Duygu – Kafamdaki Zehir

 

Yüksek tavanlı binanın büyükçe kapısından içeri girdim, annem yanımdaydı. Önce birtakım merdivenlerden aşağı indik, sonra başka merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. İlk girdiğimiz kapıdan daha büyük ve çok ses çıkaran başka bir kapıdan daha içeri girdik. Yine bir merdiven faslı, çık babam çık, sanki dağa tırmanıyoruz. Koskocaman boş bir koridora vardık. Bizi genç, güzel bir kadın karşıladı, uzun, açık kumral, çok gür saçları ve Fatma Girik’in gözleri kadar mavi ve büyük gözleriyle ‘Yeni kayıt mı?’ diye sordu. ‘Evet’ dedi annem. Benden bahsediyorlardı, birdenbire yeni kayıt diye bir şey oluvermiştim. Genç kadın bizi bir odaya götürdü. Bu oda bir ofis değil, kadının yatak odası. Rüya değil, 90’lı yıllarda bir lisenin yatakhanesine kaydım yapılıyordu. Ofis gibi kullanılan oda bile birilerinin yatak odası. Her yer yatak. Yataklarca hatta! Yatakhanenin hocalarından biriymiş, elindeki deftere bakarken kaşlarını çattı. Ne oldu anlamadık. ‘Yeni kayıtların’ koğuşuna götürüldük. Dip dibe sıralanmış 10 tane ranza, toplam 20 kişi. Bu koğuştan yatakhanede 5 tane varmış. Önümüzdeki 4 yılımı geçireceğim 90 kişilik yatakhanede ilk gecemi geçirecektim. Ben ayrı bir oda istemiştim. Evren bana bir koğuşu reva görmüştü.

Ne oldu ne bitti derken anladık ki, bir şekilde beni kaydetmeyi atlamışlar. Görevli hocanın neden kaşlarını çattığı belli oldu. Nihayetinde Türkiye’de bir devlet dairesindeydim. Elbette bir şeyler ters gitmeliydi. Yeni kayıt olan koğuşta bana yatak yok. Şok! Ee, ne olacak şimdi? Lise iki veya üçlerin koğuşuna yerleştirecekler beni. Hayda! Onlar koğuşun eski ablaları, ben tek başıma ne yaparım orda? Beni dışarıda bırakacaklar. Belki çok rahatmış gibi davranırsam beni dışlamazlar. Korkmuyormuşum gibi davranırım.

Yanında tırmanmak için merdiveni olmayan yüksekçe bir ranzanın üst katındaki yatak bana verildi, yeni yatağım, lise ikilerin koğuşunda. Bildiğin koğuş, biri ağda yapıyor, biri çay demliyor. Sigaranın kendisi ortalıkta yok, ama kokusu var. Sıkıntılardan sıkıntı beğen. Gözlerinin ucuyla bana baktılar. Selam vermediler. Annem rahat rahat konuşuyor, ‘Dolabın var bak ne güzel, ranzada üst kat, bak sen seversin.’ filan. Beni öptü, vedalaştık, bir de elime jeton verdi, ‘Ararsın beni izinli olduğun saatte.’ dedi ve gitti. O zamanlar cep telefonu yoktu. Kartlı ankesörlü telefonları bile yeni yeni görmeye başlamıştık. (Bunu yazmak hoşuma gitti, kendimi büyümüş hissettim.) Sonradan öğrendim, annem çok ağlamış yanımdan ayrılınca. Ben ağlayamadım. Lise ikili ablalardan çekindim. Güçsüz görünmek istemedim. Endişelenmemişim gibi davrandım. İyi bir oyunculuk örneği sergiledim. Boğazımdaki o düğüm mideme düştü, içimde patladı, içim yandı, sabaha kadar tavana baktım, gözüme uyku girmedi. Yan koğuşu düşündüm, orada ‘yeni kayıtlar’ arkadaş olmuştur, ben dışarıda kaldım diye iç geçirdim. ‘Dışarıda kaldım’ diye.

Devam eden haftalarda ve aylarda ‘dışarıda kalmamak’ için neler yaptığıma inanamazsın sanga. Lise ikiler sigarayı rahat içebilsin diye kapılarda nöbetler mi tutmadım, sabunumu, şampuanımı, suyumu, yemeğimi ben kullanmasam da olur, yemesem de olur diyerek ellerine mi vermedim. Çok değil, birkaç ay sonra ben de onlarla gizli gizli sigara içiyor, okul gömleğimi eteğimin içine artık sokmuyor, kırk yıldır o yatakhanede yaşıyormuşum gibi ortalıkta dolanıyordum. Dışarıda bırakmamışlardı beni. Ama içeride de değildim. Bir eksiklik vardı bu işte. Çocukluğumdan beri içime kapanıktım. Annem, ben 5 yaşındayken henüz bebek olan kız kardeşimi bana bırakıp içi rahat bir şekilde pazara gittiğini söyler durur. 5 yaşımdayken sanki 10 yaşında gibi olgunmuşum. Sokakta oyunlar oynadığımız mahalle arkadaşlarımızdan bana biri vurduğunda ben ağlar, yanıt olarak asla çakamazdım bir tane. Sokaktan ağlayarak anneme seslenir ve annemin balkondan sadece bana bakmasını isterdim. O bana bakınca tüm acım geçerdi. ‘Sen vurma.’ derdi annem, vurmak isterdim, ama vuramazdım. Dışarıda kalmamak için vuramazdım. Ertesi gün kimle oyun oynayacaktım yoksa? O yatakhaneye girdiğimde 5 yaşımdaki sözde olgun halimden bile eser yoktu. İlk hafta ‘Aneeeee!’ diye haykırarak bebekler gibi ağlamayı çok istedim, tabi ki yapmadım. Çünkü o zaman lise ikiler beni dışarıda bırakırdı. Dışarıda kalmak çok kötüydü.

