fatma- 18, 19, 20 ve 21. günler: tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali

Nereden başlasam.

On yedinci günün yazısını size yollar yollamaz biraz karanlık ve melankolik hatta arabesk buldum yazdığımı. Yaşlanmış da büyüyememişmiş. Büyümek diye bir şey olmadığına yemin edebilirim halbuki. Alelacele yazıp yollamasam o cümle yerine başka bir şey yazardım. Yaşlandım ve hala olduğum şey/kişi ile barışamadım daha uygun bir cümle olurdu mesela.

O gece istemeye istemeye gittiğim uçuş fena geçmedi aslında. Gece çıktığımız yolda hava önce aydınladı, sonra tekrar karardı ve gün sil baştan doğdu. Çok güzel bir ay izledim Kanada üzerindeydik sanırım. Gökten aşağıya bir kova suyu boşaltır gibi ışığını döküyordu. Ben üç yüz elli kişilik uçağımızın yeni moda parti destinasyonu Tulum yolcusu parti insanları ile dolu olacağını sanıyordum. Meğer Tulum’un modası çoktan geçmiş ve uçağı dolduranların çoğu Meksika sınırından Amerika’ya kaçmayı planlanlayan doğulu kalabalık ailelermiş. Peki, öyle olsun. Ne yazık ki, çoğu kapıdan geri çevrilip memlekete geri postalanıyor. Şanslarının yaver gitmesini dilerdim.

On sekizinci günün yogası yatakta suptalarca yaşandı ve bitti. Ayaklarımı duvara kaldırdım (derya buna viparita karani diyor galiba ama asıl viparita karani zamanı gelince öğreneceği başka bir şey) ve sizi okudum. Otele vardığımızda öğlendi. Kafamı iki saatlik bir uykuya kurdum. İki saat sonra uyanınca ekibi yokladım. Kaptan hariç kimseden ses çıkmadı. Geçenlerde Defne liderler grubun en yalnızıdır yazdığında çok etkilenmiştim. Bu yüzden işte. Ben kendimi yöneticileri gibi konumlandırmasam da, yanlarında şakalar espiriler yapıp onları rahatlatmaya çalışsam da lideri atandığım ekipler genelde, benden uzakta ve kendi başlarına olmak istiyorlar. Anlıyorum onları ama…üzülüyorum da işte. Nihayetinde kaptancığım ve ben, iki istenmeyen kişi olarak kısa bir şehir turu yaptık. Piramitlere ya da yüzen markete gitmedik. Yemeğe gittik. Menülerde İngilizce olmaması benim hoşuma gitti, onu kızdırdı. Zaten hiç aşina olmadığım Meksika mutfağından düşük görüşlü (havacı espirisi yapma çabası) siparişler verdim. Parklarda yürüdük, o yere baktı ben kadınların, adamların ve çocukların yüzlerine. Pek konuşmadık, havadan sudan muhabbetlerle NŞA asla birlikte vakit geçirmeyecek iki kişi olarak birbirimize yoldaşlık ettik.

On dokuzuncu günün sabahı Meksika saatiyle sabah dört gibi uyanıp brahma muhurta bingosunu yakalamama sebep olan jetlagime teşekkür ederek yogaya durdum. Otel odalarında yoga yapmak kolay değil ama çok zor da değil. Bir iki eşyayı sağa sola itip yer açmak gerek ve mümkünse kat hizmetlerinden bir temiz çarşaf alıp yere sermek. Dün odaya girmeden halletmiştim bu kısmı. Yogayı o çarşafın üzerinde yapıyorum ben. Yerler halı olunca ancak böylesi içime siniyor. Bazen kapıdan bir şey almaya/bırakmaya gelen biri oluyor ekipten, yerdeki çarşafa anlam vermeye çalışıyorlar. Ay tam namaza duracaktım diyorum. Olamaz mı? Bir metre yirmi santimlik bir karenin içinde durdum sadhanama. Sakindi, yavaştı, kucakladı. Sonra da Cancun’a uçmak için yoka çıkmak gerekti.

