Derya – Gün 3: Tersane

Granola hazırlığı. Hindistancevizi yağında elmalar ısıtırken yoğurdu çırp çırp çırp, keten tohumu, tarçın, tahin, başka pek çok şey ekle. Bademleri doğra. Elmalar yanmasın aman.

Hazır nazır. Evde çıplak ayak yürüyeceğim inadından bu sabahın serinliğinde buz kesmiş mutfak seramiklerinde üşümüş ayaklarımı battaniyeye birkaç defa dolayıp sehpaya uzatarak kanepeye kuruldum. Bizim evde sehpalar ayak uzatmak için.

Dışarıda rüzgar yok, evde ya da sokakta ses-hareket yok. Tek kıpırtı dalgalar. Dışarıyı seyredip granolamı kaşıkladım. Bir şeyi eksik, cadı kazanı gibi kattığım malzemelerden birini unutmuşum. Bulmaya çalışmadım.

Granolam bitince kahvemle Stefan Zweig öykülerini elime aldım. Başladığım öykü bir yaz öğle öncesi, pırıl pırıl ışıklı deniz dalgalarının terasa hafif hafif vurduğu bir deniz villasının bahçesinde açılıyor. Renkli güneş-deniz ışıkları, arada hissedilip ağaçlarda oynaşan hafif rüzgar uzunca betimleniyor. Karşı uzak kıyıda beyaz evcikler, arada geçen yelkenlilerin güneş parlaklığından zor seçilen beyaz flu yelkenleri.

Bizim de böyle bir evimiz vardı. Kayıkhaneden devşirilmiş minicik bir deniz yalısıydı. Normal zamanda dalga evin duvarını okşar, fırtınalı havada tümünü su altında bırakıp evin dayandığı yüksek kayalıklara vururdu. Deniz süt liman ise, evle su arasından ıslanmadan yürüyebileceğiniz bir kaç adımlık alan olurdu. Değilse, paçalar sıvanırdı.

Diyebilirsiniz ki, Allah’ın kumsalını böyle ikiye bölerek, milletin geçiş hakkını engelleyerek evi niye böyle kondurmuş, inşa eden dede? İlk yapıldığında böyle değilmiş, çakıl kumsal çok daha genişmiş. Yıllar içinde deniz çarpa çarpa kumsalı yemiş, ev ile su, kayalıklar ile deniz böyle iç içe geçmişler.

Annem bu evde büyümüş. Aslında sadece yazlarını geçirmiş de, büyümüş demek daha romantik geliyor kulağa diye öyle yazdım. Okulların kapanmasıyla buraya taşınır, tüm yazı geçirirlermiş. Tek bir mayo ile hep cıbıldak, saçları hep deniz sulu, (tuzlu değil, Karadeniz burası) elleri balıklı imiş. Anneannem sık sık “Bir kova balık tutuverin” diye denize yollarmış iki kız kardeşi. Kayıkhaneden devşirme ev derken evin alt katı gerçekten kayıkhane idi. İçinde çocuk annemle teyzemin koya açılıp kürekleri kim çekecek, oltayı kim tutacak diye didişe didişe koya açıldıkları küçük kayıkçık vardı. (Benim çocukluk ve gençliğime de yetişti bu ev ile kayık.)

Çocuk başlarına çıkabiliyorlarmış, çünkü koy güvenli ve korunaklı. Gözden uzak. Yüzlerce merdivenle inilen, araba yolu olmayan bir koy. Tepenin en üstünden araba yolu geçiyor. Merdivenlerin yarısını indiğinizde de tren yolu. Raylardan karşıya geçince tekrar merdivenler. Denizde yüzerken geri dönüp baktığınızda yüksek kayalıklar, bazen 40 vagonluk kömür treni, bazen dışarıyı seyreden yüzlerle dolu yolcu treni geçiyor. Araba yolundan geçerken savrulup tangırdayan kamyonların sesi de arada bir aşağı iniyor.

Buranın denizi benim aklımda hep Stefan Zweig’ın öyküsündeki gibi pırıl pırıl. Kayalardan fışkırmış ağaçlarla defneler neredeyse suya değecekler. İçleri cik cik kuş dolu. Uçtaki derme çatma iskelede Tersane çocukları bağıra çağıra suya atlıyorlar. Çıkıp çıkıp tekrar. Küfür kıyamet. Değişik stiller, farklı yükseklikler deniyorlar. Aralarında kız neredeyse hiç yok. Tersane kızları nerede?

Bu koyun adı Tersane. Eskiden ufak tefek tekne-gemi tadilatı yapılırmış, ondan. Görevinden azat olunca balıkçılar bizimki gibi kayıkhaneler yapmış. Derme çatma, çıplak sıvalı haneler, bir estetik aramayın. Estetik hünerli ellerinde, sabah erken kayıklarını denize itip geri gelişlerindeki ahenkte. Ağları onarmalarında, balıkları ayıklamalarında. Hepsi annemi tanır. Denizden her gelen kayığa koşarmış annemler, ne tutulmuş bakmak için.

Annem çok iyi kürek çeker, balık tutar. Suyla daha geç (ama hiç güç değil) haşır neşir olmuş babam şaşırır. Beni de suya attıkları gibi yüzmüşüm. Annem kadar su tutkunu olmasam da, ismimin hakkını vermişim.

Bu şehirden nereden baksanız deniz görünür. Büyük şehre göçünce ille de önü açık ferah ev istememiz şımarıklıktan değil. Hep yamaç aşağı, bol yokuşlu uçurumlu, deniz manzaralı büyüdüğümüzden. Güneş ile ayın gökteki hareketini takip edebildiğimiz, batışını izleyebildiğimiz, ertesi günkü hava durumunu güneş batışından tahmin edebilmemiz, yağmurun yaklaşmasını izleyebilmemizden. Doğramalardan uğuldayarak eve giren rüzgar sesine alıştığımızdan.

Bir öykü okuyup yoga dersime ineyim demiştim, nerelere gittim. Bu sabah bir aylık aradan sonra ilk öğrencimle buluşuyorum. Takır takır uyandığım ve derse böyle girmek istemediğim için (beni içine gömen eski yatağımı değiştirmem gerekiyor) regl pozları öncesi biraz eklem çevirdim. Dayanamadım birkaç tur da Indra parantezi yaptım. Oh yaradı. Zaten el mahkum poz gösterirken yandı bitti olacak kırmızı çadır.

Dün akşamki 25 dakikalık meditasyon da beni toparladı. Önceki yazımda okuduğunuz heyecan ve yüksek voltaj dindi. Şimdi stüdyoya erken inip ortalığı kolaçan etmeliyim. Malum bayram, stüdyo kapalı. Yoga yapacağımız odayı havalandırayım, gerekiyorsa yerleri sileyim.

Upuzun bir sabah oldu yine. Yoga-kitap-granola-kahve-yazı. Yokluğunda şikayet etmediğim, etmediğimi fark edince pek sevindiğim, ama varlığında da işte böyle tatmin olduğum rutinim.

Yatay geçiş yapacağım yeni sabahlarımda bu rutini tamamen kaybetmeyeceğim için sevinçliyim. Bu da başka yazıya kalsın.

NOT: Size bugünden bulutlu ve ıslak bir Tersane fotoğrafı bırakayım. Bize yakın olan küçük kumsal. Artık boş, tüm kayıkhanelerle birlikte bizim ev de yıktırıldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s