fatma- gün 16: konuştu

Saat üçte (pm) evden çıkmam gerekiyordu ki beşte başlayan alan nöbeti görevime yetişebileyim. Sabah yine sekizciydim. Dün bacaklarımdan aşağıya akan kara sular, sahip olduğumun farkında olmadığım çimentolara karışıp bazı kaslarımı beton yapmışlar. Ağrıyor. Tuzla, yağla ovdum kendimi. Koş Beyhan ablaya. Beyhan abla yirmi senedir toynaklarımı tırnaklara dönüştüren kütikül bükücü. Uçak suyu ellerime, naylon çoraplar ayaklarıma hiç iyi gelmiyor. Neyse ki Beyhan abla var. Yorgun gözüküyorsun, eve git de bi saat yat dedi. Yeni kalktım demedim, tamam dedim. Çaktım bir parol, tumba yatak, viva la öğlen uykusu!

Saat üçte, tepeden tırnağa kırmızı üniformamla apartmanımızın kapısını, kuş uçmaz kervan geçmez zamanlarını mumla aradığım kalabalık sokağıma açtım. Kapının önünde bir BMW, mat pembe, cart pembe, çingene pembesi, içinde iki trans birey, benden tarafa olan seslendi: Ablaaa, olaysın! Güldüm, öyleyim canım dedim, olayım valla!

Babam kovide yakalanmış. Hafif atlatıyor. Evde tutmak imkansız. Herkes beni arıyor; senden korkar, ara da bir şey söyle. Aradım. Tarlaya gidip fideleri sulaması lazımmış, üç bin can varmış, ölseler miymiş… Hemen ayy ne iyi insan diye acımayın. Satacak onları, ondan istemiyor ölmelerini. Şimdi acıyın isterseniz. Dinlenmen lazım, küt diye gidiverirsin bak dedim. Üzülecek bişey yok kızım, gidersem size en büyük hediyeyi veririm, huzura erersiniz yokluğumda dedi. Kafan buna basıyorsa bize bu huzuru varlığında hediye etsen baba dedim. Senin payına da huzur düşer ölüm yerine hem. Huylu huyundan vazgeçmez dedi, huyuna *tığım.

Hava limanındayım şimdi, hala h’siz sangacım. H’yi atmak benim fikrim değildi, öyle mi sanılmış? Bizim blogda Türk Dili ve Edebiyatı işlerine baş öğretmenimiz bakıyor. Geçen suçi nasıl yazılır hakkında yazdığı dersi üzerime alınmamıştım ama baktım herkes sanga yazmaya başlamış, sizden bir h yüzünden ayrı mı düşeceğim, onu mu kıracağım? Attım h’yi. Yine de içimde bir küçük f, seni “h”n ile de severlerdi be canım diyor. Desin.

Kaç sene evveldi bilemedim şimdi, bu bloğa ilk yazmaya başladığım zamanlarda hevesli bir ikinci sınıf öğrencisiydim. Uçmalı kaçmalı hayatıma rağmen bir değil iki sınıfın derslerine birden giriyor, yoga ile yatıp yoga ile kalkıyordum. Aramıştım ben çok. Bulmuştum da aslında ama bulduğum yoga çok uzaklardaydı. Ben burada, şehrimde bir sangam olsun istiyordum. Ben zaten hep bunu istemiş, yaşamlarca hep bir sanganın içinde yaşamışım. Beatrix beni bana anlatırken böyle söylüyor. Bazen ondan aldığım okumaların her birinin bir arabuluculuk hamlesi olduğunu düşünüyorum; benimle benim, benimle hayatın arasını bulmak için anlattığı tatlı, geçmiş yaşamlarlı masallarla, kendime ve hayata duyduğum iflah olmaz küskünlüğümü aşmama yardım etmek istiyor. Çocuksu bir küskünlük bu. Kızgınlık. Onu aştığım zamanlarda bitmez bir enerji ve sevgi ile saldırıyorum hayata, oradan biliyorum çocuksu olduğunu.

Lafı uzattım, buraya ilk yazmaya başladığımda diyordum, çölde vaha bulmuş gibiydim. Öyle çok sevdim ki şedovu, hocamı. Sizin gibiydim, gibiyim işte. Üstüne bir de, yaptığım, okuduğum yogayı paylaşmalara doyamıyordum. Sonra bir hocam şu beş şeyden bahsetmeyin başkalarına dedi: yoganız, uykunuz, cinsel hayatınız, yeyip içtiğiniz… bir şey daha olmalı gelmiyor şimdi aklıma. Hadi canım demiştim, e ne konuşacağız ki biz öyleyse.

Şimdi, aradan yıllar geçmişken size yazmak isteğim, bundan duyduğum haz baki, fakat yogamdan bahsetme isteğim dinmiş bakıyorum. İnsan yogaya ilk başladığında yeni bir dil öğrenmiş gibi hep o dilde konuşmak istiyor. Hep o dili paylaştığı kişilerle konuşmak istiyor bir de. En azından ben öyleydim. Sınıf arkadaşlarım en yakın arkadaşlarıma dönüştüler zamanla. Şimdi ben de bir hoca olduğum, derslerde zaten (yeterince ?) yoga konuştuğum için mi böyle oldu acaba? Böyle hafif, eğlenceli (olduğunu umduğum) şeyler yazmaya iten beni, ne olsa ki? Bazen, diğer hocaların ya da öğrencilerin yoga hakkında yazdıkları derin, mükellef yazıları okuyunca ben de yazsam ya diyorum ama çıkmıyor benden öyle şeyler bu aralar. Yogam, yaşandığı anda, şimdi’de konuşuyor benle. O alanda aklıma düşen hiçbir şeyi sorgulamıyorum. Dinliyorum onu. Sessiz olmasını dilemiyorum. Yani, diliyorum aslında ama sabrediyorum gevezeliğini yapsın, sonuna vardığımda sessizliğe de varmış oluyorum zaten. Sonra da susmayı tercih ediyor yogam.

İlla konuşacaklarsa; benim kurmalarım, hanumanlarım, samakonalarım da dilsiz değiller de işte, suskunlar. Aşvatalarım (ki ben büyük attan ziyade incir ağacı anlamıyla hissediyorum onları hep) köklerimi çatırdatıyor, mayuralarım ham meyva, konuşmaya yüzleri yok. Dans bir maymuncuk, bütün kilitlerimi açıyor. Yere oturmak vuslat. Yoga hallerim kendime sahip çıkış, eve dönüş, bütün odalarını dolduruş. Dirlik, temizlik, düzen, tamlığına uyanma.

Öyle işte sangam. Siz yazın. Ben dinliyorum, hissediyorum, hatırlıyorum, anlıyorum, hak veriyorum. Bazen de konuşuyorum işte.

fatma- gün 16: konuştu” üzerine 6 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s