Alican – Gün 9 “Karanlığın Yüreği”

Saat iki. Bu saatin de bir adı var mı acaba? Insomnia?

Dişlerini fırçala. Saçmalama. Dilini temizle. Yok artık. Suçi. Hadi canım.

Malasana. Uttanasana. Hadi yapsana.

“Baba hoş geldin.”

“Baba ormandan geldin.”

“Müzik aç baba. Müzik aç dans edelim.”

Imagine Dragons.. Whatever It Takes.. Play..

..Run me like a race horse..

..Pull me like a ripcord..

..Break me down and build me up..

Fatoş: “Oyun grubuna ben götüreyim sen al.”

Alican: “Tamam, olur. Ben de kedilerin aşılarını sormak için veterinere gideyim.”

Veteriner: “Kuduz titrasyonu…” “En az dört ay…” “Yetişir mi bilmiyorum…” “Ankara’da tanıdığım yok…” “Kargoyla yolluyoruz…” “Bir buçukta getirin…”

Café. Kahve. Kitap. Karanlığın Yüreği (Tavsiye edeli belki yıl oldu. Anca okuyabiliyorum. Teşekkürler Defne.)

Kendi kafasından çıkamayan bir erkek yazar daha. Çıkamamış mı sahiden? Yoksa ben mi çıkamadığı yerlere odaklanıyorum?

Ben mi kendi kafamdan çıkamıyorum? Esas sen kendi kafandan çıkamıyorsun!

“Ay, her şeyin –sık otların, çamurun, bir tapınağınkinden daha yüksek duran ve karmakarışık otlardan oluşmuş duvarın, karanlık bir açıklıktan sessizce ama oluk oluk aktığını, pırıl pırıl parladığını gördüğüm nehrin– üzerine ince bir gümüş tabakası yaymıştı. Bütün bunlar görkemliydi, umut doluydu, sessizdi ve adam hâlâ kendinden söz ediyordu. Karşımızdaki bu uçsuz bucaksız büyüklüğün çehresindeki dinginlik bir çağrı mı, yoksa bir tehdit mi diye düşündüm. Kazara burada bulunan bizler neydik? O sessizliği yönetebilecek miydik, yoksa o mu bizi yönetecekti? O dilsiz –belki de sağır– olan şeyin ne kadar büyük, ne kadar akla havsalaya sığmayacak derecede büyük olduğunu sezdim. Ne vardı orada?..”

Bu adam bir dahi. Bu adam bir narsis. Bu adam bir…

“O sırf bir sözcüktü benim için. Bu adın arkasındaki adamı sizler ne kadar görüyorsanız, ben de o kadar görüyordum. Onu görebiliyor musunuz? Hikâyeyi görebiliyor musunuz? Herhangi bir şey görebiliyor musunuz? Size bir düş anlatmaya çalışıyormuşum gibi geliyor bana, boş bir anlatma girişimi daha doğrusu, çünkü hiçbir anlatı o düş duygusunu, düşlerin tam da özü olan, dirençli bir isyan titremesi içindeki o saçmalık, hayret ve şaşkınlık karışımını, o inanılmazlığın tutsağı olma duygusunu veremez…”

Ben Aldous Huxley, George Orwell okuyarak perçinlemiştim dünyanın sonuna doğduğum gerçeğiyle, Kali Yuga çaresizliğini. Aldous ve George ise Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’yle perçinlemiş olmalılardı korkularını ve umutsuzluklarını.

“Hayır işten hoşlanmam. Aylaklık edip yapılabilecek bütün güzellikleri düşünmeyi yeğlerim. İş sevmem, kimse sevmez, ama işin içinde olanı severim – kendini bulma fırsatını. Kendi gerçeğini –kendin için, başkaları için değil– başka hiç kimsenin bilemeyeceğini… Başkaları göz önündekini görebilirler ancak ve gerçek anlamını asla kavrayamazlar.”

Bu adam bir dahi. Bu adam bir narsis. Bu adam bir…

“…Hayır mümkün değil; bir kişinin, ömrünün belirli bir dönemindeki yaşama duygusunu –onun gerçeğini, anlamını, özünü– kavranması güç, derin özünü verebilmesi olanaksız… Mümkün değil. Düş görür gibi yaşıyoruz: yapayalnız…”

Eskiz Defteri + Café Masası — “Karanlığın Yüreği”

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 9 “Karanlığın Yüreği”” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s