Serap – Aman ay, canım ay

P_20180126_175209_020

Hava çok soğuk  Sangha. Ben Edirneliyim ve Moskova’da yaşamışlığım var. Demem o ki; soğuğun ne olduğunu iyi bilirim. Bu kadarcık soğuğa laf etmemi uzun yıllardır Antalya’da yaşıyor olmanın getirdiği şımarıklığa veriyorum. İnsan Aralık ayının yarısını sabahları balkonunda tişörtüyle kahvaltı edip güneşlenerek geçirince böyle oluyor. Dün sabahki dersten sonra eve doğru yürürken resmen ayaz vardı. Hava 5 derece filandı herhalde. Montumun kapüşonunu geçirdim başıma. Yine de 10 dakikadan az süren yürüyüşümde yüzümün donmasına engel olamadım. Hava kurşun gibiydi; hem renk olarak hem de ağırlığıyla. Saklıkent’e kesin kar yağdı diye düşündüm, biraz da sevindim. Malum global ısınma filan derken mevsim ayrımları nerdeyse yok oldu. 17 sene önce Antalya’ya taşındığımda kış bolca yağmur demekti, artık yağmur yağmıyor eskisi gibi. İşte o kısa yürüyüş süresinde bir yandan donarken bir yandan da mutlu oldum, al işte dedim, kış gibi kış.

Günlerdir hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden, ne okumak, ne yazmak. Havaya bağlamak istiyor her şeyi anlamlandırmaya, olmazsa her şeye bir bahane bulmaya çalışan yanım. Fırtına sebebiyle sağa sola dağılmış saksılardan dökülen toprakların balkonumu simsiyah kapladığını gördüğüm günden -yani hafta başından- beri derslere gitmek dışında evden hiç çıkmadım. Sömestr tatili olduğundan anne olan yoga hocaları tatile çıkınca verdiğim ders saatleri biraz arttı. Hayatımdaki tek aksiyon ev ve stüdyo arasındaki yolda ve verdiğim derslerde vuku buluyor anlayacağın.  Peki, ne yapıyorum? Elimde kahve, bitmek bilmeyen mutfak ziyaretlerimin ganimetleriyle nasiplenerek izliyorum sangha; film, dizi ne varsa. İçerden bir ses diyor ki; dikkat et Serap, izlediğin film değil sadece, hayat gelip geçiyor ve sen seyirci kalıyorsun! Bir sıkıntı basıyor; hava kurşun gibi ağır, bağır, bağır, bağıramıyorum…

Hayatı ıskalıyormuşum gibi bir his var içimde. Hayat geçip giderken ne yapmalı? Ömür dediğin bu kadarcık işte, elimizde başka hiçbir şey de yok. Hani diyor ya şarkıda; “ Ne sahibim bu yerde, ne kiracı, sadece bir ömürlük misafirim ben”, tastamam öyle. Bugün Erkan Oğur’la ilgili bir röportaj okuyordum. (http://www.rootsworld.com/interview/ogur.html) Orda okuduğum bir bölüm içimi cız ettirdi. Ayşe Tütüncü’nün anlattığına göre; Erkan Oğur bir gün araba kullanırken kırmızı ışık yanınca çıkarmış gitarını ve çalmaya başlamış. Yeşil yanınca sürmeye devam etmiş ve “Bu benim trafik ışığı müziğim” demiş. Benim hayatımda kendimi böylesine adadığım, birkaç dakika için bile olsa ayrılamadığım hiçbir şey olmadı. Bazen düşünmeden edemiyorum ondan mı bu darlanmalar diye. (Yine de; hayatımda  bu hisse en yaklaşan şeyin yoga olduğunu söyleyebilirim. )

