Duygu – Yaş 35

‘Kadınların hayatta en verimli yılları otuz – otuz beş yaşları arasında geçirdikleri on- on beş seneymiş.’ Annem bunu otuzlu yaşlarının başında söyler ve kendi kendine kahkahalarla gülerdi. Ben de küçüktüm. Dokuz, on yaşlarındaydım ve ‘Ama ikisinin arasında sadece beş sene var.’ diyerek çocuk halimle çok gülerdim. O zamanlar moda mıydı bilmiyorum ama annemin etrafında çok sayıda kadın kendi yaşlarını hep olduğundan daha küçük söylerdi. Bu kadın kaç yıldır otuz dört yaşında diye çocuk aklımla düşündüğüm birini çok net hatırlıyorum mesela. Buna rağmen annem her yerde bağıra bağıra kendi gerçek yaşını söylemekten hiç çekinmezdi.  Doğruyu, yanlışı kolay ayırt edemediğim bu küçük yaşlarımda ‘Sen neden daha az söylemiyorsun peki?’ diye sorunca bana bir keresinde ‘güzel, neşeli ve kendinle barışık bir hayat yaşarsan hep genç kalırsın.’ demişti. Neden bilmiyorum ama bu anı çok net hatırlıyorum. Anneme bu hep söylendi. ‘Ne kadar genç görünüyorsunuz, yaşınızı hiç göstermiyorsunuz, iki çocuğunuzun olduğuna hayatta inanmam!’ vs. Bunlar kendisine söylendiğinde  o yüksek volümlü, içten ve muhakkak karşısındakini de güldüren kahkahasını atardı. Bana annen nasıl bir kadındır diye sorsalar, neşeli ve kendiyle barışık biri diye tanımlayabilirim onu. O yüksek volümlü kahkaha bende de var. Karşımdakini güldürebilme ve kendimle barışık olabilme konusunda ise onun kadar iyi olabilmek için yemem gereken daha kırk fırın ekmek sırada bekliyor.

Çocukluğumdan, ilk gençliğimden başka başka sahneler de var kafamda. Bu sahnelerin benim gelecekte nasıl bir yetişkin olacağıma rota çizen anlar olduğunu yıllar sonra görecekmişim meğer. Basit görünen, herhangi bir şeyi keyifle yapmayı bugün her ne kadar mindfulness pratikleri ile öğrendiğimi düşünsem de, bunun bir adım gerisine gittiğimde bunu aslında annemden öğrendiğimi çok net bir şekilde görebiliyorum. Deniz kenarında saatlerce tek başına öylece duruşunu, denizi uzun uzun izleyişini, suyun içinde saatlerce tek başına vakit geçirişini hayatım boyunca izledim. Bana dönüp sonra ‘denizi çok seviyorum.’ derdi. Çok sevdiği bir şeyi yaptıktan sonraki ses tonunun, yemeğini yiyişinin, saçını tarayışının bile nasıl değiştiğini izlerdim. Kendisine iyi gelecek, gerçekten keyif aldığı bir şeyi yaptıktan sonra başka türlü biri olurdu sanki. O keyifli haline bayılırdım. Basit, sade bir şeyi en keyif alacağım şekilde yapabilmeyi aslında çok eskiden ondan öğrendiğimi ancak bugün fark edebiliyorum.

Bizim ailede doğum günleri oldum olası çok önemlidir. Yeni senenin takvimi eve gelir gelmez, mutfak duvarına asılır ve annem tarafından tüm kuzenlerin, teyzelerin, yeğenlerin doğum günlerinin üstlerine birer yıldız konurdu. Biz küçükken, ailenin büyükleri veya komşular vs daha gençken pasta yenirdi. Yaşlar ilerleyip ailedeki diyabet hastalarının sayısı arttıkça pastalardan uzaklaşmaya başladık. Babamın hatırlayamadığım birinin doğum gününde ‘pasta yiyemiyorsak çay içelim o zaman’ dediğini hatırlıyorum. İçimizden birinin doğduğu günü kutlamak için çay demleyip çay içmiştik birlikte. Mutluyduk. Şimdi baktığımda bizim gibi bir aile yapısına ve o günün koşullarına adapte edilmiş, yumuşatılmış, Budist bir çay seremonisi gibi görünüyor uzaktan.

On altı yaşımda falandım galiba. O zamanlar yatılı okula gidiyordum ve hafta sonu ziyareti için eve dönmüştüm. Babamla evde oturuyorduk. Eve döndüğümde büyükbabamın doğum gününü unutmuş olduğumu günler sonra fark ettim. Telaşla ve pişmanlıkla onu arayıp ‘Ok, kontörüm bitti, param da olmadığı için kontör alamadım ve seni arayamadım.’ diyeceğimi babama söyledim. Gözlerini fal taşı gibi açtı babam, ‘Doğruyu söyleyeceksin.’ dedi. ‘Unuttum, diyeceksin.’

