Duygu – Ben neden bu kadar yavaşım?

Selam Sanga,

Uzun zaman oldu yazmadım. Defne Hoca’nın içimi yakıp kavuran birkaç yazısından sonra yazma ateşi bende yine körüklendi. Yazacağım, madem içimizi dökebildiğimiz kadar özgürüz. Aslında yazma isteği bende hep var. Hep içimde. Ama dışarı pek nadir çıkıyor. Her gün bi kere ‘düşünüyorum’. Hızlıca alev alan ve hemen sönen bir kibrit gibi heyecanla düşünüp eyleme geçmiyor ve hemen sönüveriyorum. Onun yerine Instagram’da milletin çoluğuna çocuğuna bakarken kendimi yakalıyorum. Başlığa bakarak ‘Peki nerede bu yavaşlık?’ diye soruyorum. Cevap veriyorum, harekete geçmede.

13 yaşıma kadar Kadıköy’de annem, babam ve kardeşimle 1+1 bir evde yaşadık. Gündüzleri salon olan yer, geceleri kardeşimle benim yatak odamız olurdu. Soba yanardı. Ama ben hep kaloriflerli evlerde yaşayan ve kendilerine ait yatak odaları olan sınıf arkadaşlarıma özenirdim. Sınıf arkadaşlarımın doğum günlerine gidip geldikçe ve ergenliğe de adım attıkça bana ait bir yatak odam olmasını istemeye başladım. ‘Ne var yani?’ diyordum anneme, salonun ortasına bir kapı taktıralım, biz Övgü ile (kardeşim) beraber ayrı bir odada uyuruz. ‘Olmaz.’ diyordu. Olmazdı tabi. Yazmayı da sevdiğimden ‘Bir gün bir kitap yazacağım ve kitabın ismi de Kapı olacak.’ diyordum. Bu konuşmayı o kadar çok yaptık ki, annem hala anlatır ve güler. O kapı hiç takılmadı sanga. Ben de salonda çekyat üzerinde uyumak yetmiyormuş gibi daha sonra 20 kişilik bir koğuşta uyumak üzere yatılı okula gönderildim. Hayatın sağlam bir dersi oldu.

Yatılı okuldan hafta sonu eve dönüş zamanlarımda, tam da ergenlik zamanı, gönül işlerine pek merak salmış, sürekli aşık olmaya başlamış ve her şeyi de bir günlüğe yazmaya başlamıştım. Bir gece tuvalete gitmek için uyandığımda, şeytan dürttü, günlüğüme bakasım geldi. Günlük yerinde yoktu. Gecenin köründe biraz casusluk yaptığımda öğrendim, annem ben uyuyunca günlüğümü merak edip karıştırıyormuş meğer. Ah şu annelik mevzusu! Ona bugün hiç kızmıyorum. Her şeyin yolunda olduğunu bilmek isteyen, şefkatli ve ilgili bir annedir. Ama o gün çok kızmıştım. Yüreğim yanmıştı. Neden yanmıştı dersen, utançtan! Bir kere büyük babam ben daha ilk yıllarımda orkidimi değiştirirken evde olmadığımı düşünerek banyoya dalıvermiş ve anında çıkıvermişti. Sabaha kadar utançtan uyuyamamıştım. Bir daha büyük babamla konuşmayacağımıza ve küseceğimize inanarak sabaha kadar tavana bakmıştım. Öyle bir utanç. Ve bir daha yazmadım. Yazmaya küstüm. Her şeyimi birileriyle paylaştığımdan, tamamen bana ait olan tek şeydi galiba o günlük.

Yazmaya olan bu küskünlüğün ta o günlük hikayesine dayandığını keşfetmem de yine yazmaya başlamam sayesinde oldu. Bundan 3 yaz önce Sakız Adası’nda Emirhan’la tuttuğumuz küçük evin balkonunda yine yazmaya başladım. İç dökme yazıları. Yazıp yazıp kendime mail atıyorum, biraz şizofrenik. Emirhan o dönem ‘Sanatçının Yolu’ diye bir kitap okuyor. Yaratıcılığı artırmak için önerilen egzersizlerden biri, sabah uyanır uyanmaz 30 dakika boyunca noktaya virgüle bakmadan serbest çağrışım şeklinde yazmak. Sonradan öğrendim ki birçok yazarın hep yaptığı bir şeymiş bu. Virgina Woolf mesela, nasıl bir sabaha uyandığını, kelimelerin arasında bazen boşluk bile bırakmadan yazarmış. Güneş nasıl doğdu, odadaki ışık nasıldı, gözünü açtığında ilk ne gördün, yatağın ne tarafından kalktın… Bedenin yazıyla uyanması gibi. Şu an günümüzde de ‘Farkındalık’ diye çevrilen ‘Mindfulness’ terapilerinin içinde önerilen egzersizlerden biri bu, sabah kimseyle konuşmadan önce biraz yazmak. Sakız Adası’nın Agia Fotini köyünde, küçük bir balkonda yine yazmaya başladım, diyordum. Sabahları Emirhan’dan önce uyanıp, bazı günler yogadan önce, bazı günler sonrasında yazdım. İçimden öfke dolu, sürekli küfürler yazan bir canavar çıktı. Kendime inamamadım. Ama yazdıkça rahatladım. Ağzımla söyleyemediğim o pis şeyleri yaza yaza bitiremedim. Ona ayrı sövüyorum, buna ayrı. Günler içinde yaza yaza, kendi yazma alışkanlığımın kesildiği o güne de geri döndüm. O yazıları yazarken o anın tüm detaylarını hatırladım. Devam eden günlerde ve aylarda ve hatta yıllarda o günü hep düşündüm. O gün olmasaydı başka türlü bir şey olur muydu acaba bugün? Ben de Defne Hoca gibi kahve içerek romanlar yazar, hayaller kurar, gerçekte olmayan roman kahramanlarını seviştirir, başlarına gerçekte yaşanmamış olaylar getirir miydim? Defne Hoca’nın yazılarından birinden öğrendiğim Murat Gülsoy – Büyübozumu, Yaratıcı Yazarlık kitabını da altını çize çize, üstüne notlar ala ala okumuşluğum var. Gören de beni edebiyatla ilgili doktora yapıyorum sanır. Yaratıcı yazarlık kurslarının fiyatlarına, tarihlerine de baktım durdum. Bakmayla da kaldı. Onun yerine bunca yıl 14 yaşıma dönüp 38 yaşındaki anneme kızmayı seçtim. Ben de çocuğumun günlüğünü okuyan bir anne olacağım, kendimi şimdiden temize çıkarmak için ona kızmamayı bugün seçiyorum sanga, böyle de kurnazım.

