Defne_Gün 24_Just Like When

Evet, böyle sordu tavşan (pardon… hâlâ Pınar’ın şiirinin etkisi altındayım). Soran bizim tavşan Kokia.

“Just like when?”

(Gün 23’ü okumamışlar için) Previously in Defne’s life: Sarman kedi Havuç 23. gün Pazartesi akşam saatlerinde ortadan kaybolur. Bu Defne’nin başına daha önce de gelmiştir. Rahat davranmaya çalışır.

Havanın kararmasının Havuç için “alemlere akalım, kim tutar bizi, üzerimizi örten lacivert yorganın altında ne günahlar işlenir, gecede olanlar gecede kalır” anlamlarına geldiğini bilmeme rağmen yattım. Başımı Kokia’nın karnına koydum. İyi ki çocuğumuz yok dedik yine. Analar babalar nasıl dayanıyorlar yavruları Roxy’de, Kemancı’da kim bilir ne boklar yerken, karanlık kıyafetli uzun saçlı heriflerin peşinden onların evine giderken… (Babam bana iki şeyi pek sık öğütlerdi: Kimseye borç verme ve asla çocuk sahibi olma.) İnanılmaz bir azap… Yoksa, yoksa bu benim için mi böyle?

Just like when?

Terapistimiz Satu bize bunu sık sık sorar. Yatakta Havuç’u beklerken müthiş bir azap hissettim. Karnımda, göğüs kafesimde, bağırsaklarımda… Just like? Just like… Tıpkı hayırsız sevgililerimin eve dönmesini beklerkenki gibi. Kokia’ya her şeyimi anlatmam belki ama eski kalp kırıklıklarımı ve hatta mutluluklarımı, aşklarımı anlatırım. Bir kısım eski sevgili ile tanışıktır zaten. Üç senelik bir sevgilim yüzde doksan zamanını bizim evde geçirirdi. Beyoğlu’nda pencere pervazlarını Bodrum mavisine boyadığı, köhne ve arka odasının duvarları siyah badana pek Gotik bir dairesi de vardı ama oraya nadiren, kavga ettiğimizde giderdi. Bu sevgili geceleri erkek arkadaşları ya da tek başına çıkmayı severdi. Arada beraber de çıkardık ama haftanın beş gecesi Roxy’lerde, Kemancılarda, Gayfelerde, Magmalarda, Twenty’lerde takılan bir gençlik olduğumuzdan bu beş gecenin kimisine ayrı çıkar, arada kesişir, biraz dans eder, sonra yine ayrılır, sabaha karşı evde görüşeceğimizi bilirdik.

Belki de bilmezdik. Ben eğer ki ondan erken dönmüşsem eve, ya da o gece çıkmadıysam (Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydim, bazı geceler evde oturmam gerekiyordu. Bir de tez vardı. Ayrıca internet yeni keşfedilmişti ve tabii ICQ) sevgilimin dönüş saati yaklaşırken uyanır (saat 2 ya da 5, hangi mekanda olduklarına bağlı) ve acaba bana mı gelecek, yoksa önü Bodrum mavisi, arkası Goth evine (yanında bir kızla) mi dönecek diye yüksek kaygı üretimine geçerdim. Yatakta döner döner döner…

Sonraki yıllarda manyak tutulduğum bir başka sevgilim (hayatımın en büyük aşkı) benimle aynı evde yaşamıyordu ve her gece onda kalmamı da istemiyordu. Bensiz çıktığı geceler gözüme uyku girmezdi. Beni arayacak mı? Eve dönecek mi? Belki eve döner, beni özler, hemen arabaya atlar ona giderim (ben Cihangir’de, o Levent’te, sabahın dördü olmuş, adamdan ses yok) diye diye dört dönerdim yatakta. Bu ikinci vakada durumum iyice ağırlaşmıştı. Kaygı üretimi önceki ilişkiye kıyasla geometrik artış göstermişti.

Havuç’u beklerken işte o çoktan yolunu, yatağını yapmış derenin içinde buluyorum kendimi. Hiç değişmiyor insan. Yeminle hiç değişmiyor. BAzı dereler var asla kurumuyor. Dış şartları düzenliyoruz ki kaygı duymayalım (buna kontrol deniyor) ama hayat hop bir çelme takıveriyor, yerdeyiz, 27 yaşındayız, yoksa beni terk mi etti derdiyle yanıyoruz.

Havuç’un beni terk ettiğini düşünmüyorum tabii. (Yapmaz öyle şey my boyboy.) Ama ya başına geldiyse? O halde terk edilme ya da red red red kaygısı değil, kaybetme korkusu bu. İlk ve ikinci sevgilide de kaybetme korkusuydu, Havuç’ta da, geceleri yatakta beklediğim her şey ve herkeste bu böyle.