‘Olmaz, diyemem. Ama ya küserse bana? Ya kızarsa?’ (doğum gününü unuttuğumuz için kuzenler arasında küslükler olmuştu zamanında, bu derece ciddi bir mesele yani)

‘Başına ne gelecekse doğruyu söylediğin için gelsin. ‘ dedi. Hiç hoşlanmadım. Aramaktan vazgeçtim.

Gözümün içine baka baka büyükbabamı arattırdı bana ve ‘unuttum’ dedirtti. İçim yana yana, unuttuğum için aramadığımı utançla söyledim. Ve hiç kızmadı büyükbabam. O gün doğum günü gibi sevindi aramama. Bu konuşmayı yaparken ateşten bir çemberin içinden geçerek sanki, ellerim terleye terleye, unuttuğum için yerin dibine gire gire konuştuğumu çok net hatırlıyorum. Bilmiyordum, yaşamımın ileriki dönemlerinde her ateşten bir çemberin içinden geçer gibi bir konuşma yapacağım vakitler bu anıdan güç alacakmışım. Sanki kafamın içinde bir patika oluşmuş. Her seferinde o patikadan geçiyorum. Yolda dikenler batıyor ama dikenlerin acısına da alışıyor insan. Acının geçeceğini öğreniyor. Doğruyu konuşmak, dürüst kalabilmek ömür boyu sürecek bir pratik, öyle değil mi? Her an sınanmıyor muyuz bununla ilgili? İstisnasız her an! Birine kendi gülüşümüzü sunarken, birini acıtacak bir gerçeği söylemeye dilimiz varmazken, aslında sadece sevildiğimizi duyma ihtiyacından sevdiğimizi söylerken… Hayatıma yoga girdikten sonra karşıma çıkan hocalarımın da kulağıma bunları tekrar tekrar fısıldayacağını sonradan öğrenecektim. Her an, bir seçim aslında. Bugün elimdekilerin çoğunun ve kaybettiklerimin de çoğunun bundan geldiğini görüyorum. Kaybedeceklerim ve kazanacaklarım da görünen o ki yine bundan olacak, pratiğin kendisine devam edersem. Olsun da! Kendi  yüreğimize ters düşeceğimize, atı arpadan öldürelim.

Ankara’dayım. Bugün doğum günüm. Artık yaşım otuz beş. Yolun yarısı diyorlar. Yolun başı bence.

Bu geçmiş anılara baktıkça diyebilirim ki, yoga eve dönüş gibi olmuş benim için şimdiye dek.  Bugün artık çoğu zaman, çok mutlu olduğum anlarımı sevgili anneme ve babama borçlu olduğumu hissediyorum. Kendimi aksine ikna edemediğim çok güçlü bir his bu. Bir yoga öğrencisiysem içime her ne tohum ektilerse yogam da bu tohumlar çerçevesinde tekrar tekrar şekilleniyor. Söz uçar, yazı kalır. Belki bu yazıyı okurlar. Söyleyemediğim tüm zamanlar için buraya yazmak, kazımak istiyorum. Onları çok seviyorum. Bugün sahip olduğum her şeyi onlara borçluyum. Güçlü, parlak yanlarım bana hep onlardan kalanlar. Zayıflıklarım da öyle. O zayıflıklar iyi ki varlar. (Bunu demek ne zor!) Ama şükredebilmeliyiz sahip olamadıklarımıza da. Çünkü olmasalar hiçbir şey öğrenemeyecektik, yerimizde sayıp duracaktık. Elimizde olmayandan öğreniyoruz en çok. Elinde olmayanları takip ederek elinde olanların şükran hissine mi varıyor insan, nedir?

Hep güzel şeyleri yazdım. diyeceksiniz ki dertlerin, sıkıntıların yok mu arkadaşım? Olmaz mı? Dolu! Ama doğum günümün şerefine biraz şımarıklık yapıp iyi olanları hatırlamak istedim. Beni mazur görün.

Bir de bir zamanlar benim gibi baş belası ergen çocukları olan sevgili okurlar, endişe etmeyin, sizi bir gün anlayacak. Ona bir ömürlük zaman lazım sadece.

İyi ki doğmuşuz!

http://www.duygubingolyoga.wordpress.com ‘dan alıntı.

Duygu – Yaş 35” üzerine 4 yorum

duygubingol için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s