Endi K. – İhanetin Bedeli

İlk kez üniversite yıllarında tanıma fırsatı buldum mutantları. Hayatımın farklı dönemlerinde, üniversite sonrası da mutantlar oldu, askerlikte, kurumsal şirketlerde… Bu sadece bir % meselesi, ortamın ne kadar kalabalık olduğuna bakan. Azınlıktalar ama her yerdeler.

Şartlar bir anda değişirse diye, doğanın yaşamı sürdürmeye yönelik bir emniyet mekanizmasıdır mutantlar. Yani B planıdır. Daha şartlar değişmediğinden, içinde bulunulan durumda yadırgatıcı gelirler.

Geçtiğimiz hafta sonu bir görev çağrısı geldi mutantlardan. Geçtiğimiz hafta diyorsam, geçen hafta demiyorum.

Burada uyarmak gerekir okuyucuyu, yolu ilk kez bu noktada kesişmiş ise bu satırların yazarıyla, olduğundan farklı anlamlar çıkarabilir metinden. Zira bir devam niteliğindedir, ilk bölüm okunmamış ise bir şey ifade etmeyebilir bu yazılanlar (okunmuş olması yine de bir şey ifade edeceğinin garantisini vermez tabi).

Geçen hafta dediğim, ilk bölümün sonrasındaki bir haftadır. (İlk bölüm için bakınız Trapez Hayatımın Sonu.)

Meditasyonunu oturtmuş herkesin işaret edeceği gibi, ne kümülatif ne doğrusal ne de tersinirdir zaman. Bu yüzden çekinmeden geçen hafta sonu bir görev çağrısı almıştım diyebiliyorum. Üniversitede tanıma fırsatı bulduğum mutantlardan gelmişti bu çağrı. (Vişnu bana acıdı da bunların bir kısmı şimdi başka şehirde, bir kısmı başka memlekette de hala hayattayım.)

İki büyük hata yaptım o gün. Dışarıdaydım yanımda hap yoktu, bu hatanın ilki oldu.Mutantlarla buluşmadan önce vertigo hapını almam gerekirdi önlem olarak. Çünkü çocukla çocuk olunur, mutantla mutant olunmaz. Bunlarla 3 saat geçiren sağlıklı birinin bile olmayan vertigosu hortlar ve ‘görev’ genelde 6 saatten önce pek sonlanmaz. İkinci hatayı söylemeyeceğim, yazının akışından siz çıkarın artık.

Sevgili okur umarım bana itimat etmiş ve ilk bölümü okumuşsundur da birazdan Vertigo Karıncası, Vertigo Ejderi dediğimde kitlenip kalmazsın öylece.

Bir şeye de bir kerede tamam demeyen, aksi ama sevecen okur; pekala seni bekleyeceğiz, git oku. Başka konuya geçer, oyalarım kalanları.

-0-

Geçirdiğim rahatsızlık sonucu trapez hayatım son bulmuştu. Ama hayat trapezden ibaret değildi ve devam ediyordu. Çalışmam ekmeğimi kazanmam gerekti. Bizde bir deyim vardır ‘aslanın kenesini gören sirkten kopamaz’ diye. Orası benim dünyamdı, dışında yaşayamazdım. (Çok bilmiş okur o aslında aslanın kenesi değil diyor.)

Sirkin patronuna gittim, palyaço olabileceğimi söyledim. Kaybettiğim dengem bu işte bir avantaj bile olabilirdi. Dumanı yüzüme üflerken “palyaçolar komik olur, sarkastik değil,” dedi patron. Koca bir altın yüzük vardı purosunu tuttuğu elinde. Burnumu çekip bıraktı. Yumurta burun takmıştım, lastiği canımı yaktı.

Keneyi bir kez görmüştüm, ayrılamazdım büyük çadırdan.

Uzatmayayım, su akar yolunu bulur. Maharetimin sevkettiği, hiç de tesadüfi olmayan bir numarada buldum kendimi. İçi su dolu kocaman camdan bir tanka giriyordum ve herkesin şaşkın bakışları altında suyun altında bir (rakamla 1) saat boyunca kalıyorum.

Hayatım tekrar rayına oturmuştu. Hazırlanan afişlerde ‘Atlantis’ten Gelen Adam’ yazıyordu. Kafalarına göre, bazen ‘Neptün’ün Damadı’ olarak anons ediyorlardı gösteri öncesi; bulunduğumuz yere göre ‘ Varuna’nın Oğlu’ oluyordum bazen. Yerel bir gazetenin küpürünü hala saklarım. Siyah beyaz bir fotoğraf. Akvaryumdayım, altında ‘Darvin yanıldı mı?’ yazıyor.

