Tansel – çaresizim, küçüğüm

Yoga üzerinden bir analoji ile başlayayım sanga; buraya yazmak, nefes alıp nefes vermekse, okumak ikisinin arasındaki boş ve dolu sessiz anlar olsa gerek. İki gündür çok güçlü yazılar okudum, okuduk. Her biri ayrı duygu durumları yarattı. Derinlerden ifade edilen, derinlerimize dokunan yazılardı bunlar demek, çok da bilgiçlik olmasa gerek. Bazen okurken samimi bir sohbetin içinde heyecanla “evet evet ben de” diyerek karşındakinin konuşmasını böldüğünü düşünmeden atlarsın ya öyle, yazıyı bitireyim yoruma hemen yazayım ben de hissettiklerimi diye hararetlendiğim oldu. Bazen de çaresizliğinin, oturduğun yerden bir şey yapamıyor olmanın sessizliğinde kalakaldım.

Çaresizlik aslında çok sağlam bir öğretmen. Defne Hoca’nın yazdığı o küçük varlıklar olduğumuz gerçeğini, her şeye yetemeyeceğimiz, her şeyin de bizim kontrolümüzde olmadığını, olamayacağını bize öğreten öğretmen. Çaresizlik duygusu, başımıza gelen şeylerin, tanık olduklarımızın “büyük planın” içinde, planın doğası gereği olduğu düşüncesi doğrultusunda, olanın benimle, özümle ilgili kısmı nedir diye bakmamıza yardımcı oluyor. Bu nedenle çok kıymetli dersler hep o çaresizlik anlarında ortaya çıkıveriyor. Zihin, mini ben artık gardını düşürmüş, olanı olduğu haliyle kabul etmekten başka bir seçenek kalmadığı için, parazit düşüncelerden uzaklaşmış, olmuş olana bakma şansını kazanıyor. Bu olurken acının ıstırapa dönüşmesini engelleyen bence iki şey kalıyor elimizde, onlar da sevgi ve şefkat. Sevgiyi ve şefkati koltuk değneği yapabilirsen o acı vadisinin içinden yürümek daha mümkün oluyor zannımca. Diğer türlü her şey o yolu, daha taşlı, daha yaralayıcı, öfke, nefret ve karanlıklar içinden yürümene hizmet ediyor.

Kendi yaşam hikayemde iki kez çok güçlü hissettim bu duyguyu, kayıplarla sonuçlanan süreçler. İkisinden de yaralanarak çıktım. Birisinde yaradan öte çevirdim yüzümü kabuk bağlasın diye, diğerinde yalayıp durdum iyileştirmek istedim sürekli ama bu da kapanmasına izin vermedi bu kez. İkisinde de şöyle durup bakmadım yarama sakin sakin, zamanla iyileşmesini gözlemek yerine çaresizliğin etkisinde çaresizce takıldım. Öğretmeni dinlemek varken, dersin kazık olduğu düşüncesi ile sızlanıp durdum.

Bazen öyle güçlü duygularla tepki veriyoruz ki yaşadıklarımıza, (ki bu da insana dair) o duyguları tekrar yaşamaktan kaçındığımız için kendimizi o duyguya kapatıyoruz diye düşünüyorum. En azından benim tecrübe ettiğim bu oldu. Duygunun benliği esir almasına tahammül edemeyip, kontrolu kaybettiğini düşünüp “bir daha asla!” rozetini yakana iğneliyorsun. Giderek katılaşan bir iç alan. Duygular en değerlim, en koruma altında tuttuğum, göstermekten en çok imtina ettiğim. Sisyphos kayası gibi benim de sırtımda taşıdığım hayat yüküm belki de. Diğer taraftan hiç bir şeyi de çok ciddiye almadan hayatın önüne getirdiklerinin tadına varmak, acısını, ekşisini, tatlılığını ve diğer tüm tatlarını dilinin üzerinden hissederek başlamak sindirmeye. -Dil temizliği önemli tabii :)- Bunlar hep zamanla anlaşılabilen dersler, anladım mı? Nerdee. Daha dersin içinde sıkılmadan dinlemeyi belki anladım desem abartmış olmam.

