Ceren – Gün 15,16: Plastik

Tek gün gibi geçen iki gün.

Pazar günü bu kadar dolu olmamalıydı ama bazen denk geliyor işte herşey üst üste.

Ciklet de uyanamadı bir türlü öğleden sonra uykusundan, hadi yürüyüşe gidelim, geç kalıyorum. Çöpü de çıkartayım bu arada onu da atarım.

Tamam korkma kızım çöp konteyneri bu, yemez seni.. Aa.. o ne?! Bırak çabuk! Bırak… O plastik poşeti yediğine inanamıyorum Ciklet. “Köpekler fırsatçı canlılardır” Doğru.

Kusturamadım da. İlk yarım saatte tuza doygun su içirip kusturmak gerekirmiş. Geç kaldım! Bu bilgiyi öğrenmekte de, ağzında poşeti fark etmekte de geç kaldım. Bekleyeceğiz artık. Üstüne bir de buluşmaya geç kalmayayım. Hadi.

Bizim lisenin ‘kampüs’üne giden güzel yol ve kendi kanunları olan bir kasabaya girdiğini hissettiren alanı. Bazılarını neredeyse çeyrek asırdır görmediğim yada artık avatarlarına aşina olduğum suretler. Şenlik, bol gürültü ve kalabalık. 3 sene önce geldiğimde yaptığım gibi her köşeyle ilgilenecek, anıları derinlerden çağıracak, geçmişe daha berrak bakacak, “bir daha ne zaman gelirim bilinmez” etkinliğinin tadını çıkartacaktım… (Neredeyse) Çeyrek asrın özetini geçip, olan biteni kısa zamanda sindirmeye çalışıp, dönüşen tüm hayatların (neredeyse) çeyrek asır önce hafızama kodlanmış versiyonunun hala karşımda durup da nasıl bana bakabildiğine defalarca şaşırıp yılların izini sürecektim, ama aklım evde. Bir de hiç dayanamadığım sıcak, ısrarla çökmeye başladı. “Bıraktıramadım, geç kaldım, şimdi n’olacak?”

Geldim Ciklet geldim! İyisin di mi? Hadi çıkart o yediğin plastiği. Keyfi, iştahı yerinde. Bu iyiye işaret. Ama akşam kargosunda beklediğim paket gelmedi. İçeride yol uzun, 24 saat beklemeli, sabır. Biraz Ciklet’e biraz da kendime masaj ve günün ikinci duşu. Günün ikinci duşu zamanları geldi mi? Henüz gelmemeliydi…

Kaçırdığım ders Balakrama’ymış, o zaman sabah yapayım ben fırsat bulmuşken. Dolunay, hem de tutulma ama geç kalmayayım, bugün yeterince geç kaldım. Dersimi aldım…

… Almamışım. Sabah bu kadar erken kalkıştığım ilk Balakrama. Vücudum sert, herhalde açılmadığından. Zihnim poşet derdinde, kaygısında, birkaç saate başlayacak dersin planlarında. En sevdiğim pozlardan birindeyiz: Karkottaka (kelimenin tınısı, pozun zerafeti ayrı güzel) Hop! Noluyo? Dönemedim. Dizim.. Takıldı… Ah! Bildiğim bir acı: 6 aylık periyotlarla kendini hatırlatmasa olmaz! Acele etmeden, dikkatli bir şekilde açmam gerek dizimin arkasını V şeklinde tutan her neyse. Yavaş yavaş, iniyor.. iniyor.. “tak”… şimdi oldu, oh, bu arada ders Samakonasana’ya gelmiş. Sızı nasıl? Fena değil. Azıcık devam, zorlamadan, hafif hafif hareket etmek iyi gelir. Poşet çıkmadı hala di mi? Çıkmadı… 24 saat olsun hele bi.

Günün telaşları ve bilgisayar başında yarım saat aynı pozisyonda kalınca kendini hatırlatan dizim. Bir daha mı Ciklet? Yo yo yoo dostum, bu sefer reflekslerim senden hızlı: Bırak! İkinci bir poşet kaygısını kaldıramam.

Sakatlığımı paylaştığım sevdiceğime Ay’ın döngüleri, yapılan yoganın etkilerini ve sakatlığımın sebeplerini gel-gitlerle anlatıp (bana da yeni sayılan bu ritme kendimi de) ikna etmeye çalışırken cümlelerde olmadık yere uçuşan elektronlara gülmeye başladık bir anda. İlahi!

Bu da ne?? Su kabının kenarındaki siyah plastiği de mi kemirdin Ciklet? Ne ara? İnce-şeffaf kesmedi bana oradan sert-siyah verir misiniz lütfen? Çeyrek kalıp.

Poşet çıktı mı? Evet! Oh.. Girdiği boyutta. İçeride nerelere uğrayıp hangi dehlizlerden geçtin şu 18 kiloluk tüylü bedenin içinde? Ne gerek vardı? Ya çıkamasaydın? Plastik sen ne istilacı bir malzemesin!

Tek gün gibi geçen iki günün dersleri bol. Üstüne derste de gündem ay, döngüler, tekrarlar.

“Dolunay ve Yeniay dönemlerinde yapacaksanız yoganızı ağırdan alın, yerde ve restoratif pozlarla geçirin. Beden zorlandığında bu dönemde oluşan sakatlıklar daha zor iyileşebilir yada kendini tekrar edebilir” dedi Pınar, gülümsedim dizime doğru: Hiç iyileşecek misin acaba solum? Yada şöyle sorayım seni sakatlamayı bırakacak mıyım bir noktada?

Ve aslında en büyük gölgeydi gündem, fırtına gibi esti geçti: Dünya’nın gölgesini gördü bir yerlerde insanoğlu Ay’ın yüzeyinde. Kıpkırmızı. Ve ben bu andan beslenmek, kendimi dinlemek ve ‘retrospektif’ (çalışkan ikilere selam : )) niyetindeyken küçük bir plastik poşetin yarattığı kaygıda şuralarda bir yerlerde dolandım durdum:

Apollo 17 mürettebatının gözünden The Blue Marble, 1972
Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s