Endi K – Bir Yanda Konfor Alanı Bir Yanda Cemal Süreya Çalsın Sazlar Söylesin Ahmet Kaya

Arkaik beynim, beyin sapım mı söylüyor öyle olduğunu? Yoksa bir filmde mi gördüm bu sesi? 

Bu dünyanın çok uzağından, yalnız mesafe olarak değil zaman olarak da uzağından geliyor. Yeri göğü inletiyor.

Kalkmıyorum kanepeden, şimdiye geçip gitmiş olmalı bu sesi çıkarabilecek olan milyonlarca yıl öncenin uçan dinazoru. Ama hayır, hiçbir şey parçalayamaz sanılan temmuz sıcağının kütle halindeki öğlen ölgünlüğünü bir kez daha delik deşik ediyor haykırış. Ürperiyorum, bir o kadar da merak ediyorum. Bir kez daha çınlıyor ortalık. O gergin devasa kanatlarıyla süzülüyor olmalı buralarda. Fırlıyorum kanepeden cama. 

Bu kan dondurucu ses, yani uçan dinazordan çıkaydı kesin donduracak ses, bir martıya ait. Martı yavrusuna demeliyim ama dilim varmıyor. Tavuktan iri. Karşı binanın çatısında.

Tarkan’ı kurtlar, Tarzan’ı maymunlar, beni martılar büyüttü edebiyatı yapmayacağım (selam olsun iskenderlerin küçüğü) ama nasıl oldu da bilemedim bu sesin martıya ait olduğunu? Ben ki martılara boğuldum hayli bir zaman. Dört yıl adada yaşadım. İlk gecenin sabahını unutamam. Neye uğradığımı bilemeden, panik halinde çıktım yataktan. Gün yeni ağarıyordu, dışarda 70 bin martı, her biri içaçılarının toplamı 180’den farklı sonsuz sayıda üçgen oluşturarak gökyüzünde uçuyor, hep birlikte çığlık atıp kıyameti haber veriyor, kaçışın kurtuluşun imkansız olduğunu haykırıyordu. Tamam dedim, deprem olacak. Olmadı. Fıkra bu ya, emlakçı anahtarı teslim ederken, burası tren yoluna yakın, ilk hafta rahatsız olur sonra alışırsınız demiş. Adam da önemli değil, ben ilk hafta annemlerde kalırım diye yanıtlamış. Yaa öyle kolay olmadı martıların sabah ayinlerine alışmam benim. 

Anladığım, bizim dinazorcuk uçuş sezonunu kaçırmış. Bedeni bu kadar semirmeden salmalıymış kendini yağmur oluğunun kenarından aşağı. Şimdi ise vebali organ yetersizliği ile Adler’in boynuna, onu taşımaktan uzak kanatları yüzünden naçar haykırışlarıyla yeri göğü dövüyor.

Hangi hayat tam sınırdadır diye sorulacak olsa, budur derim. Belli ki anası onu beslemeyi bırakmış, onu çatı kenarına getiren de bu olmuş; sınıra, her manada sınıra. Çığlığı açlığın ve bırakılmışlığın sesi olarak kulpsuz yekpare boşluğu bir kez daha lime lime ediyor. Beslemeyecek, dönmeyecek anası. Farkında bunun, fena halde farkında. Bırakması lazım kendini olduğu yerden boşluğa, ama hayır bunun yerine basıyor çığlığı.

Şeytan diyor fırla çık şu çatıya. Bak martı kardeş de, böyle olmaz, konfor alanından çıkmalısın, yaşamı ancak o zaman yaşayabilirsin, kendine alan aç, sal kendini şurdan aşağı. Martı için küçük martılık için büyük bir adım, ödülü bütün gökyüzü hatta kainat. 

Yer mi? Kuş beyinli falan ama yemez. Peki ben teşvik mahiyetinde nazik bir tepik atsam, motive edici küçük bir vole koysam, onu tabiatının gerçeğine kavuştursam, uçsa gitse enginlere… İşte kazın ayağı öyle değil. Kaldı ki martınınki de değil. 

Adadaki son senemdi. Bahar gelmiş, mimozalar açmış, cümle mahlukat arzunun ateşine uyanmış, martılar da bundan payını almıştı. Aralık camlardan sakız tüller duyulmayan huzur verici melodilere uyarak hafiften dışarılara savrulurken nur topçuğu martı yavruları başlarını yumurtadan çıkarmıştı. Buraya kadar her şey her zamanki gibiydi adada. 

Sonra bu bıcırıklar ayak altında dolaşmaya başladılar. Ne şirindiler. Bir zaman sonra gördük ki hepsinin annesi de yılın annesi ödülünü hak ediyor, maaşallah bayağı besiliydiler. Yalnız uçmaya pek hevesli gözükmüyorlardı. Ebeveynlerinden daha iri bir hal aldıklarında işin rengi değişti. Normal martılar gibi fit olmaktan uzak, daha topalaktılar. Tam beyaz değildiler, kanatlarındaki siyahlar da su damlamış mürekkep yazılar gibi dağınıktı. Kedinin köpeğin mamasına musallat oldular. Kovalanınca 3-5 metre uçabiliyorlardı o da anca yokuş aşağı sokaklarda; hepsinin başarabildiği bir şey değildi bu ayrıca. 

