fatma-dolunay-15. gün

kiki-smith-sky-800x800

 

Bu resmi buraya koyarak başladım. Bu resim telefonumun ekran resmi ne zamandır. Telefonuma telefonum demeyip nerede benim feysbukum diye arandığım zamanlar oldu. Evde televizyon makinesi var ama neredeyse yedi yıldır benim televizyon aboneliğim yok diye övünüyorum  bazen ama kısacık sürüyor, zira ardından ekliyorum; benim  bağımlılığım büyük olana değil, bu küçük ekrana.  O sırada tabi her zamanki gibi yine elimde telefonum oluyor.

Bir süre evvel çok sevdiğim bir sevgilim vardı. Şimdiki çok sevdiğim sevgilimden evvelki sevgilim. Benden beş yaş küçük olduğu için ne çok utanırdım. İşte o sevgilim alışveriş merkezlerine gitmekten hoşlanırdı. Şöyle gitsin, biraz vitrin baksın, kitapçıya, tekno markete girip çıkıp  belki iki parça bir şey alsın, yemeğini food courtta yedikten sonra bir film izlesin, aşağıdaki dev marketten alışverişini yapıp otoparka bıraktığı arabasını alıp evine dönsün. Ya da bütün bunaları beraber yapalım ve evimize dönelim. Ben alışveriş merkezlerinden eskiden beri haz etmem.  Yoruluyorum. Onun dinlendiği o yer bana acayip yorucu geliyor.  Yorucu çünkü içimdeki bir çatışmayı tetikliyor. Ben önce her gördüğümü almak istiyorum. Sonra da içimdeki  boşluğun aldıklarımla dolmayacağını idrak edip çöküyorum.  Alışveriş merkezlerlerini de bana bu boşluğu hatırlattıkları için galiba, hiç sevmiyorum, mümkünse uzak duruyorum. Onun içinde öyle bir boşluk yoktu belki de. Ya da vardı da alışveriş merkezine gitmekle tetiklenen cins bir boşluk değildi.  O zamanlar ben kendi boşluğumu bırakır onun haline üzülürdüm. Sadece onun haline de değil aslında, ben alışveriş merkezlerine giden herkesin haline içtenlikle üzülür, hatta hayatlarını oralarda ziyan ettiklerini düşündüğüm bu insanlara acırdım. Sana kimler acısın canım?

Buraya nereden geldim? İçimdeki boşluktan galiba. Şimdi her fırsatta elimde telefon, yaptığım farklı bir şey değil. İçimdeki boşluğu resimlerle, durum paylaşımlarıyla ve layklar ile doldurmaya çalışıyorum. Bir zombiye dönüp de şuursuzca telefonda vakit öldürdüğümü her fark edişimde de telefonu elimden atıyorum. Atıyorum valla, drop it like it’s hot diye şarkı bile söylüyorum kendi kendime, halime gülüyorum. Şimdiki sevgilim acaba benim o zamanki sevgilime acıdığım gibi, halime acıyor mudur?

Bu sabah güzel haberler ile uyandım. Geçen ay başıma gelen ve benim tatsız günlük bir mevzu olarak geçiştirmeye (adeta) kıyamayıp kendisinden günlerce süren bir trajedi yarattığım bir mevzu hiç beklemediğim bir şekilde, lehime sonuçlanmış.

Akşam uyurken şeytan dürtmüştü, bak bakalım şu Qatar hava yollarının sitesine, belki de yer yoktur gitmek istediğin tarihte diye. Elim telefona gitti, sonra dedim canımm, cıss! Yer yoksa bile sabah öğren, bu bilginin sana şu anda uykunu kaçırmaktan başka ne faydası var.  Sabah siteye bakmak yerine ofislerini aradım.  Evet, uçakları oldukça müsaitmiş, neredeyse bedava olan ekip biletim ile uçmama engel yokmuş. Yaşasın!

Kahve yapmak için mutfağa gittiğimde içimde tatlı bir dans başladı. Güneşli gün keyfine kaymak oldu. Kahveden sonra hafiften karnım ağrımaya başlayınca kendime destekli supta badhakonasana ile en güzelinden bir kırmızı çadır kurdum. Açısını öyle ayarladım ki ne boynumu ne de kollarımı yormadan elimde kitap tutabileyim. Daha evvel bu pozisyonda kitap okumamıştım. Ne keyifliymiş.  İşte öylelikle romanımı okumaya daldım.

Roman okumaya dalmak benim zihnimin ve elimin musluklarını açıyor. Ki Defne hoca defalarca dedi bize; yazmak istiyorsan oku.  Evet, kelimelerin öyle güzel yan yana konduklarını gördükçe gerçekten de içimden yazmak geliyor. Ne anlattığımı çok da umursamadan yazmak. Geliyor da yazıyor muyum? Çoğu zaman hayır. O yazma isteği çok hoş bir his bir defa. Yazıp da onu harcamak gelmiyor içimden dersem yeridir. Yazma isteği, ilham ile dolduğun o an çok sınırsız. Yazıp da onu sınırlamak, sonradan ay yaza yaza bunu mu yazdım diye dudak bükeceğim ( ya da başkalarının bükecekleri… kendisine de yazdıklarına da çok değer verdiğim biri tam da bunu demişti bana bir defa, ne üzülmüştüm, hala duyuyorum o sesi yazdığım bir şeyi yayınlamadan evvel) bir şeye dönüştürmek istemiyorum galiba. Saçma ama öyle.

İhtimaller ile yetinecek miyim? Bir gün bir şey yazma ihtimalim, aklıma gelen o harika fikiri şirketten biriyle konuşup da gerçekleştirme ihtimalim, istedikleri yoga derslerini verme ihtimalim, bir gün mayurasana yapma ihtimalim… Yok. Yazıyorum işte. Diğer konularda da adım atacağım. Sanhgama söz.

Bir evvelki paragraf ile şimdi okumakta olduğunuz kelimelerin arasında bir kaç saat ve iki sevgili dost girdi. En son ”söz” diyordum. Orada kalmış olsun laf madem.

Daha geç olmadan evden çıkmak, ayda bir gittiğim ve henüz kimseler gelmeden evvel  iki üç çeşit meze ile bir tek rakımı devirip  kalkıverdiğim için gecelerden cuma gecesi de olsa yer ayırtma endişesi taşımadığım meyhaneye gitmek istiyorum.  O bir tek rakıyı dolunayın ve hayatın şerefine kaldıracağım. Dönüş yolunda da durup aya bakacağım.  İçime ayla birlikte dolan bu güzel hisler için duyduğum şükranı bir de yüzüne söyleyeyim. Bu defa bana böyle müşfik davrandığı için teşekkür edeyim. Belki şu şarkıyı da mırıldanırım.

 

 

 

 

Reklamlar

fatma-dolunay-15. gün” üzerine bir yorum

  1. alpererdoganblog dedi ki:

    Bazı günler boş boş telefon ekranına bakarken yakalıyorum kendimi. Çok güzel bir yazı olmuş. Gözümde Çiçek Pasajında tek başına öğlen rakısı içen bir Fatma belirdi. Ama gözümde canlanan Fatma’nın rakısı duble.

    Liked by 4 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s