Her şey çok iyi gidiyordu. Sekiz ay kadar sonra, bir gün bir talihsizlik yaşadım. Şimdi bırakın havuzu, yıkanmak için küvete giremem.

Aslında talihsizlik dediğim talih, o meşum günden 2 ay önce başıma geldi. Sirkimize Nathali adında bir afeti devran katıldı. Daha ilk günden diğerleri (sadece kadınlar) ona karşı olumsuz tavır sergilemeye başladılar. Bunda Nathali’nin bacaklarının kendi boyundan uzun olmasının bir etkisi yoktu bence. Meslekî seleksiyon, sirkteki tüm kadınların fiziği güzeldi zaten. (Sirkte kalmanın tek belirleyicisi sadece kene olamaz ya makul okur.) Sanırım Nathali’nin sergilediği numaranın kadınların hoşnutsuzluğundaki etkisi büyüktü.

O sıralar sirkte Zelda adında bir hatunla takılıyordum. Akıllı anlayışlı hoş biriydi Zelda. Ne yazik ki sadakat konusunda fevkalade takıntılı olduğunu o sıralar daha fark edememiştim.

O gün gösterim sırasında bana yaptığı, üstelik yüzlerce seyircinin önünde yaptığı (813 bilet satılmıştı) ne vicdana ne ahlaka sığan (Hiroşima’ya atılan bomba kadar) insafsızca bir şeydi.

Her zamanki gibi alkış tufanı altında sahneye çıkmıştım, Zelda sol yanımda duruyordu. Omuzlarımdan sıyrılan yeşil bornozumu yerden aldı. Üstümde sadece bir mayo kalmıştı (slip). Kollarımı açıp kendi etrafımda bir tur döndüm. Böylece seyirci üstümde gizlenmiş bir düzenek olmadığını görebildi. İşte ne olduysa o noktada oldu. Ama o noktaya (mecazen nokta demiyorum) nasıl geldiğimizi anlatayım önce.

– 0 –

Yalnız kalmak için sirkte en uygun yerlerden birinin ilizyonistin düzeneklerinin durduğu bölüm olduğunu biliyordum. Çin’deki ekonomik büyümenin Baltık ülkelerindeki işsizliğe etkisini konuşmak üzere Nathali ile orada buluşmuştum.

Umulmadık bir şey oldu. Kaplanların kafesini temizleyen Faslı oğlan içeri girdi. Asıl temizlikçi hasta olduğu için burayı da o temizleyecekti alakasız bir zamanda.

İlizyonistin, içinde uzananı testere ile kesip ikiye ayırdığı tabut benzeri sandığın içindeydik Nathali ile. Sandığı bilirsiniz, bir ucundan başınız görünür diğer ucundan ayaklarız. İlizyonist testere ile tam ortasından keser ayırır sandığı, gövdeniz de haliyle ikiye ayrılır.

Ben uyanıklık edip başımı içeri çekmiştim oğlan geldiğinde. Numaranın gizini açıklıyormuş gibi olmayayım ama testere göstermeliktir, fonksiyonu yoktur. Faslı kopil altını temizlemek için bir ucundan çekince hop sandık ikiye ayrıldı. İki parça arasında rahat 1 metre vardı. Ortaya çıkan manzara karşısında dumura uğradı oğlan. Sandığın sol tarafında bir baş, sağ tarafında ise dört ayak vardı hareket halinde. Dehşet içinde ayrıldı oradan.

Solucanı bir canlı olarak küçümseriz, ama inanın bana insanın sinir sistemi tüm akıl almaz karmaşıklığına rağmen solucanınkiyle birtakım benzerlikler arz ediyor. Kafası kopmuş bir solucanın gövdesi nasıl harekete devam ediyorsa, ilizyonist sandığında bölünmüş insan gövdesi de beyinden komut almadan biteviye hareketler sergileyebiliyor.

Ve ben tüm geceyi kopmuş bir kertenkele kuyruğunun çaresizliğinde Guinness rekorlarını egale etmekle geçirirken (beyinden komut gelmediği gibi herhangi bir geri-bildirim de gitmiyordu), Tantracıların insanüstü bir çaba ve metodla bedenlerini terbiye etmelerinde büyütülecek bir şey olmadığını düşünüyordum.

Yeryüzündeki çenesi en düşük millet Faslılar olsa gerek. Ertesi gün daha kahvaltı bitmeden tüm sirk çalışanları Nathali’nin aslında dört ayaklı bir hilkat garibesi olduğuna inanmıştı. Bir kişi hariç.

Kutuya girer, açıldığında yok olurdu ya da 40 kılıç saplanan bir başka kutudan sapasağlam çıkardı: İlizyoniste modellik ederdi Zelda. Tahmin edeceğiniz gibi yaramazlık için orayı bana öğreten de o olmuştu. Şu durumda öyle bir kadından, IQ’su 80 bile olsa (ki değildi kesinlikle) Nathali’nin fazladan iki ayağını genetik bozukluğa bağlaması beklenemezdi.

