Nilüfer – Gün 20: Günün Yogası

Dolunay çadır arasında çekiştirilen birkaç günün ardından bugün pırıl pırıl geldi. Akşam 10:30 gibi kapanan gözlerimi sabah 9:00’da tam tam açarak uzun süredir yaşadığım en deliksiz uyku deneyimine kavuşmuş oldum. Beklenen reset sonunda gelmişçesine.

Sabah bir kahve ve hafif kahvaltı ertesi Can muay thai antrenmanına, biz Shiva’yla dolaşmaya. Yakınlaşan yaz günlerinin etkisiyle sıcaktan bunalmaya başlayan tüylü yavrumla gölgeleri kovalayarak sokak sokak dolaştık. Parkta kozalak avına çıktık. Gittiğimiz parkın diz boyu uzamış otları arasında yine gölge bir yer bulup biraz dinlendik. İstanbul’un vahşi otlarını çok seviyorum. Bakımsız kalmış bir parkta, kaldırım diplerinde veya duvar çatlaklarında onlarla karşılaşmak havamı değiştiriyor. O havayı bolca içime çekiyorum. Distopik bir İstanbul hayal ediyorum. Vahşi otların çatlaklardan sızarak tüm yüzeye yayıldığı. Hayalimdeki manzarayı seviyorum. Bu senaryoda hayatta olup olamayacağımı düşünmeden.

Günün ilk yogası buydu.

Eve döndüğümüzde Can antrenmandan dönmüş, yorgunluktan yatağa serilmişti. Omzunu incitmiş, biraz nazlı. Bu his bana tanıdık. Ben de yogada çok sefer tutulmalar, incinmeler, sızlamaların içinden geçtim. Her bir incinme beni incinen yerimde öncesinden daha güçlü kıldı. Kremliyorum, masaj yapıyorum ağrıyan yerine. Kendimce mini motivasyon konuşması yapıyorum nasıl da güçleneceğine dair. No pain, no gain Rockycim! Hadi ben sana yemek yapayım. Yoga 2.

Mutfakla ilişkim son zamanlarda gelişiyor. Düzen ve rutinlerle dağınık ilişkilerimin uzantısı olarak evde yemek yapmak ve yemek yakın zamana kadar alışkanlıklarım arasında değildi. Ne yediğimi araştırmaya başladıkça buradaki alışkanlıklarımda da bazı kırılmalar oldu. Eve gidip gelen kuryenin haddi hesabı drastik bir azalışa geçti. Pazar alışverişi haftalık rutinimde yer etmeye başladı. Baharın bereketinin mutfakta geçen vaktime etkisini inkar edemem. Bahar yaz dönemi sanki her şey daha bol, daha lezzetli. Hazırlaması da yemesi de keyifli.

Dolapta ne var ne yoksa birbirine katıp karıştırıyorum. Birini zeytinyağında kavurup birini suda haşlıyorum. Semizotu, yoğurtla gider. Adını bilmeden aldığım otun tadını nasıl oldururuz, biraz sarımsak katayım. Karabiber. Tuz. Zeytinyağı. “bizi bozmak için almadın dimi” diye gözümün içine bakan chili biberler. Karıştıralım. Tarifsiz, plansız. Yoga 3.

Tüm bunların paralelinde, henüz yalnızca içeride bir his kadar tanıdık olan madhya naulimle biraz bakıştık. Sanki hareketsiz dev bir katmanın içinden bana “buradayım” diyor. Kozasında güvende olduğunu anlıyorum. Yine de kozanın günden güne inceleceğini ve her geçen gün çekingenliği bırakıp görünür hale geleceğini düşünüyorum. En azından umuyorum. Birlikteyiz naulicim diyorum. Yoga 4.

Kırmızı çadırın yogasını okudunuz. Yazı bitince yoga kendini karnı ağrımayan çocuk pozuna bırakacak. Bıraktı.

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s