Terapist Satu gibi bizim Bey de 20’li yaşlarımın içten yanmalı travmalarıyla yetinmez. Korkunun kökü daha derinde yatmaktadır. Daha eskiden kimi bekledin yatakta, geceleri de gelmedi? Ve birden… Çat. Kırılma noktası. Annem. AAA! Annem. Geceleri yatakta beklediğim, yüksejk kaygı üretiminin tekelini elinde tutan ilişki dinamiği. Elbette annemle olan.

Annem beni hiç bırakmadı. (Oysa babam bıraktı. Hem de kaç defa!) Ancak annem beni hep terk ile tehtid etti. Terk ihtimali ile terbiye etti. “Vallahi bırakır giderim,” dedi. “Bıktım artık, bırakıp gideceğim,” dedi. Ciddi değildi. Gitmezdi. Ama gidiyordu. ALmanya’ya iş gezilerine gidiyordu. Akademisyendi. Konferanslar, kongreler, seminerler vardı Almanya’da. Geceleri geziyordu. Arkadaşlarıyla çıkardı. Babamla çıkardı. Sonraları Mete Babamla çıkardı. Sinemaya, tiyatroya, konserlere, sergi açılışlarına, Papirüs Bar’a, Cafe de Paris’ye, Yakup’a giderdi. SIk sık olurdu bu. Benim çocuk kafam onun terk tehditli terbiyesini (ya da sadece tahammülü bitiyordu) akşam çıkışları, eve benim uyku saatimden sonra gelişlerine bağlıyordu. Korkunç bir kaygı ürüyordu karnımda.

Havuç’tan buraya… Evet gerçekten buraya. Kaybetme korkusu taa o zamandan kalma bir dere içimde. Ne ekmek ne de su…

Başım Kokia’nın karnında uyumuşum. UYumadan önce karma hakkında düşündüm. (Bu derin felsefi düşünceler neden kalemin kağıdın kapsama alanı dışında olduğu uyku öncesi saatlerde geçer ki akıldan- bir de yüzerken ki aynı şey-) Karma değiştiremediğin, kontrolün dışında gerçekleşen olumsuz koşulları kabullenerek dönüşür. Havuç gitti. Beş defa tüm bahçeyi turladın. İsmini çağırdın. (Normalde hemen yanıt verir) Sihirli mantrayı söyledin (bebekliklerinden beri yemek vermeden önce söylediğim bir melodi- duyunca dört patisi kanda da olsa -Allah korusun- gelir)… Bunları beş defa tekrarladın. Gelmedi. O halde kabullen. Tanrıya güven. Havuç’a güven ve uyu. Karma ancak böyle dönüşüyor. Onu kabul ettikçe… İki saat bile geçmemişti, uyandım. Kapıya kulak verdim yok. Kokia uyumuş. Mili de tavşan uykusunda. O da Havuç’u bekliyor. Bir gözü açık. Geceliğimin üzerine bir hırka aldım. Ayağıma lastik takunyalar. Odadan çıktım. Gece ılık ve sessiz. Yıldızlar serpme, denizde bir iki yat sallanıyor, karanlıkta ışıklarını görüyorum. Bizim oteli yandaki boş arsadan ayıran tellerin ardında iki fosforlu göz. Havuç mu? Hayır. Tipsiz bir tekir. Ama ondan biraz ileride… Benim güzel sarman oğlum. Gözünü tekirden ayırmıyor. Yine bir arazi dalaşı olmuş, saatler sürmüş anlaşılan. Telin diğer yanına geçtim. Dikenli otlar bacaklarımı çizdi. Fark etmez. Havuç’u kucakladım. Bir gözü tipsiz tekirde. Odaya geldik. Sarıldık. Mili, Havuç, Kokia ben. İki tane kene yakaladım, güzel altın tüylerine yuvalanmaya çalışan, hemen ezdim ve boğdum. Şefkatte son nokta.

Hep beraber yatağa kıvrıldık. Nihayet uyuduk.

Kaybetme korkusunun deresi içeride bir yerde akmaya devam ediyor tabii.

Bu su hiç durmaz.

Ama bir kez daha onu unutmaya hazırız.

Just like when?

Not: Bu sabah yoga yapamadım ve günün devamında da bunu unuttum. Kaza yogasına bir gün daha eklendi.

Defne_Gün 24_Just Like When” üzerine 5 yorum

  1. pinarustun dedi ki:

    Okurken içimden baba’ya bağlamıştım ama hep unutuyorum genelde esas failin arka planda gizlendiğini, gitme tehdidinin gitme faaliyetinden daha büyük bir zaiyata yol açtığını. Havuç’un arazi dalaşından tekire pis pis bakarak geri dönüşü paha biçilemez. 🐰

    Liked by 5 people

  2. Derya dedi ki:

    Bu çok popolu yazıyı okumak bugün beni güldürebilen tek şey oldu hocam, yazan elleriniz dert görmesin. Just like when ise çook yardımcı oldu. Hemen kullandım.. baktım.. ve cevabıma ulaştım. Kokia da dert görmesin bunun için. Selamlar sevgiler. 💙

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s