Ayça – Gün 4: Çocukluk, törenler ve kabileler

Önce durum raporu: Sabah yogası şimdiye kadarki en geç sabah yogası oldu. Uyku uykunun mayasıdır diye boşuna dememişler, sağa döndükçe mayalandı, sola döndükçe katmerlendi. Durun bir özlü söz daha: Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Neden? Çünkü ben o güzelim Akşaya Tritiya’yı da uyuklayarak geçirmiştim. Soğuk havada dışarı çıktığımda yüzüme vuran rüzgar sersem etmişti. Eve gelince koltuğun üzerindeki battaniyeye kıvrılıp dünyanın en tatlı şekerlemesini yapmıştım. Zaten öyle uğurlu bir günde olduğumuzu Dr. Svoboda’dan gelen email’i akşama doğru okuduğumda öğrendim. Geçmiş olsundu.

Sizlerin Akşaya Tritiya yazılarınızı okuyunca eskiye gitti aklım. Geleneksel törenleri severim, izlemesini, içinde olmayı. Ama kendi kendime pek yapmam. Yapanlara gıpta eder, daha ritüelli bir ailede büyümüş olmayı istediğimi düşünürüm. Küçükken bir keresinde halam kurşun dökmüştü. Ailemizde kim bilir ne uğursuzluklar vardı, hatırlamıyorum. Daha doğrusu biz küçüklere söylenmemiştir. Her şey öyle ulu orta konuşulmazdı, fısır fısırdı büyüklerin sohbetleri. O gizem hali bile hoşuma giderdi. Ama büyük aile bir araya geldiğinde hep bir mesele, hep tartışılan bir konu vardı. Hatta bazen tartışmaların dozu arttığında ortama ferahlık gelsin diye kolonyalar çıkar, bilekler, şakaklar Turistik Pe Re Ja limon kolonyası ile ovulurdu. 

O kurşun dökme töreninden örtüyle kapatılmış başımın üstünde dolaştırılan bakır tavayı, kıpırdanan dudaklardan dökülen duaları ve en sonunda sıcak, erimiş kurşunun bir kova soğuk suya akıtıldığında çıkan cosss sesini, kovanın başına toplanan kadınların bir anda taşlaşan kurşunun diken diken, göz göz oluşunu yorumlamalarını, hepimizin oh oh çıktı nazarlar diye sevinmemizi hatırlıyorum. Belki de büyüklerle beraber bir anı paylaşmanın sevinci, bir törene dahil edilmenin tatlı gururu, bir kabileye ait hissetmenin hazzıydı o zamandan bana kalan. Hayat boyu döne dolaşa aradığımız da bu değil mi zaten? Aidiyet hissi.

Bundan sonrası derin ve uzmanlık gerektiren mevzular. O yüzden haddimi aşmayacağım. Ama benim kısaca anladığım ve sizin de bildiğiniz, kabilenin kurallarına, sınırlarına uyum göstermek mühim mesele. Yoksa ilkel zamanlarda başına gelecekler sırasıyla dışlanmak, korunaklı alanın dışına gönderilmek, vahşi ormanda hayat mücadelesi vermek, aslanlara yem olmak, İstiklal Marşı ve kapanış. Bu genetik olarak insana kodlanmış. O sırada olan, törpülenen özelliklere oluyor. İlkel insanı bilemeyeceğim ama artık kendiyle daha haşır neşir olan günümüz insanı için bir zaman geliyor, kendinden verdiklerinin yası basıyor. Bu yası yaşamak türlü türlü, tek bir tarifi, reçetesi yok. Zamanı gelince, zamanı gelirse çıkışı da insana özgü, uzun, ve illaki kendine doğru… 

Yarın yine görüşmek dileğiyle.

Reklam

Ayça – Gün 4: Çocukluk, törenler ve kabileler” üzerine 5 yorum

  1. Kalemtıraş dedi ki:

    Vauv sonu çok esaslı bitmiş. Aidiyet ile Tekil olma ihtiyacı insanın içinde hep çarpışıyor. Aidiyet bir varoluş meselesi olduğundan önce gidiyor. Ne zamanki ait olduğuna dair kuşkuların azalıyor o zaman diğerlerinden farklarını ortaya çıkartacak işlere soyunuyorsun, orjinallik aidiyetin güveninden doğuyor. Senin yazın da bana bunları yazma ilhamı verdi. 🙂 Ellerine sağlık.

    Liked by 3 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s