Şimdi geleyim Pınar’ın okumadıysanız şu şahane yazısından hararetle aktaracaklarıma sangamu. Benim de çocukluğum sınıfta hep en ön sıralarda, bahçede dizildiğimizde de hep en arkalarda geçti. Erkenden okula gideceğim diye tutturunca yaşıtlarımdan iki yaş erken takılmaya başladım okul müessesesine. Sınıf arkadaşlarının arasında küçük bir vücut ile sözde akranlarımla beden eğitimi dersinde koşmak, tam gelişmemiş ciğerler nedeniyle hep işkence oldu bana ilk zamanlarda. Sonra da pek sevemedim bu kötü anılar yüzünden koşmayı zaten, topla oynanan oyunlar favorim oldu daha çok. Bir de (yaşça hatırlayanlarınız için yazayım) TRT televizyonunda “Beyaz Gölge” diye, bizi basketbol manyağı yapan bir dizi sayesinde sabahtan akşama potalara top atar olduyduk o yıllarda. Sonuçta basketbol daha artistikti, boyu da uzatırdı hem. Annem de, denemediği gıda katkısını bırakmamıştı üzerimde sağolsun. Sonuç, baba sülalesinin yanında forvet, pivot, diğer insanlar arasında point guard, guard. Beni çok da bozmadı bu fiziksel kabuk, küçük olmak benim için “normaldi”, doğaldı ya da ben o hale getirmiştim durumu.

Bilirsiniz çocukken bir yaş bile ne büyük bir fark yaratır diğeriyle aranda. Abilik/ablalık, kardeşlik kurumunun kuralları çok nettir. İşte ben zaten ailenin en küçüğü olmam hasebiyle kardeşlik rütbesini almış, sindirmiştim. Benim için sorun yok yani. Korunmak, kollanmak benim için okey. Lakin şöyle bir duruma da hep maruz kalıyorum, “aa çok akıllıdır en küçüğü, olgundur, yaşından büyük davranır, usludur, filozoftur maşallah” Ya bi gidin kardeşim, bırakın beni küçüğüm ben, büyük olmak istemiyorum, abilerime abilik yapmayı hele hiç istemiyorum. Kardeşim de olmasın benim, herkes kendi başının çaresine baksın, ben öyle yapıyorum. Ha arada kollarsanız sevinirim, ama zahmet de etmeyin yani, yük olmayayım ben size, iyiyim ben böyle. Ayrıca fırlamayım ben de, aklımdan türlü zirzopluklar geçiririm, uslu değilim ben, yaramaz bile sayılırım hatta. Rahat bırakın beni, küçük olmaktan memnunum ben… İşte buydu benim ruh halim çocukken. Abilerimle olan yaş farkım yalnız, tek çocuk gibi takılmama sebep oldu, çok da konforluydu benim için. Çok abilik cenderesi yaşamadan, hiç kimseye de abi olmak zorunda kalmadan. Kendi hayal alemimde annemin kanatları altında, babamın uzaktan gözetiminde büyüyüp gittim. Kendi arkadaşlarım oldu yaramazlık yaptığım, kurallara karşı çıktığım ama hep efendiyi, akıllıyı, sorumluyu yaşadığım bir çocukluk, gençlik. Halâ bunun izlerini taşırım. Yaşıtım arkadaşım çok azdır mesela, genelde kendimden üç beş yaş büyüklerle takılırım. Lakin son on yıl içinde kendimden on küsur yaş küçüklerle de dost olmaya başladım. Şimdi düşününce ikisi de küçük olmaktan hoşlanan ben’e hizmet eden tercihler. Biri zaten yaşça küçük olduğun, diğeri kendimden on yaş küçüklerle kendimi akran hissettiğim için. Yalnız “küçük akranlarım” bazen laflarının arasında abi filan diyorlar, içerden çok bozuluyorum sana itiraf edeyim sangacım. Hatta meslek yüzünden hocam’a da alıştırdılar beni sorma. İlk zamanlar ağzımdan yok estafurullah filan kaçıyordu, ama şimdi alıştım artık, inceden hoşuma bile gidiyor desem yeridir, kendimi bir şey sanmama yarıyor galiba. Ben herkes için Tansel olmaktan memnunum. Küçüğü de büyüğü de öyle desin bana. Artık nasıl net bir hâl ise bu etrafa karşı (ki ben ve netlik çok bir arada düşünülebilecek bir şey değildir) herkes de bana öyle hitap ediyor genellikle, sıfatsız, titrsiz. İyidir bu benim için, etiket şeysi koleksiyon olarak merakımı oluşturuyor, o yetiyor bana.

Neyse sangamu, lafı uzattım. İki günlük yazı say bunu, dün ve bugün. Kendimiz hakkında oldumu, çene düşüyor, ne çok ben kaynaklı hikaye barındırıyor bu zihin. Tek tesellim tekli kişilik bozulmasından mustarip oluşumuz zaten, ona sığınıyorum.

Mutlu pazarlar, mutlu haftalar. Sevgimle,

t.   

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s