– 0 –

Kendini gömdürüp 3-5 gün sonra mezarından sapasağlam çıkan birçok yogi var tarihte. Ben 1 saat su altında kalmışım çok mu?

Benim gösterimden önce Nathali’nin şiir gibi sergilediği kılıç yutma numarası vardır. Ne kadar çok istesem de izleyemem, sıra bana gelmeden, üç saat öncesinden meditasyon yapmaya başlar, nabzımı dakikada 2’ye kadar düşürürüm. Nefesim iyice sığlaşmış, varla yok arasıdır artık. Kimse rahatsız etmesin diye kapım kilitlidir. Sadece bir küçük çan sesine açıktır kulaklarım. Gösterimin vakti geldiğinde anahtarı olan biri kapıyı açar ve çanı bir kez çalar.

Bin kez tekrar etmişimdir bundan sonra yapacaklarımı. Hiçbir edimimi düşünerek gerçekleştirmem. Otomatiğe bağlanmıştır her hareketim. Çıkar gider cam havuza girerim. Herhangi bir düşüncenin duygunun doğmasına müsade etmem. Gösteride en küçük bir değişiklik, mesela merdivenin yerinin birazcik değişmesi çuvallamama sebep olur.

Felaketin gerçekleştiği o gün başta her şey planlandığı şekilde ilerliyordu. Seyirciyle (813) çevrelenmiş meydana doğru yürürken Zelda beni karşıladı. Birleşen ellerimiz havaya kalktı, tam merkezdeki camdan havuza doğru yürüyüşümüzü sürdürdük. Buralar alkışın en çok yükseldiği yerlerdir. Yeşil bornozumdan sıyrıldım, kendi etrafımda döndüm ve merdiveni çıkmaya başladım.

“Ben yaptım sen de yıktın / Kalbindeki o irini / Alacağım bir gün elbet / İhanetin bedelini”

Merdivende ayrımına vardım, meditatif halimi korumak için üstünde durmadım. Müzik değişmişti. Sirkin orkestrası çalmıyordu. Anlamak için daha sonra pek çok kez dinledim Nur Ertürk’ün bu şarkısını.

Merdivende Zelda ardımdan gelir, ben boş akvaryumun dibine otururken üstüme demir parmaklığı kapardı. Sonrasında vanalar açılır ve içeri sular dolmaya başlardı.

Felaket tam bu noktada gerçekleşti, merdivendeydim… Ah bakın kimler geldi? Birinci bölümü okumak için aramızdan ayrılanlar . Öyleyse asıI konumuza, mutantlara dönüyorum artık.

Geçtiğimiz hafta mutantlardan açık kodlu bir görev çağrısı ulaştı bana. Cumartesi için Koşuyolu’nda bir adres belirlemişlerdi. Yeri bulmak kolay olmadı. Vasati ayda iki kere görürüm bu iki mutantı. Bu kez hızlı organize olmuşlardı, Kadıköy ya da Bostancı diye bastırırdım yoksa, ters gelir orası bana.

En başta da belirttiğim gibi büyük bir hata, büyük bir gafletti yaptığım. Görev çağrısına vertigo hapımı almadan gittim.

Görev dediğim bir tür ritüeldir. Biraraya gelir, aşırı törenselliğe kaçmadan iksirleri içeriz. Bunlar çeşit çeşittir, farklı adlarla anılırlar. Biz ekseriyetle rakı tüketiriz. (Ne demek büyük hayal kırıklığına uğradım?)

Konya kadar uzak denize Koşuyolu, gitmiş deniz restoranına oturmuşlar. İsmine bakarsan Yunan adasındasın. Sanki Kadıköy’ün suyu çıktı… Neyse, ben gittiğimde bunlar başlamışlardı. Mor menekşe bir şişe masada, daha önce görmediğim, göbeğinde 12 yazan.

Yere göğe koyamıyorlar. “Ertesi gün ne baş ağrısı ne bir şey. Cillop gibi kalkarsın, şifa kaynağı, 12 kez damıtılmış,” dedi Mutant II.

Ayrıca hiç bilmediğim, farklı bir şişe daha vardı masada, üstünde Japonca yazılar olan, bira şişesinden biraz büyükçe. Sake imiş. Türkiye’de iş yapan bir Japon firmasında çalışır Mutant I. Tadalım diye getirmiş, ama açınca beğenmemişler. Hem sert hem de kokusu çok feci gelmiş.

Ben denedim ve gayet güzel buldum.

Şişenin ardını çevirdik, hiçbir şey anlamıyoruz yazılanlardan, bir tek rakamlar bizim bildiğimiz gibi. “Bak % 40 yazıyor, rakı kadar sert,” diyor Mutant I.