Bundan yıllar önce ilk Mavi Orman’ı okuduğumda Defne Hoca’ya hiç tanışmadığımız halde çok içimden gelerek uzunca bir mail yazmıştım. O da bana uzunca bir cevap vermişti. Defalarca o maili okuduğumu hatırlıyorum. Hiç cevap geleceğini düşünmemiştim. Sanki Tarkan’a mail atmıştım ve Tarkan bana yanıt yazmıştı gibi bir hissi olmuştu. O mailinde ‘Bir blog aç ve yaz. Kalemin hiç fena değil.’ demişti (Bunu buraya yazarken utanıyorum mesela). Sene 2011’de bu yazışma oldu. Bugün 14 Ocak 2018. Ben hala o bloğu açmadım.

Bende her şey zaten biraz yavaş işliyor. Düğünlerde de ilk başta hiç oynamam. Önce hep piste çıkmaya utanırım. Ama başlayınca da kan ter içinde kendimi tanıyamam. Sarhoş ve terli, düğün kamerasına şovlar yapan tuhaf bir insana dönüşürüm. Utancım geçer ve doyasıya dans ederim. Kurtlarını dökmek ne demek, bir düğün videosundan beni izleyerek görebilirsiniz. Sonra gece biter, sabah olur. Sabah utanırım bu sefer. Keşke daha düzgün dans etseydim. Keşke o kadar içmeseydim. Keşke biraz daha hanımefendi olabilseydim diye. Kendi düğünümün sabahında bile utanç içinde uyanmıştım. Halbuki gece boyunca,  mutluluk olmalı o, pembe bir bulutun içinde sanki sonsuza dek uçacak ve yukarıdan yer yüzüne bakacak gibiydim.

Keşke bizim bir terapistimiz olsa, bugün bizi adım atmak istediğimiz her şeyde tutan, içimizde sıkışıp kalmış tüm topakların sebebini, yerini bize gösterse ve onları çekip çıkarsak, kitaplar yazsak, mayurasanalar yapsak, kafeler açsak, bir ormanda yaşasak, el ele tutuşsak, bütün dünya buna inansa ve hayat bayram olsa sanga. Ama her yerde bir acı illa ki var. Ama değişim de var. Zira, 2018’e girerken, gerçekten çok içimden gelerek kendim için bir şey diledim. Cesaret edemediğim, ertelediğim, başaramamaktan korktuğum için başlayamadığım ne varsa ona doğru bir adım atmak. Hayatımın bir senesini buna verebilirim. Bir sene deneyebilirim. Yoksa sanki hep yerimde sayacakmışım gibi hissediyorum. Yazı konusu için değil, hayatın başka yerlerinde de bu tavrımı görüyorum. Thich Nath Hanh, Vietnamlı bir Zen ustası, halen yaşamakta ve diyor ki; cesaret korkmamak değil, korktuğun halde adım atabilmekmiş. Aynısını kendime dilediğim gibi sizlere de dilerim, eğer benim gibi duymaya ihtiyacınız varsa.

Sevgiler,

Duygu

 

 

 

 

 

Duygu – Ben neden bu kadar yavaşım?” üzerine 4 yorum

  1. Beste dedi ki:

    Duygu, yazında kendimden o kadar çok parça buldum ki. Yavaşlık, harekete geçememe, geceleri yatak odan olan sobalı salon, 20 kişilik odalarda yatılı kalma, yazdıklarımı birisi okuyacak korkusu, vs. Okurken inanamadım resmen 🙂 Çok içten bir yazı olmuş. 2018’de bunun gibi nicelerini yazman ve en çok istediğin adımları atabilmen dileğiyle…

    Liked by 4 people

  2. yelina dedi ki:

    Ne güzel yazmışsın… Bir türlü açılamayan bloglar, dünyaya açılamayan yazılar da çok tanıdık geldi. Sanki kafanın, bedenin içinde birikir durular.. Geç olsun güç olmasın, bekleyip duran adımları atmaya niyet ettim ben de.

    Beğen

  3. Kalemtıraş dedi ki:

    Bu yazılar bir blog ister Duyguuuuu! Kitap bile ister bunlar. çok güzel. O maili buldum, bana yazdıklarını tekrar okudum. Tekrar aynı şeyi düşündüm. Kalemin çok kuvvetli. Bak, biz hepimiz sen yazınca heyecanla ekran başına koşuyoruz. Devamını bekliyoruz. Bloğun adını buldum ben: http://www.kapı.com

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s