Doğa – Gün 11 – Tele-

Akşamları telekinezi yeteneğim üzerine çalışıyorum. Henüz bi yetenekten söz edemeyiz gerçi, herhangi bir kazanım elde etmişliğim yok. Yine de denemekten zeval gelmez, bir gün başarırsam camı yerimden kalkmadan açıp kapatabilirim.

Öğleden sonraları telepati saati. Burada bir takım kazanımlar mevcut. Bir keresinde Eliza’yı telepati yoluyla kazağını bulaşık makinesinin üstünden alıp sandalyenin üstüne koymaya davet etmiştim, ansızın kazağı aldı ve tam da zihnimde beliren sandalyenin üstüne koydu. Geçenlerde de eve geldiğimde aklıma ansızın ölme düşüncesi geldi, baktım “Yok,” dedim, “ne ölmesi. Bu benim düşüncem değil. Ölünce zaten ölürüz, o zamana kadar yaşamağa devam.”
Ev arkadaşımın sevgilisi -birkaç aydır o da ev arkadaşım gerçi, yine de sıfatları değiştirmek zor- benim geldiğimi duyunca ağlayarak çıktı odasından. Ayrılmışlar, -sadece tartışmışlar ve ev arkadaşım evden bir süre yalnız kalması gerektiğini söyleyerek çıkmış- artık yaşamak istemiyormuş. İnsan kendisini sadece dışsal olanla kurduğu ilişki üzerinden hayata bağlayabilir mi?

Anlamıyorum sevgili sangam. Bu intihar meselesini anlamıyorum. “Cahil cahil konuşma” diyenleriniz olacaktır, haklısınız da. Her intihar hakkında konuşanın bu konuda planı olup olmadığını sorgulayıp ardından durum ciddiyse psikiyatriye yönlendiririm, acilse de elinden tutar götürürüm, bu cepte. Dışsal mekanizmam işlevsel ve “ahlâki”. Lakin içsel mekanizmam hala anlayıştan uzak. İçimde bir zalım “Her nefis bir gün ölümü tadacaktır.” diyor, “Dünyada çeşit çeşit insan var, kim neyi yaşa(ma)mak istiyorsa bırak yaşa(ma)sın.” -Başlarda bir yazımda demiştim, beni tanısanız sevmeyebilirsiniz diye-
Ertesi sabah döndü ev arkadaşım, hiçbir şey olmamışçasına devam ettiler ilişkilerine. Alıştım bu duruma, ilk değil, son olmayacak. Burayı dedikodu alanı olarak kullanıyorum sanmayasın sevgili sangam. Ha kullanıyorum gibi de duruyo şimdi bi tekrar okuyunca, ama ne yapalım. Kendi evime neş’eyle girerken aklıma ölüm düşüncesinin, düşüncesi de değil, ölme isteğinin gelişine, efendime söyleyim avuç içi kadar odaya aylık gelirimin yarısını kira olarak verirken her sabah başkalarının mutfaktaki pisliğini insanlık namına en sevdiğim şey olan yemek yapma arzumu doyurabilmek için temizlemeye, geçmişimden binlerce kilometre uzaklara kaçtığım halde çocukluğumdaki anne baba kavgalarını evin muhtelif odalarında bana tekrar yaşatan insanlarla bir arada bulunma mecburiyetine (mecbur da değilim aslında da ev yok anacım ev yok, parklarda çadırda mı yaşayayım?) bir isyan esasen bu cümlelerim. Dedikodu kısmısı bu konunun kaçınılması zor bir yan tesiri. O kısmını törpüleyebilmek adına bu yazıyı ince eleyip sık dokumalı, o kadar vakit ayırmak istemiyorum. Şimdilik yapabileceğim en iyi şey isimleri değil sıfatları kullanmak.

Gelelim sabahlara. Sabahları teleportasyon yeteneğim üzerine çalışıyorum ve bu en zoru gibi duruyo. Telekineziden bile hala umudum var ama teleport çok vahşi. Ehlileştirmesi mümkün mü, emin değilim. Oradakini şuraya götürmede kainatla bir takım uzlaşmalara varılabilir gibi, telekineziye giden yolda biraz telepatiden, biraz havadan sudan yardım alarak yürürüm diye düşünüyorum. Blokları yine ta orada bırakmışım, hadi telekinezi, işle!
Peki buradakini oraya götürmek? İşte o çok fena. Daha buradakini burada tutamıyorum. Sabah balakramada bir yere kadar kâh buradayım, kâh oraya gidecek gibiyken hop farkedip tekrar buradayım derken surya namaskarda başımdan açılan musluk şelaleye dönüp zemini göl eyliyor. Nefes nerede, ben neredeyim, teleport desen değil, buradan oraya gidiş değil, buradan “burada olmayana kaçış” durumu söz konusu. Yine bir yere kadar tutmak mümkün lakin bazen kurtuluveriyor hiçoğlu. Bırak gezsin, sıkılınca gelir diyeceğim oluyor, bugün de dedim bir ara, lakin dememle ters bir hareket yapmam hep eşzamanlı! Ayak başparmağımı kırdım mı acaba? Bileğim mi dönüverdi samasuçiye inmeğe uğraşırken yoksa bana mı öyle geldi? Dil nerede? Ne ara nefesimin sesi eklemlerimin çıtırtısını bastırır hale geldi? Aha kesin tırnağımın yarısı parkede kaldı şu an!

Kendi küçük dünyamda bir şeyleri anlayamadan da olsa toplumsal olarak kabul edilir normlara uymağa çalışmağa devam edeyim. Tüm yazdıklarımı siliverecektim, lakin dursun ne olacak. Yargılayacaksanız da siz yargılayın sanga mu! Anlayışa giden yol buradan geçiyordur belki, anlayamamak hiç sevdiğim bir his değil.

Neyse neyse, her şey güzel. Ne oluyorsa en güzeli oluyor. Sebze suyu oldu olacak onu bi karıştırmalı, ekmeği de yoğurmalı. Telekineziyi gün içine de ekleyebilirim, belki sadece akşamları çalışmak yetmiyordur.

Kaynak: https://www.diken.com.tr/antakya-mozaiginin-alengirli-hikayesi-neseli-iskelet-sener/

Doğa – Gün 11 – Tele-” üzerine 3 yorum

  1. Eda S. dedi ki:

    Yazına ayrı makaleye ayrı bayıldım Doğa. Memento mori yıllardır dövmesini yaptırmak istediğim bir sözdür. İtalyan dilinde öğrenciyken eskiden zafer kazanan Roma imparatorlarının kulağına sürekli fısıldandığını söylemişlerdi. Devamı da “memento vivere”dir ama çok az kişi bilir. Yani ölümü hatırla, yaşamı hatırla. Ne güzel bir denge 🙂

    Liked by 5 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s