Şimdi o günlere baktığımda o gencecik, küçücük halime bakıp ‘korkma’ diyerek sarılasım geliyor. Hayatımızda küçük, önemsizmiş gibi görünen, bizim ‘normal’ kabul ettiğimiz anılar, düşünceler, hikayeler aslında bugünkü davranışlarımızı, tepkilerimizi büyük oranda şekillendiren şeyler. Onların büyüklüklerini insan çok sonradan fark ediyor. İnsan sosyal bir yaratıktır, derler ya, sosyalleşmeyince mesela zamanla yalnızlık korkusu içeriden nüksetmeye başlıyor ve biz kendimizi başka insanların kollarına mı atıyoruz acaba? Yalnız kalmamak için çektiğimiz çileleri, biraz daha sevilmek için attığımız taklaları, var olan gerçeği kurnazca ve hatta farkında bile olmadan saptırıp, o saptırdığımız gerçeğe inanmalarımızı düşünüyorum. Bize berbat davranan bir adamın veya kadının yanında uyanmak, bir gün her şeyi anlayacak, bir gün değişecek ümidiyle verdiğimiz ödünler, tüm o alttan almalarımız, ezilmelerimiz, her kötü muameleyi yutmamız, yokmuş gibi üstünü örtmelerimiz, kafamızda sürekli soru işaretlerinin olduğu, alma verme dengesinin bozuk olduğu ilişkiler içinde yıllarımızı harcamamız. Oysa ki hayat, bir dakikasını bile boşa geçirmeye değmeyecek kadar değerli değil miydi? Çalıştığımız iş yerinden nefret etmemiz, insanlarını sevmememiz ama bırakıp gidemememiz, bir yandan da hep şikayet etmemiz ve koca bir ömrün böyle geçmesi. Tanıdık geldi mi? Düşünüyorum, bir statü kazanmak, o statü sayesinde değer görmeyi beklemek ve en kötüsü o istemediğimiz şeye mahkum hissetmek, nasıl oldu da yalnız olup özgür olmaktan daha kolay hale geldi? Başka çare gerçekten kalmadı mı? Bu kadar mı yani?

Gerçek gün gibi ortada. Tüm o dengesizliğin içinde parıl parıl parlıyor. Verilmesi gereken karar, atılması gereken adım apaçık ortada. Bir cümleyle sorup, bir cümleyle cevap alabiliriz. Biz o ışığa bakamıyoruz. Işığa arkamızı dönüp, kendi yarattığımız gölgelerin peşinden gidiyoruz. Işık olmayanı ışık gibi görüyor, gerçek olmayanı gerçek gibi algılıyoruz. Gerçek olmayan gerçek gibi algılanınca da ‘Başka çarem yok, nere gidem, ne yapam?’ diye ağlıyoruz.

Dışarısı dediğim o yer, benim zihnimde sanga. Dışarısı diye bir yer yok. Yalnızlık var. Ve o yalnızlık benim. Ben kendimim o yalnızlık. Kendimden daha başka bir şey değil. Son derece gerçek. ‘Allah beni böyle yaratmış.’ türünden bir gerçek. Kendimi, dışarıda kalmamanın çaresini yine dışarıda aradığım, dışarıya bağımlı olduğum bir kısır döngüye hapsetmişim. İçimdeki bir yarayı açıp hava almasını, zamanla iyileşmesini sağlamak yerine, üzerine yara bantları yapıştırıp durmuşum.

Küçük bir çocukken de vardı o sessiz yalnızlık. Sizde yok muydu? Bugünkü kadar köşe bucak kaçılacak bir şey değildi. Neler oldu da böyle kovalamaca oynamaya başladık acaba? Bugün şu yaşımda yalnız yaptığım yogalarımı düşünüyorum, yalnız içtiğim kahveleri, yalnız çıktığım seyahatleri, Moda’da yavaş yavaş tek başıma o yalnızlığa baka baka yaptığım yürüyüşleri, yalnız gittiğim kursları, kampları, inzivaları düşünüyorum. Hiçbirini “içeride olmaya” değişmem. Bu, benim!

