fatma- gün 3: dünya, beden ve merdiven

Neredeyse 9 saat uyudum dün gece. Akşam on birden sabah sekize kadar. Ben Pınar’ın seçilmiş kavimden dediği kavime mensubum sanırım. Gece kaçta uyumuş olursam olayım sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açarım. Ve pek tabii ki Murphy kanunları gereği benim hayalim sabahları uyumaya devam edebilmek, bir sonraki hayatta edinmek için dualar ettiğim süper güç ise istediğim saatte istediğim yerde başımı koyup da uykuya dalabilmektir. Uyanıp da gözümü açtığımda perdenin ardından ışık sızıyor diye sevindim bu sabah yine. Oyalanmadan yogaya durdum. Dünkü hafiflikten eser yok bedenimde, bu sabah ağır, yapışkan ve ağrılı. Bugün de böyle.

Yazılarınızı okudukça içimde bayrama dair hisler yokladım. İyi hisler hanesinde anneannemlerin evinde leziz zeytinyağlı dolmalı sofralar ve oruç tutan anneanneme hürmeten ramazan boyunca akşamcılığına ara veren dedemin rakısına kavuşma sevinci yalnız başlarına durmaktaydılar. Kötü hisler hanesi kalabalık. Bayramları pek sevmiyorum. Benim gibi erkenci horoz olan babamın kahvaltı hazırlansın diye uykucu annemi darlaması ile başlayan tatsızlıklar serisi benim için bayramlar, zorla öptürülen eller, zorla açtırılan telefonlar, zorla bir arada olmak zorunda olduğum amcalar, yengeler, bayramdan bayrama gördüğüm kuzenler… Aile benim için (hâlâ) zor bir yer. Kendimi bildim bileli kaçtığım fakat yine Murphy kanunlarına istinaden ben elimden attıkça kucağımda bulduğum kor alev ailem. Geçen yaz uzak kuzenime yıllardır ailemin maddi ve manevi reisi olmaktan nasıl da yorgun olduğumu ve bırakın annemi ve babamı, kardeşlerimle bile hissettiğim bağı sorguladığımı, yıllarca içten içe tek çocuk olmayı istediğimi anlatırken ”e olmuşsun işte tek çocuk” deyişiyle bir aydınlanma yaşadım. Doğru ya tek çocuk olsam bu işler sadece bana kalacaktı, tıpkı şimdi olduğu gibi 🙂

Dün yüklerden bahsedince Defne hoca ”Allah insan taşıyabileceği kadar yük verir, sen taşıyabiliyorsun ki veriyor.” demiş yorum olarak. Bunu anlıyorum ve ekliyorum: Bu yükler galiba beni topraklamak, olduğum bu yere çapalamak için konuldular omuzlarıma. Ya da iflah olmaz minnoşluğumla ben onların biraz da bu işe yaradıklarını düşünmek istiyorum. Bilmiyorum yaptığım işten anladınız mı ama benim meylim havalanmak sanghacım. Bu dünyadan uçup gidesim var. Beatrix doğum haritamı okuduğu seferlerden birinde hostes olduğuma ve bu zor mesleği yirmi küsür senedir severek yaptığıma şaşmadığını çünkü ruhumun gökyüzünde olmayı burada, dünyada olmaya yeğlediğini söylemişti.

Dünya bana zor geliyor desem hangimize kolay ki diyeceksiniz. Öyleyse şöyle söyleyeyim: Bu dünyada ve hatta bu bedende olmak benim için ürkütücü ve huzursuz bir deneyim. Ben çok korkuyorum. Daha doğrusu korkuyordum. Doğadan korkuyordum; ormanlardan, geceden, denizden, hayvanlardan herşeyden. Gece ya da gündüz ormanda yalnız kalabilmem söz konusu bile değildi, hatta geceleri odamda bir çiçek olmasından dahi korkardım (çünkü fotosentez belası). Ayaklarımın yere değmediği berrak sulara ya da ayaklarım yere değse bile karanlık sulara girmek dehşet vericiydi. Kedilerden bile köpeklerden korktuğum kadar korkardım, kurbağalar, hele de böcekler falan… Şimdi oralara hiç girmeyeyim. Doğa ile olduğu gibi bedenimle de bağ kurmakta zorlanıyordum; sporun her türlüsü, dans etmek, enstrüman çalmak gibi faaliyetlerde beceriksizdim. Gereksiz bir araç gibi geliyordu bana hiç sevemediğim bedenim, bir ağırlık, bir kakafoni. Bir de kendimi hiç beğenmiyordum.

