Ali – Gün 1: Nasıl Kalktıysa Öyle Düşsün Omuzlar

Yataktan hiç çıkmak istemediğim bir güne uyandım. Dün akşamdan izin vermiştim kendime, canım istemezse çıkmayacağım diye. Telefonun farklı tonlarda uyaran sesleri eşliğinde (vatsap mesajı geldi, bu mesingır, aha mail geldi buna bakmam lazım) gözlerim kapalı, ara ara uyuklayarak izin verdim vücudumun gevşemesine. Ne çok sorumluluk, ne çok görev yüklemişim üzerime. Kafamın içindeki ajanda alarm verip duruyor, tam gevşeyecek gibi oluyorum, aramam gereken birini hatırlıyorum. Diyorum bu sefer tamam, bir süredir mesaj sesi de yok, ofisten her şeyin yolunda olduğuna dair mesajları okuyup koyuyorum kafamı tekrar yastığa.

Keyifli bir rüyadan uyanırken sırt üstü uyumakta olduğumu fark ediyorum. Mutlu ediyor bu beni çünkü bir yıl öncesine kadar uyumayı boşver sırt üstü uzanamazdım bile. Nefesim daralır, ciğerimden hırıltılar gelmeye başlardı. Yan döner kendimi sakinleştirmeye çalışırdım. Ben hayatta sırt üstü yatamam derdim sohbet esnasında sorulursa (hangi pozisyonda rahat yatıldığı neden bu kadar yaygın bir sohbet konusuysa?). Ben hayatta şunu yapamam… hayatta şöyle düşünemem… hayatta gidemem, edemem, diyemem, mem, em. mmm… Ya benimki hayat değilmiş, ya da yaşarken öldüm de haberim yok.

***

Tüm gün evimin rahatlığında güzel güzel çalıştım. Maillerimi attım. Programımı yaptım. Sevdiceğimle kahve keyfi bile yaptık. İçine ne kattığını bilmediğim baharatlarla demlenmiş Türk kahvesi. Yaparken baharat koyayım mı diye sordu, koy dedim. Vay Ali yeniliklere hayır demiyor dedi (hepsinde bir gerçek payı olduğuna inandığım) şakayla karışık. Kahvemde baharata evet demiş olmaktan çok, bu şakaya alınmadığım için tebessüm etim. Baharatlı kahve güzeldi. Bazen resmi değil de sadece çerçeveyi değiştirmek gerekiyordur belki de. Kim bilir?

***

Güneş batmaya yakın kafamdaki sesler azalmaya başladı. Tüm gün kendime hiç söylemediğim halde, güneşi selamlayacağımı biliyordum. Gözlüklerim hala burnumun üstündeydi ama etraf bulanıklaşmaya başlamıştı, sokağın sesleri duvarın mavisine gömülüyor, yerdeki ahşap parkeler küçük odaya giden yolu gösteriyordu. Dışardan bakınca en küçük ama içine adım atınca evin en büyük odası.

Hangi prelüdü yapacağımı bilmeden ve ne kadar sürdüğünü bilmeden samapadada öylece durdum. Gözlerim kapalı, merkezi aradıkça başım döne döne, ağırlığı topuklara geçirirken, göğüs kafesini kaçırmamaya çalışırken, başın tepesinden uzarken, fındığı unutmadan…

Hareketlerin sayısında kendimi şaşırtıyor, beklemediğim anda birkaç nefes daha fazladan duruyordum. Zihnim başta bundan hoşlanmadı ama fikrini sormadım. Ya hiç kalkmayacak olsaydım? Ya hiç katlanmayacak, hep o hareketin içinde kalacak ve artık orada yaşayacak olsaydım? Acı zihnin bir oyunu muydu? İnsan burun delikleri haricinde nefes alabilir miydi? Hava ciğerlerden başka bir yere çekilebilir miydi? Kelimelerle verilecek bir cevap tatmin edecek mi zihnimi?

Bilmiyorum.

***

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.

 

Ali – Gün 1: Nasıl Kalktıysa Öyle Düşsün Omuzlar” üzerine 2 yorum

  1. aylinparmaksiz dedi ki:

    “Ya benimki hayat değilmiş, ya da yaşarken öldüm de haberim yok.” Ölüp ölüp diriliyoruz:) Bu araba ben de hayatta yüz üstü yatamam derdim:) “hayatta yapamam!” cümlelerini kurmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmediğim zamanlar:) O yüzden asla demiyeceksin:) Cumartesi “asla” larımızı konuşalım:) ayrıca yanımda kağıt, kalem getiriyorum, oyun oynamak için😀

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s