Derya – Gün 1: Uzay Boşluğundan Selam!

Yazmaya başlarken heyecanlandığım Sangha, selam! Derya ben. Uzaktan yıllarca gözleyip Fatma hocamın geçen seneki ilk çağrısıyla sessiz usulca içeri sızdığım, geçmiş dönemler blog yazılarını takip ettiğim alana yazı göndermenin heyecanı ile başlıyorum.

Başlıyorum ama ne yazacağımı (hayret) bilemeden.

Yeni aymış, güneş tutuluyormuş, dünya koca bir devirden yenisine geçiyormuş, bayram gelmiş hangi günmüş, Ukrayna-Rusya ne yapmış, ekonomi ne olmuş fiyatlar kaça zıplamış… Yogasız sabahlarımın kaçıncısındaymışım, babaannem rahatsızlanmış, öğrencilerim yeni dersleri merak eden mesajlar atmış… Tüm bunlar uzaktan zar zor çeken zayıf sinyaller, bense uzay boşluğunda salınıyor gibiyim Sangha. Çünkü aşık oldum. 

🙃

Ayaklarım çok hafif, kalbim göğsüm sırtım ise o kadar dolu, yoğun. Ağırlıkları karın boşluğuma akıyor, hatta bastırıyor gibi. Aşk hali bedenimde en çok buraları etkilemekte.

Aşka geçişim; sıcak suya birden atılıp şok olmak yerine ılık suda beklerken yavaşça ısıtılan kurbağa gibi olduğundan (ve bu ısı artışı hali hala her gün devam ettiğinden) tek yapabildiğim kendimi gözlemek, sevgilimi gözlemek, olanı yaşamak. Kendime dahi değişik gelen tepkilerime hayret etmek: İlk defa gelecek için heyecanlanıyorum, hevesleniyorum, güveniyorum. İlk defa birine teslim oluyorum. İlk defa kadın kadın, alıcı, kabul edici, izin verici hissediyorum.

Sadece aşktan değil, böyle başka pek çok şeyden pır pır ediyor kalbim. Benzer başka tecrübem olmadığı için eski kayıtlardan otomatik bildik yanıt çıkaramıyor, an’dan çıkacak yepyeni yanıtları bekliyorum içimden. Donup kalıyorum beklerken. Sinir sistemindeki memur arşivi dosyaları etrafa saçarak iki kez tarayıp yine de sonuç alamayınca oturup kendi yazmak zorunda kalıyor. Nazlanarak gelen yepyeni yanıt beni şaşırtıyor. İlk kez tadacağım bir meyveyi dişlerkenki gibi merak, tatlı bir tereddüt, heyecan, şaşkınlık yaşıyorum. Günde bir çok defa.

Küçük bir çocuğun dünyayı keşfederken harcadığı yüksek enerjili mesai bende de olunca… E biraz da yoruluyorum tabii.  Ekstra hiçbir şeye kaynak kalamıyor içimde. Haberler, aileler, işler güçler, kış boyunca abarttığım ders sayısından yorulup (iyi ki) dinlenme arası verdiğim öğrenciler – işte bu yüzden başka bir diyardan arada bir çeken zayıf sinyallere dönüşmüş durumdalar.

Normal zamanlardaki sinyali güçlendiren, anten parazitlerini temizleyen yogama gelince…

Sıcak ada ülkesine gittiğimiz tatilde 7/24 çıplak ayaklık, güneş, taze meyve balık, dokunulma-sevilme-şefkat ile iyileşen ruhum ve vücudum; asana ya da tek başınalık ya da nefes/sindirme molası istemediler bile. Bir ilk olarak peş peşe yogasız sabahlar geçirdim – mi acaba? Yogasız sabahlar mıydı onlar gerçekten? Tan ağırırken uyanıp alışkanlık haline getirdiğimiz kahve paylaşımlı hamak sohbetleri ve gelgitli su kenarında yaptığımız upuzun tenha kumsal yürüyüşlerimiz ile başka türlü bir “yog olma” deneyimi yaşamadık mı? Dört duvar arasından çıkıp doğayla ve aşkla hemhal olunca alıştığımız tür yoga ihtiyacı da dönüşüyor mu? Ayaklarım on günlük çıplaklık ile (resmen yarım numara genişlerken) özgürleşmediler mi? Asanasız olmama rağmen tüm kaslarım hala esnek, rahat, uzun değil miydi? İlla ki ve sadece tek başına varabileceğimi düşündüğüm bir tam’lık haline böyle de varmadım mı?

Ve yazı. Ve kitap. Elime kalem/klavye/kitap almadığım en uzun dönemim olabilir. Hemen her gün bıcır bıcır akan yazılar çıkmadı, çıkmıyor içimden. Anlatacağım her şeyi sevgilime anlatıyorum belki de. İfade ihtiyacımı onunla gideriyor ya da belki eskisi gibi dış dünyaya verici olmak istemiyorum. Söylemek yerine dinlemeyi tercih ediyorum. O anlatsın ben dinleyeyim. Dünya ve ben susalım o konuşsun. En azından şimdilik. İçimden yükselenleri ise bize, aramızdaki alana akıtmaktayım. O yüzden bu 28 günlük blog çağrısını okuyunca meraklandım. Yazar mıyım, yazabilir miyim?

Günler günler sonra bu yalnız sabahta, Karadeniz’e bakan “eski” odamda yogaya niyetlenmiştim ki – hop kırmızı çadır gelmiş kurulmuş ben uyurken. Regl pozlarına iniş. Biraz da eklem çevirdim, tutulmuşum dünkü bayram trafikli araba yolculuğundan.

Çok sisli bir sabah. Mayıs ayı Zonguldak’ta deniz kenarında sis ile başlar. Romantik falan değil, epey sevimsiz. Saf nane yağıyla sinüs açıcı buhar banyosu yaparken buhar ile gözlerimi zedelediğimden (ben yaptım siz yapmayın, o havlu kapamalı naneli buhar sırasında gözlerinizi açmayın) sisten yansıyan beyaz ışık gözümü rahatsız ediyor. Perdeleri indirdim. Dış dünyaya açılma zamanı hala nazlanıyor. Keyfi bilir.

Günün tek programı yeşillikli çiçekli (muhtemelen şimdi mor salkımlı) ara yoldan Kırmızı Başlıklı Kız yürüyüşü yaparak anneannemle anneme gitmek olacak. Ana-kız Covid’e yakalandılar, beraber kalıyorlar. Bahçeye inerler, uzaktan laflarız. Madem yoga asana olamadı, yürüyüş şart.

Tanıştığıma memnun oldum Sangha. Dünyayla tatlı bağlantım bir süre siz olacağınız için de memnunum.

Sevgiler!
Derya

Derya – Gün 1: Uzay Boşluğundan Selam!” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s