Alper – Gün 5

Sevgili sangha,

Dün akşam çok yakın bir arkadaşımın oyununu izlemeye Galata’ya gittim. Baba olgusunu işleyen, yüksek tempolu ve yüz dakikanın nasıl geçtiğini anlamadığım şahane bir oyundu. Oysa gidene kadar In-Yer-Face bir oyun zannedip endişeleniyordum. B’cığım seyirciye bulaşmadan efendi efendi sahneden oynayın  e mi diye esprili mesajlar attım arkadaşıma. Oyunun adı Tato/Baba Galata Perform’da oynuyor. Biletler Biletix’de.

Oyun sonrası birlikte İstiklal’e gittik. Uzun zaman sonra ilk kez cumartesi gecesi hem de. Yaşadığım şoku anlatamam. Eminönü hakkındaki düşüncelerimi zaten çoğunuz biliyorsunuz. İkinci Eminönü’m İstiklal oldu ve bu keyfimi epey kaçırdı.

Yirmi beş yaşında iki genç erkek ”abi burası eskiden böyle miydi, bu ne, inanmıyorum, şu tiplere bak cık cık cık” diye söylene söylene yürüdük. Yaşımıza başımıza bakmadan neredeyse Pera nostaljisi yaptık. Sonra kendi halimize gülüp eskiden buraya kravatsız çıkılmazdı tabii diye geyik yaptık.

Oysa çok değil altı sene önce Şişli’de bir apartımandaki bölümümüzde nikel kübik mobilyalar olmasa da otuz öğrenci, on piyano, arasıra içeride bile sigara içmemize göz yumulan dinlenme odası ve o odada yanık bir ketıl vardı. Dersler dörtte biterdi. Sonra herkes bir odaya kapanır çalışırdı saat yediye kadar. Güvenlikçiler bizi kapıya koyar koymaz arkadaşlarım son bir sigarayı bölümün önündeki kaldırıma çökmüş içerlerken ben C. Yoga’daki saat sekiz dersine gider, ardından koşa koşa arkadaşlarımın yanına gider, soluğu küçük Beyoğlu’nda alırdım. Sabahın ilk ışıklarına kadar sürekli mekan değiştirip çoğu zaman uykusuz, ya da bir iki saat uykuyla gününe göre sabah dokuzdaki Kontrpuan ya da daha beteri koro dersinde elimizde büyük boy sade kahvelerle yerimizi alırdık. Aynı terane ertesi gün ve ertesi gün de tekrarlanırdı.

Sonraları kimse gitmez oldu. Arkadaşlarım benden önce bıraktı İstiklal’i. Ben mecburen gitmeye devam ediyordum. Yüksek lisans için İtalya’ya hazırlanıyordum ve B2 sertifikası almam gerekiyordu. Sertifikayı aldım. İtalya’dan vazgeçtim. İstanbul her zamankinden daha güvensiz bir yer olmaya başladı. Sürekli bombalar patlıyordu. Hiçbir yer güvenli değildi ama en fenası İstiklal’di. İşim düştüğünde altından üstünden dolanıp uğramaz oldum.

Dün akşam İstiklal’de yürürken çoğu erkek olan o güruhtan çok bariz bir biçimde kendimi üstün görüyordum. Ben bu insanlardan daha üstünüm (daha  zeki, daha  kültürlü, daha ne?) daha ne bilmiyorum. Bununla birlikte gelen ikinci his kendimi üstün gördüğüm tüm bu insanlardan daha güçsüzüm. Üstüme süren taksiciyle tartışırken ben onu öldürmem ama o beni öldürebilir mesela. Bu iki his beni yaşadığım şehirde (hem de başka bir şehirde yaşamaya hiç  niyetim yokken) huzursuz ama en önemlisi güvensiz bir hayat yaşamama neden oluyor. Kırk yılda bir toplu taşımaya girdiğimde kendim gibi insanların yakınına gidiyorum. Aynı şeyi kadınlar başta olmak üzere başkalarının da yaptığını çok gördüm. Aman Alper o senin kendi huysuzluğun şekerim diyebilirsiniz. Haklısınız. Ben şimdi gidip mesela Burgaz’a taşınsam da kendimi yine bir şekilde huzursuz ederim. Bunun  farkındayım.