Koltuğumda otururken gözlerimi kapatıp o yalnızlığa bakıyorum. O yalnız halimi dolduran ne varsa ona. Hem zihnimin vırvırlarını hem de kollarımın bacaklarımın hareketini, duruşunu izliyorum. Zihnimin tüm zehirli düşünceleri çoğu zaman kabak gibi ortada oluyor. Görmeye niyetliysem görülüyor. Eski bir mevzuya sinirleniyorum, kendi kendimi haklı çıkarıyorum, bazen de bir başkasına hak veriyorum. Çünkü ne olursa olsun dünyanın en önemli şeyi haklı olmak. Hayat amacımız adeta, haklı çıkmak, öyle değil mi? Haklı olunca bir şey hissediyorum, hak verince başka bir şey. Hak veriyor olmanın gururu veya vermek istemeden vermenin çaresizliği de beynimin içindeki binlerce vızıltıdan birkaçı. Endişeleniyorum, korkuyorum başıma gelmemiş şeylerden. Bir de olasılık pakedim var. Olasılık pakedimin içinde, olmamış şeylerin gerçekleşmesi, alternatifleri, buna karşı vereceğim tepkiler, atacağım adımlar, detaylı bir şekilde verdiğim kararlar var. Sonra bu hazır pakedi atıyorum hafızaya, beyin bedava, oh mis! Kafa rahat, her şeyi planladık çünkü. Bazı düşüncelerim yüzünden utanıyorum, kendimi suçluyorum, kendime şaşıyorum, bu yaşıma gelip hala böyle mi düşünüyorum? E yıllar geçti, hani halletmiştik bu konuyu? Hızlı bir nehrin sürekli akan suyu gibi, zihnimin içinde hızlıca ve sürekli olarak akan milyonlarca düşünce baloncuğunun herhangi bir zaman dilimindeki mevcudiyetlerine şaşırıyorum, kızıyorum, üzülüyorum. Bunların hepsi koltukta otururken oluyor içimde mesela. Ve o düşünce baloncuklarına inanıyorum. Hepsine değil belki ama çok kolay kanmaya hazırım. Gerçek olmayana inanıyorum. Zihnin her ürettiğine kapılıp gitmek, zihnin köleliği değildir de, nedir? Bir köleyim.

Kendinizi zihninizin hapishanesine kapatsanız, ne kadar dayanabilirsiniz? O düşünce nehrinin, zihnin doğal yapısı olduğunu, zihnin değişken, hareketli yapısını, kendinizden ayrı bir şey olduğunu hatırlayarak izlediğiniz sürece evet, daha tahammül edilebilir olabilir. Ama kendinizi o düşüncelerden başka bir ‘gerçek’ olmadığına mahkum etseniz, o düşüncelerden ibaret olduğunuza inansanız bu karanlığa ne kadar dayanırsınız? Kaç saat? Kaç yıl? Kaç ömür?

Zen’de bir egzersiz varmış, biliyor muydunuz? Aynaya bakıp kendine  gülmek! Bunu bazen yapıyorum. Kendimi, kendime gülerken yakalıyorum, biraz delice. Düşünüp, bakıp, sorgulayıp, saçmalayıp sonra gidip bunu yapıyorum. Bir anlığına tüm o anlam yüklediğim şeyler, anlatmak istediklerim, bulmak istediklerim, söylemek istediklerim, açıklamaya çalıştıklarım önemini yitiriyor. Hayatın bu akışı içinde benim vırvırıma gerek kalmıyor. Dışarıda sandığımın, aradığımın içeride hep var olabileceğini seziyor gibi oluyorum galiba. Vırvırlarımın arasında yüreğime azıcık su serpiliyor. Uzun, tatlı, ılık bir öğlen uykusunda göz kapaklarıma vuran bir ışık gibi, bi gayret gözümü açıp bakamasam da yine de ışıltısı aydınlatıyor, uykuma devam edip keyfini sürüyorum.

 

Duygu – Kafamdaki Zehir” üzerine bir yorum

  1. Bahar Tan dedi ki:

    Yazınızı okurken çok duygulandım ve okul yıllarıma gittim.Yatılı arkadaşlarımın hüzünlü,bir o kadar da kendilerini sevmemiz ve onlarla arkadaş olmamız için çırpınışlarını hatırladım.Genellikle anne baba ayrı çocuklar veya bunlardan bazıları; göklerde olanların çocuklarıydılar.Kendi adıma, çocuk aklımla sanki ev yemegi yerlerse her şeyin düzeleceğini zanneder anneme kuru köfte ve patates kızartması yapmasını rica ederdim.Anneciğim sabah kalkar ,işlemi tamamlar, elime sefer tasını verir beni okula yolcu ederdi.Öğlen olur yemekhanede hocalardan gizli köfte patatesi onlara sunardım.O an hepimiz mutlu olurduk.Oysa hayat köfte patatesden daha zormuş. Çocukluk işte… Bahar

    Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s