeki tavır da değişti. (Evet, yanıtlamaktan vazgeçmedim.)

Yogada da sözü edilen bir pratik vurgusu var. Patthabi Jois’un meşhur lafı sanıyorum okuma tembelliğini besleyen bir yorumla öne sürülebiliyor. Ben sanmıyorum ki Jois gibi bir hoca teoriyi önemsiz bulsun. Evet, deneyim üzerinden öğrenmek derken illa haldır haldır bir faaliyet üzerinden öğrenmemiz gerekmiyor, tekniklerden, kuramlardan da öğrenebiliriz ve bunların hiçbirinin bir doğrusu yoktur. Kesinlikle Asana pratiği mühimdir, kesinlikle ilerledikçe teoride sözü edilen, o çok iyi bildiğimizi sandığımız gizemler iyice açığa çıkar ama bu demek değildir ki “Okumayı boş ver, mesele pratikte”.

George Thomson’ın harika kitabı “İnsanın Özü” diyalektiğin ne olduğunu anlatır ve örnekler bölümünde Mozart’ın müziğinden yardım alır. Orada teori-pratik ilişkisiyle ilgili kafa açıcı saptamalar vardır. Bir teorinin nasıl kurulduğunu, bu süreci anlatır Mozart’tan hareketle. Kişi önce bir taslak oluşturup sonra bunu deneyimleyeceği bir ortam yaratır, belki ufak bir beste, belki birkaç çizgi, sonra oluşturduğu taslağa bakar ve elindeki deneyimle teori arasındaki benzerlik ve farklardan hareketle, teoriyi pratikle sınayarak adım adım ilerler. Yani popüler bir dille söylenen “Teorileri bırak” uyarısı pratiğin eksik yanını oluşturur. Yani demem o ki teori merakı pratiği anlamdırmak için vardır zaten, aksi halde yaşadıklarımızdan bağımsız bilgi parçaları istenmeyen bir kafa karışıklığı yaratır.

Çemberi genişletecek olursam tarih merakı şu anı anlamak için, psikoloji merakı insanı ve kendini anlayabilmek için vardır. Pratiği anlamak için de teoriye ihtiyaç var. Arzu etmeyen kitaplara bakmasın, ama başka bir yoldan ilerlemek isteyenlere de  “Aman o zaten şu şu pozlara bile giremiyor, anca anlatsın” demeden önce biraz daha düşünsün. Hele ki yogaya kesinlikleri bulaştırmasın, malum eksenine “dönüşüm” mefhumu almış bir disiplin bu, böylesi bir yorum eşyanın tabiatına aykırı ayol.

Hatta açıkça söylemeliyim ki her poza girip çıkabilen ama hakkında iki çift laf edemeyecek olan hocalar pek ilgimi çekmez. Burada bir teknik olarak “Teoriden uzak dur!” diyen hocalardan söz etmiyorum, kaba ve çirkin bir şekilde teoriye ve teori merakına çamur atanları hedef alıyorum. Bazen fazla zihinde yaşadığımı gören hocalarımın beni oradan çekmek için “Boşver, ne yapacaksın bu bilgiyi” dediklerini gördüğüm oldu, onların yeri ayrı.

Yani yıl olmuş bilmemkaç, “Çakra” diil “Şakra” diyorsun ya, ondan bahsediyorum özetle. Yine yıl olmuş bilmamkaç, böyle diyenlerin ağzına inşaat küreğiyle vuramıyorsun ya, nerede demokrasi nerede adalet demek istiyorum.

Öyle işte.

küt
Musashino Sanat Üniversitesi’nin kütüphanesi. Tokyo’da.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s