Odakule’nin orada horon tepen delikanlıların, kalabalığı yaran topuk sesleriyle yürüyen asker montlu zarif travestinin, gözlerini onun poposundan ayırmadan peşinden yürüyen birbirleriyle kol kola girmiş at hırsızı kılıklı üç adamın,  dondurmacının önünde dondurma bekleyen üç çocuklu Arap ailenin, bu güruhun arasına dalma cesareti göstermiş, çalıştıkları iş yerinden çıkışta birlikte geçirdikleri Nevizade akşamından dönen  kırk yaş kadın grubunun, becerebildikleri tek iletişim yolu olduğu için sağa sola sataşıp aranan GOP gibi semtlerden gelen gençlerin her birinin başka bir hikayesi, dolayısıyla çeşnisi olduğunu ve bu çeşnilerin en az benim çeşnim kadar önemli ve değerli olduğunu aklımla bilsem de yüreğimde hissedemiyorum.

Bu sabah çok uzun zamandan sonra ilk kez yogamı uyandıktan sonra değil, işten döndükten sonra yapabildim. Kendimi akort edilmemiş, daha gergin, daha eksik vs hissetmedim. Yine de tabii ki yogamı sabah yapmayı tercih ederim.

Bir iki öğrencimin nota okuma konusunda ciddi sıkıntıları var. Bugün onlardan biriyle dersim vardı. Derse başlarken kendi kendime ”yoga ilişkilerde başlar bugün her zamankinden biraz, sadece birazcık daha  sabırlı olmayı deneyeceğim” dedim. Boşuna demişim çünkü çocuk bu senenin en iyi performansını gösterdi ve harika bir ders yaptık.

Eve gelince  Defne Hoca’nın yazısını okudum. Ne güzel yazmış.

“Benimki neden değil? Benimki neden değil? Benimki beklemede. Benim hayatım henüz başlamadı. Büyüyünce başlayacak.”

Kurmacamdaki Hakan da benzer hisler içindedir:

Bora ağlarken Efe’nin ödevi yetişmemişken Esra en çirkin pijamalarıyla oturmuş koca memesini Bora’nın ağzına tıkıştırırken hayat ne diye düşündü. Elbette şu anda yaşadığı şey değildi hayat. Çocuklar büyüdükten, faturalar ödendikten, tırnaklar kesildikten, park yeri bulunduktan, trafik dağıldıktan, en güzel kadınla seviştikten, marketten avokado, kinoa ve organik yumurta alındıktan, çocuklar bu ürünlerle beslendikten, festivaldeki filmler izlendikten, Nergis Hanım’ın onayı alındıktan, çöpler geri dönüştürülebilir ve geri dönüştürülemez olarak ayrıştırıldıktan sonra yaşanacak bir şey olabilir miydi hayat? Balıkçı çıkmazının ağzındaki doğal kumsalda çıplak ayakları serin kuma değerken denizden esen rüzgardan ürpererek karaya çekilmiş takanın kuytusunda sevişmek veya Nergis Hanımla Balıkçı çıkmazında geçirdikleri ilk kış şöminenin önündeki rahat koltuğa gömülerek ana oğul huzur içinde kitap okumak da değildi hayat.

Ben de benzer hisler içindeyim. Hatta bire bir aynı şeyleri hissediyorum. Hem Defne Hoca’yla hem Hakan’la.

Ben izlediğim bir filmde ya da okuduğum bir kitapta uzun yaşam kesiti görmeyi çok severim. Yani protagonist büyür, aşık olur, hayal kırıklığına uğrar, arada mutlu olur, arada çok mutsuz olur, insanlara iletişime geçer, etkiler, etkilenir yani bir hayat yaşar. Tüm bunlar abartılmadan oldukça doğal ve naif bir şekilde işlenirse; kahramanımızı dünyayı kurtarmazsa, birinin hayatını kurtarmazsa, çok yüce gönüllü ve aşırı sevilen biri olmazsa hatta azıcık da kötülük yaparsa ben mest olurum. İşte bu sevdiğim eserlerde yaşanan kendiminkine çok yakın hayatlardır, hissedilen de aksiyon da benimkilere çok benzer de yine de benim yaşadığım tam olarak hayat mıdır?  Bunları yazarken Linklater’ın Boyhood’u geldi mesela aklıma. Katarsislerin de zarif ve çaktırmadan olanını severim.

Bugünlük benden bu kadar. Çok daldan dala bir yazı oldu sanghamou. Kendine iyi bak.

 

 

 

Alper – Gün 5” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s