Sıkıntıya verdiğim ilk tepki kaçma isteği oluyor sanırım. Geçen yıl bu zamanlar Hindistan’ın güneyinde, vücudumun her bir hücresinden ter fışkırırken sosyal medyada arkadaşlarımın paylaştığı son zamanların en soğuk ve karlı kışının fotoğraflarına bakıyordum. Bugünlerdeyse Hindistan’daki arkadaşlarımın fotoğraflarında gözüm. Hintli arkadaşımızın otelinde fıkra gibi olacak ama bir Avusturyalı, bir İtalyan, bir Kanadalı ve bir Türk’ten oluşan grubumuzla güya çalışarak -aslında sohbet etme, yeme içme, gezme tozma dışında pek bir şey yapmayarak- geçirdiğimiz haftaları özlüyorum. Bu grupla (İtalyan eksik) bir önceki yıl da beraberdim. Bu yılki fotoğraflarda bir tek ben eksiğim. Bugün Hindistan özlemimi paylaştığım bir fotoğrafa Amerikalı bir arkadaşım Türkiye’yi çok özledim yorumu yapmış. Velhasıl bulunduğumuz yerden başka yerde olma isteğinin bana has olmadığını ve bir yanılsamadan ibaret olduğunu çok iyi biliyorum. Şu an Hindistan’da olsaydım muhakkak başka yerde başka şeyler yapıyor olmayı arzulayacaktım. Bunu bilmek işime yarıyor mu, hayır.

Fatma bir yazısında bahsetmişti; farkındayım ama değiştiremiyorum minvalinde şeyler. İşte son birkaç yıldır ben bu evrede takılı yaşıyorum sangha. Önceleri farkında olmadığım için durum nispeten daha kolaydı, kafamın içinde suçu başkalarına ya da durumlara attığımdan bir şekilde rahatlatıyordum kendimi. Şimdi böyle bir şansım yok, göz göre göre oluyor her ne oluyorsa. Durumlar değişse de ana tema aynı.

Kurumsal işimde çalışırken bulduğum her fırsatta gezi ve yogayla ilgili blogları okurdum. Bir gün ben de dünyayı dolaşan bu hatunlardan biri olacaktım. Yogaya daha fazla vakit ayırabileceğim bir hayatım olacaktı. Sonra işimden ayrıldım, seyahate çıktım. İstediklerimin istediğimi söylediğim şeyler olmadığını o seyahatte anladım. Seyahat etmeyi sevmiyor muydum? Seviyordum, hem de çok ama evimi ve rutinimi de seviyordum. Çok uzun süreler seyahat etmek bana göre değildi, bir yere köklenmeye ihtiyaç duyuyordum. Köklerinden kopmadan uçmak isteyen bir kuştum ben. Evden ayrılalı 9 ay olmuştu sanırım, nasıl beslenmem gerektiğini öğrenmek üzere ayurvedik doktora gitmiştim Hindistan’da. Benim halimden mi yoksa doktorun yaklaşımından mı bilmem birden psikolog seansına dönüşen görüşmede doktor, vata çok fazla yükselmiş, yiyeceği filan boş ver, seyahat etmeyi bırak ve bir an önce evine dön deyince gözyaşlarına boğulmuştum.

Şu an çok şükür ki yogaya çok daha fazla zaman ayırabildiğim bir hayatım var, bunun için minnettarım. Gel gör ki arzu dediğin hiç bitmiyor, yerine hemen yenileri geliyor. Kanım pirelenmeye başladı çoktan, biraz çıkıp gezmeye ihtiyaç duyuyorum şu ara. Hayatımı yogadan kazanmaya karar verdiğim yeni hayatımda böyle bir geziyi ne zaman gerçekleştirebileceğime dairse hiçbir fikrim yok.

O zaman ne yapmalı? Pişmanlık duymadan, başka yerde olmayı arzulanmadan anı yaşamalı. Neden sürekli bir şeyler yapmak zorunda olayım ki? Madem yapabiliyorum neden bütün gün film izlemeyeyim? Düzenli çalıştığım zamanlar kaç kere  “Ah şu havada evde olsam, elimde kahvem film izlesem.” diye hayal kurmuşumdur. Hayalimi yaşıyorken hayıflanmak niye? Günde iki kere yoga yapmanın nesi kötü? Varsın bugün de kitap okumamış olayım. (Böyle söyleyerek  zihnim kendini haklı çıkarmaya mı çalışıyor diye düşünüyorum şu an bir yandan da 🙂  ) Öyle ya da böyle, tüm mutluluk günlük rutinimizde saklı. Bugün eşek donduran olsa da güneş vardı en azından. Ben de pazara gidip balık aldım. Dönüş yolunda ay göz kırptı, yemekten sonra da bu yazı çıktı. Daha ne olsun?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s