Çok geçmedi, sağda solda leşleri görülmeye başlandı. Parçalanmış değil de deşilmiş gibiydiler; ağız değil de gagaydı sanki onlara bunu yapan. 

Bahar bitti, yaz bitti; yaşam sürdü. 

Bu yüzden adadakilere benzeyen çatıdaki yavrucuğa konfor alanından çıkmaktan, kendine alan açmaktan bahsetmem. Değil çatıdan ittirmek, aşağı inene kadar illaki öğrenirsin deyip, 10.000 fitteki teyyareden bile fırlatmam. 

İşte insanın içini kanırtan bir haykırış daha yükseliyor komşu çatıdan. 

Kuşların Kralı Süleyman değilim. Hepsinin dilini  bilmem ama martılarınkine vakıfım. Bu seste çaresizlik, yardım çağrısı, yakarış yok. Hayır. İsyan var. Hatta daha da ötesi: meydan okuma. 

Martılar yeryüzünün en munis kuşları değil, sık sık birbirlerine meydan okurlar. Peki ben, yeryüzündeki Çinlilerden daha çok sayıda martı tanımış ben, nasıl oldu da kanepede otururken bu sesi tanımadım, karanlık çağların bir canavarına benzettim?

Çünkü hiçbir martıda bu tonlamayı bu vurguyu duymadım. Pek yakındaki kaçınılmaz ölümünün bilincinde olan bu yavrucak bir şeye meydan okumuyor. Yeryüzünde ne varsa, hatta kainatta ne varsa hepsine herşeye dibine kadar meydan okuyor. Aşağıdaki aç köpeğe, yukarıdaki yakıcı güneşe meydan okuyor. Yaşama meydan okuyor. Safahata, sefalete, selamete meydan okuyor. Acıya, acizliğe, şehvete, şevkate, beraberliğe, ihanete meydan okuyor. Affedişlere, saplanıp kalışlara, hiç denk gelmeyişlere, denk gelip fark etmeyişlere; ninelerin kırışığına, körlerin keskin burnuna, kaportacı çıraklarının motoruna meydan okuyor. Bir oğlanın sünnetine, bir kızın ilk makyajına, güllerin soluşuna, göllerin doğuşuna, kargaların kindarlığına, istavritlerin aşkına, istakozların kaynatılışına, ispinozların gagasına, nebulalara, bambu kürdanlara, kasırgaların öngörülemez yol haritasına meydan okuyor. Varoluşa meydan okuyor; var olmayışa da okuyor. Basıyor çığlığını, Tanrı’ya meydan okuyor (anladığım ayrıca bir Martı Tanrısı yok, bizimkini ‘kullanıyorlar’). Ölüm her şeyin kıymetini sıfırlarken tanık olmaya mecbur bırakılışına, bu kadarcık bir süre  kıymetler alemine fırlatılışına, bunun hiçbir anlamının, hiçbir lüzumunun olmayışına meydan okuyor.

Yetmiyor. Tanrının olmayışına da meydan okuyor. 

Yazının en başında, işte bu yüzden  sesi karanlık çağların bir canlısına ait sandım. Doğruydu da. Bilinci olan, öleceğinin bilincine varan tarih öncesinin ilk canlısına ait bir  ses bu. Hepimizin en ilkel beyninde kayıtlı, şimdi yavru martının gırtlağından tekrar günyüzüne çıkan…

Radyonun sesi yükseliyor birden. ‘Vakit Tamam’ diyor. 

Yusuf Hayaloğlu yazmış, Ahmet Kaya söylüyor.

“Bu incecik bir veda havasıdır / Parmak uçlarına değen sıcaklık / İncinen bir hayatın yarasıdır”

Temmuz sıcağında yağmur oluğunun üstünde, meydan okuyuşlarının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine meydan okuyor martıcık. En çok da bunun bilincinde oluşuna meydan okuyor. Beton gibi katılaşıyor çığlığı havada bir anda.

Ahmet Kaya devam ediyor:

“Vakit tamam seni terk ediyorum / Bütün alışkanlıklardan öteye / Yorumsuz bir hayatı seçiyorum” 

Radyoya uzanıyorum, frekansı değiştiriyorum. Ama her kanalda bu şarkı. Kapıyorum olmuyor, fişi çekiyorum olmuyor, Ahmet susmuyor. 

Ben bu satırları yazarken saat 21:15 oldu. Martı belirsiz aralıklarla çığlığını atmaya devam ediyor. Radyoyu battaniyeye sardım, fayda etmedi. Biliyorum ki martı susmadıkça şarkı kulaklarımdan gitmeyecek. 

Bunları buraya yazdım zira ölü bloglar bahçesinden daha iyi bir yer gelmedi aklıma martının hikayesini gömmeye.

Katlanmanın direnmenin ve meydan okumanın en sağlam yoluyla, mizah ile bitirelim öyleyse. Cemal Süreya yazsın, Selçuk Erdem çizsin bu kez de:

“Hayat kısa, / Kuşlar uçuyor. “

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s