Cancun ile ilgili tek beklentim denize girmekti. Vardığımızda saat öğlenden sonra iki idi. Eşyaları odalara atıp ekipçe kırk beş dakika sonra mayolar içimizde, havlular çantamızda lobide buluşmaya karar verdik. Kararlaştırdığımız saatte herkes aşağıdaydı fakat plaja değil yemeğe gitmek istiyorlardı. İki kişi hariç. Bildiniz. Kaptan ve ben. Gel canım oldboy kardeşim dedim, kaderimiz böyle. Cancun deyince aklıma damarlarında kandan çok alkol akan bolca Amerikalı genç turist ve MTv grind modeli bir eğlence geliyordu. Yanılmamışım. Oldboy ile yaşımız ve beyaz otel havlularımızla birlikte birer utanç abidesi gibi çöktüğümüz sahilde beach clubların berbat müzikleri birbirine karışıyordu. Olsun. Kum bembeyaz, deniz cam göbeği ve ılık. Oldboy temkinli olduğu için suya sırayla girdik, eşyalarımıza bir şey olmasın. Biraz muhabbet ettik, beni merak etmiyordu ve aslında ben de onu ama yine de sorular sordum. Herkesin bir kilidi var sangamu. Herkesin anlattığında herkesten birşeyler var hem. Yeryüzünde Bir An için Muhteşemiz’e yeni başlamıştım ama kapatıp oldboy’u dinledim. Geçmişini, gençliğini, eşini, çocuklarını, planladığı geleceği anlattı. Hepimiz kendimizi birine anlatırken biraz baştan yazıyoruz hikayemizi bence. Dinledim.

Plajdan sonra yemek yedik. Dünden antremanlı olduğum için güvenli (etsiz) şeyler ısmarladım. İki de bira ve hala cıstak müzik. Uzundur bu kadar kafam şişmemişti doğrusu. Otele yürüyerek döndük. Yolda bir an bir öğürme geldi. Sonra tekrar. Pardon deyip yolun kenarına bir adım attım. Kusacak mıyım? Yok daha değil. Asıl büyük dalga uyuduktan iki saat sonra vurdu. Dalga değil tsunami. On iki saat süren bir apana şov. Aşağıdan ve yukarıdan. Uyudum, bulantıyla uyandım, çıkarttım ve geri uyudum. Sanırım zehirlenmişim. Sabah durumum aynıydı, çıkıp yandaki eczaneden bulantı ve ishal için ilaçlar ve elektrolit aldım. Yirminci gün yogası kendini iptal etti tabii. Oldboy’u aradım, onda bir şey yokmuş şükür. Beni burada bırakıp gitmeyin dedim. Çok kötü değilim. Uçakta dinlenirim, çok yolcu da yok. Ekip tatlıydı sağ olsunlar, neden haber etmediniz sitemleri ile gelip odamı, bavulumu ve beni toparladılar. Uçak kalkar kalkmaz uyudum. Aralarda yoklayan sorumluluk duygusu ile uyanmaya niyet ettiysem de gözlerime oturan iki öküz yat dedi diye geri yattım. Şükür öğlen gibi memlekete indik. Sağlık birimine koştum. Bir serum ve iki tuzlu ayran ile zorlaya zorlaya 6/9’a yükselttiğimiz tansiyondan aldığım güçle eve sürdüm arabayı. Oh. ev gibisi yok.

Bugün henüz yoga yok sangacım. Şunu da deyip gideceğim. Uçakta uyuklarken gördüğüm kesik kesik rüyalar hatalarımla doluydular. Yüzüme musallat olan bir at sineğini kovalar gibi, birinden uyansam öbürünün içine düşmüş buldum kendimi. Bile bile yaptığım, tekrarladığım hatalardan mürekkep, slowmotion bir filmini izledim hayatımın. Sıkıldım, üzüldüm, şaşırdım da bunları böyle yoğun ve art arda izleyince. Ben başkalarını çok beğenip kendimi hiç beğenmemek ve kendimi çok beğenip hiç kimseleleri hiç beğenmemek arasında gidip gelirken yıpratıyorum kendimi. Kısa rüyalarımın tamamının teması kendine güvenmek idi. Tekrar terapiye gidecek halim olsa buradan başlamak isterim. Tekrar terapiye gidecek halimin neden olmadığını yarın anlatırım, olur mu?

Şimdi hazır kendimi toplamışken yirmi birinci gün için sunağımın başına oturayım.

fatma- 18, 19, 20 ve 21. günler: tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali” üzerine 16 yorum

  1. aynuryilmaz dedi ki:

    Hatalarla dolu rüyalar dizisini pek sevdim. Bu bile kendi başına karın ağrısı olmaya yeterdi gibi hissettirdi uyandığımda..Her türlü çok geçmiş gitmiş olsun.

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s