fatma- (kendi kendine) hikaye anlatma sanatı- 2.gün

Hikayemizi anlatmak çok zevkli. Hikaye bizim olunca otomatik olarak kahraman da biz oluyoruz diye mi çok zevkli kendi hikayemizi anlatmak? Yoksa sadece anlatmak mı zevkli olan? Anlatmanın zevki bir kenara, anlaşılmanın (kendisinin olmasa bile ihtimalinin)  vaat ettiği zevk yüzünden mi böyle hoşumuza gidiyor başımıza gelenleri bazen kendimize bazen başkalarına anlatıp durmak?

Dün size hikayenin  anlatıla anlatıla gerçekten uzaklaştığını düşündüğümü söylüyordum. Şimdi hikayem henüz çok anlatılıp da eprimeden , epriyip de bozulan o yerlerinden  içine hep tatmin edilmeyi bekleyen yanlarım sızmadan olan biteni size aktarayım. Sizden duymak istediğim teselliler için değil, hikayem benden çıksın, dün verdiğim sözü tutmuş olayım diye.

Dün bilgisayarı karşıma almış Sex and the City’nin Carrie’si havama bürünmüş (bizim nesilden olup da bu tatlı tuzağa düşmeyen var mıdır?) bloğumu yazarken aniden çalan telefon ile bir saat kırk beş dakika sonra havalimanında olmam gerektiğini haber aldım.

Yaklaşık yirmi dakikada evden çıkmayı becerdim. Dün cuma idi malumunuz. Evden çıkmak yetmiyor elbette, bir de dışarıdaki cuma trafiği isimli canavarı alt etmek var. Ben Cihangir’ın Fındıklı sahiline yakın bir yerinde oturuyorum. Aklımda Yenikapı metrosuna ulaşmak var. Sahile indim. Belki Karaköy yolu henüz boştur. Baktım o yön açık da gözüküyor. Bir taksiye atladım. İki yüz metre gitmeden durduk. Hemen Karaköy planından vazgeçtim. Tophane’den Şişhane metrosuna çıkmanın yolunu düşünmeye başladım.  Galatasaray’dan geçmeye karar verdim. Fransız sokağını geçince anlaşıldı ki Galatasaray’a çıkan yokuş kapalymış. İndim.

Normal şartlarda çıkmamak için nazlacağım, takscilere köşeden dönmek istedikleri için bozuk atacağım o yokuşu (hikaye alert!) hem de yerlerin çamuruna, o çamurun üzerini kapatmak için konulup da yolu iyice engelli koşu parkuruna çeviren tahta ve metal döşemeye rağmen jet hızıyla aşıp İngiliz Konsoluğu’nun önünde bulduğum başka bir taksiye attım kendimi. Soluk soluğa, Şişhane metrosuna dedim. Sonra baktım yol açık, metronun girişinden trene ulaşmak için yürüyeceğim mesafeyi, yapmak zorunda kalacağım aktarmayı falan da hesaba katınca  fikir değiştirdim. Aksaray’dan bindim metroya. Kendimi ilk vagona attım.  Biri halime acır da yer verir mi diye bakındım. Yok, herkes benden beter zaten. Bir saatten az  kalmıştı alanda olmam gereken vakite. Yetişirim artık dedim.  Bir kaç durak sonra oturacak yer de buldum. Kaldığım yerden bloğumu yazmaya devam etmeye karar verdim. Ta ki istasyon isimlerine aşina olmadığımı farkedinceye kadar.

Yanlış metroya bindiğimi farkedince dünya başıma yıkıldı. Sorunca öğrendim ki meğer o hattın son istasyonuna kadar gitmişim. Aynı vagonla on istasyon geri gidip de aktarma yaparsam havalimanı trenini yakalayabilirmişim.  Alanda olmam gerken saate yetişme ihtimalimin olmadığını anlayınca salıverdim gerginliğimi; gözyaşlarım boşaldılar. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Bu arada vagona binen yeni yolcular içeride salya sümük ağlayan beni görünce korktular tabi. Peçete verdiler. Sordular: İyi miyim? Başıma ne geldi? Birine bir şey mi oldu?

İyiyim dedim demesine ama bu sefer de bu insancıklara işe geç kalacağım için ağladığımı söylemeye utanıp daha çok ağlamaya başladım.  Kaç istasyon ağladım bilmiyorum. Yol arkadaşım teyzelere, adamlara ciddi bir şey olmadığını, sinirlerimin bozulduğunu anlattım biraz sakinleyince. Boşver dediler, her işte bir hayır bulunur. He ya dedim, başkasının başına gelen şeylerde daha kolay bulunur o hayır.

Aktarma istasyonuna vardım. Alana vardım. Geç kaldıysam da uçağa da vardım. Başıma gelenlerin hikayesini anlattım bir kaç kişiye. Onlar bana kendi hikayelerini anlatınca sustum. Hakkaten de herkesin başına acaip işler geliyor. Hayatın derdi benimle değil sırf. Bilmiyorum, belki yalnızca bunun yüzden bile anlatılmaya değer hikayelerimiz. Birbirimize verdiği teselliler için. Ama ben kendime yine de diyorum: hikayeni kendini doldurmak için değil boşaltmak için anlat. Kendini hikayenle doldurma ki başka bir şey yaşamaya alan kalsın.

Akşam eve varınca Milo’ya bir şey anlatmadım. Hikaye anlatmadım yani. Çok zor bir gün geçirdim canım yarın konuşuruz deyip yattım hemen.

Şimdi yine metroda yazıyorum size. Bu sefer yetişme telaşım yok. Sabah kısa da olsa yogamı yaptım. Yazımın başına evde başladım, gerisini yolda yazarım diyerek. Bu haftanın son uçuşu bugün.  Biraz dinlenebilmeyi umuyorum gelecek günlerde.

Şimdiki zamanımın hikayesi burada sona eriyor.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s