“Değil,” diye itiraz ediyorum tekrar tadıp.

Mutant II kadehi biraz yatırıp çakmağıyla içindeki sakeyi yakmaya çalışıyor. Alev almıyor tabi, konyak mı bu?

“Uğraşma yanmaz, gayet hafif bir içki bu,” diye ısrar ediyorum. % 40’ın ne olduğu üstüne kısa ve sonuçsuz bir tartışmaya giriyoruz.

Yeni biri daha katılıyor masamıza üniversite yıllarından. O geldiğinde mor menekşe şişenin yarısını gömmüştük ki bu onun gerçek bir mutant olmadığının göstergesiydi. Zira bir mutant böylesi cenazeleri kaçırmaz.

Ona soruyoruz % 40’ı. Çok sık gider Çin’e işi gereği. Biz cahiller görsek Japonca yazıyı Çinceden ayıramayız. Kaldı ki şişenin üstündeki yazı Sümerce olsaydı da bir fikri olurdu son gelenin huyu gereği. % 40’ın üstünde hiç durmuyor, şişeyi inceleyip son kullanma tarihini bildiriyor bize (ne tesadüf ki o da rakamlardan oluşuyor).

Son gelenin beğenisi diğerlerininkinden farklı olmayınca sakenin tamamı bana kalıyor.

Hayatta her şey fani sevgili okur. Mor menekşe şişe yitip gidiyor (yağ gibi akıyor namussuz). Teselliyi ikinci bir mor şişede arıyoruz (mutant kolay olunmuyor).

Ben böyle iki ters bir düz haroşa tekniğiyle içtim, iki rakıdan bir sakeden tüm gece. Hakkını vermek lazım, çok laf ettim, balıklar güzeldi, deniz mahsulü mezeler şahane. Sonunda güzel güzel kalktık, evimize gittik… Orası karanlık biraz. Mutantların gücü adına, ışınlandık herhalde, tam olarak nasıl gittik hatırlamıyorum.

Ve günün ikinci büyük hatasını eve gidince yaptım. Yatmadan vertigo hapını almadım.

Çatırdayan pencerelerin sesine uyandım. Biblolar raflarda titreşiyor, tablolar kafalarına göre bir duvardan diğerine geçiyor, musluklardan geri emilen su inanılmaz bir hırıltı çıkarıp sağır kulağımı bile tırmalıyordu. Tanıdım onu, ezeli düşmanım Vertigo Ejderi yaklaşıyordu. Oturduğum evin sokağına girmişti bile.

Yataktan fırladım. Hap mutfaktaki çekmecedeydi, zamana karşı yarışıyordum. Nefesinin kokusunu alıyordum. Ve ben kazandım. Hapı yuttum. Nafile. Akvaryum bir tarafa, balıklar diğer tarafa gidiyorlar. Bir hap daha. Evet hemen tesir edemez hap ama ejderin pençesine düşemem. Durmuyor, kitaplar ve vazodaki kurumaya yüz tutmuş güller de katılıyor havadaki halaya. Bir hap daha. Haha bunlarla mı korkutacaksın beni ejdercik? Halı bir anda tavana seriliveriyor, hem de ben üstündeyken. Dengemi kaybediyorum. Neyse ki bir hap daha almayı başarıyorum. Kutusu sımsıkı avucumda.

-0-

Tavandaki lambaya bakıyorum. Şu hayatta dönmeyen sabit bir lambadan daha çok ne güven verebilir insana? Hiçbir şey. Tabi lamba tanıdık olsaydı daha güven verici olacaktı. Neredeyim? Burası evim değil. Yine de tanıdık şeylerle çevriliyim. Mesela şu serum, şu koluma kadar uzanan serum hortumu. Hastaneye yatırmışlar beni!

“Gönül meselesi işte, kız yüz vermemiş.”

Kapının önünde konuşan hemşireleri duyuyorum. “Bütün kutuyu mu yutmuş?”

“Yok canım beraberlermiş, kız terk edince intihar etmeye kalkmış.”

Of, ayıkla sakenin pirincini. Haber almışlardır, birazdan bizimkiler gelirler.

Yalnız şu menekşe rengi şişe şahane bir şeymiş. Gerçekten de hiç baş ağrısı yapmıyor.

Hoşçakal tahammülü ile gözlerimi yaşartan okur.

Haylidir parasını biriktiriyorum, internetten alacağım Tibet çanağı vardı; bekleyebilir. Sake içmek için küçük kaselerden -adı neyse artık- sipariş edeceğim şuradan bir çıkayım.

Ne? Zelda ile vaziyetimiz? Bir satır yerim kalmadı, kısmetse başka yazıya kıymetli okur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s