Doğa korkumu yenmek için bilinçli olarak yanlarında güvende hissettiğim insanlarla doğa yürüyüşlerine, kamplara gitmeye, dalmayı öğrenmeye başladım yirmilerimde. Bedenimle bağ kurmak için ise bilinçsizce yogaya doğru çekildim.

Şimdi, bu dünyanın kırk beş senelik bir sakini olarak onunla ilişkimde çok yol katettiğimi söyleyeyim. Beden, aile, dünya…. içten dışa açılan dalgalar gibiler elbette ve tıpkı koşalarda olduğu gibi biriyle çalışmak hepsiyle çalışmak demek. Aile mevhumuna mesafemi korusam da kendi çekirdek ailemi yaş aldıkça daha da çok seviyorum. Kardeşlerim de gittikçe daha çok destek oluyorlar bana.

İşte bu ahval ve şerait içinde sabah yogadan ve kahvaltıdan sonra annemlere doğru sürdüm arabayı. Kardeşlerimin ikisi de şehir dışında oldukları için annemler yalnız kalsınlar istemedim. Biraz evde oturduk, anası gibi dolma sarmıştı annem, ondan yedim.. Sonra babamın Ümraniye’den alması gereken biber fidelerini almaya gitmesi gerekti. Hadi ben süreyim, annem de gelsin sonra da bir yerlere gideriz dedim. Babam yol boyunca gelen bayram telefonlarının istisnasız her birinde kızım da bizi aldı gezdiriyor dedi mutlu sesiyle. Onların evine çok yakın olan Kulindağ’a gittik sonra. Babamla bir birayı paylaştık. Ben dışarıda sigara içerken babam az evvel sipariş ettiğim patates tabağını sosisli, sigara börekli, peynir ve tavuk kızartmalı bir bira tabağı ile değiştirmiş. Annem de kahvesinin yanına bir san sebastian söylemiş. Arkadaşlar bu insanların her biri yüz kilonun üzerinde, plus babam haftada üç kere diyalize giriyor. Biraz kızar gibi oldum ama bir şey diyemedim hayattan yiyerek keyif alan bu tombişlere…

Bugün de böyle geçti gitti.

Yukarıya, yazının başına bir fotoğraf koymak, aşağıya da iki yıl evvel yarın (3 mayıs) bu fotoğrafın altına yazdığım metni yapıştırmak geliyor şimdi içimden, annem ve babamdan bu denli bahsetmişken hazır. Buyrun sanghacım. Yarın görüşürüz ❤

”İki ayaklı bir merdiven hakkında: Bana verilen merdivenin çok çok daha uzun olmasını isterdim. Sadece duvarın üzerine değil, ağaçlara yetişmesini isterdim. Sadece ağaçların tepesini değil daha da yukarıları da merak ediyordum. Merdivenimi çok da sevemedim. Sevemediğim için çok da kullanmadım. Çok da kullanmadığım için merdivenler hakkında çok da bir şey öğrenemedim. Merdivenler hakkında çok da bir şey öğrenemediğim için tek başıma bir duvara yaslandım. Bak böyle de oluyormuş dedim, illa iki ayaklı olmak gerekmiyormuş merdiven olmak için. Keşke bana verilen merdiven de tek ayaklı olsaydı bile dedim bazen. Benim gibi merdivenimin kendisinin de kendinden memnun olmadığını düşündüğüm zamanlar da oldu. Daha yukarılara uzansın diye merdivenimi sırtlandığım zamanlar… Merdivenimin boyuyla ilgili problemi olan bir benmişim. Merdivenim halinden memnunmuş, ben boşuna yorulmuşum. Yaşlandıkça merdivenimi sevmeyi öğreniyorum. Birbirine yaslanan iki ayağının birbirine destek olduğunu anlıyorum. Aralarındaki çatışmadan kuvvet doğduğunu, çok farklı iki ayak olsalar da birbirlerini taşıma gücüne sahip olduklarını. Zaten hiç bir merdivenin de göğe kadar çıkmadığını… Naritasan köyünde yürürken karşılaştığım bu merdiveni görünce bunları düşündüm.”

fatma- gün 3: dünya, beden ve merdiven” üzerine 5 yorum

  1. Felek Yoğan dedi ki:

    Sanki sohbet ediyormuşuz ve o sohbet esnasında sen bunları bir çırpıda anlatmışsın gibi bir etki bıraktı bende bu satırlar 🙂

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s