Nilüfer – Gün:26 – Yalnız Gün

Merhaba sangam, bugün nasılsın?

Ben bugün de iş arası tatil arası iş günümdeyim. Cılızca da olsa beni Mayıs güneşinin gizliden kavuran sıcağından koruyan bir çam ağacının dibinde uzanıyorum. Kucağımda bilgisayarım, biraz seninle konuşuyor ve seni dinliyor, biraz maillerimi kontrol ediyorum. Yalnızım. Arkadaşlarıma “ben bugün yalnız gün yapayım, akşam bulurum sizi” deyip çıktım evden. Alışık olduklarından garipsemediler. Sağ olsunlar.

Şu an adeta en çok olmak istediğim yerde, olmak istediğim gibiyim. Yüzüm suya dönük, sırtım ve bedenim toprağa emanet. Parçası olduğum ve iyisiyle kötüsüyle zevk duyduğum her bir elementi derinlerimde hissediyorum. Evde olmadan da evde hissetmenin tadını çıkarıyorum.

Dün Defne hocadan gelen akşam postası beni düşündürdü. Düşünmenin ötesinde keyiflendirdi hatta. Shadow Yoga’ya Pınar’la başlayıp sürdürdüğümden Defne hocamızla birebir temasım yok denecek kadar azdır. Yine de kitaplarında ve burada okuduklarımdan sebepli yalnız anlara verdiği kıymeti bilirim. Hatta içimin en derinlerinde bu isteğin sebepleri ve meyvelerini kendimce anladığımı da düşünürüm. Bunun sebebi büyük olasılıkla kendi varoluşumun içinde de benzer bir arzuyu taşıyor olmam.

Dünyalı günlerimin ilk 10 yılı yalnız kalmanın ne demek olduğunu dahi sorgulamadığım bir dönemdi. Benim için varsa yoksa annemdi. Annemin olmadığı bir çatının altında uyumam dahi söz konusu değildi. İlk 6 yılımda annemin okulda olduğu zamanları (bkz. ilkokul öğretmeni çocukları) bana bakıcılık eden apartman komşumuz Muteber anneannemin mutfağında/balkonunda annemin yolunu gözleyerek geçirirdim. Okul çocuğu olduğum zamanlar geldiğindeyse bolca gözyaşı ve özlem sonrası okul hayatının tantanasında anne bağımlılığımdan bir nebze kafayı çıkarmış oldum. Fakat yine de, çoğu ortalama insan evladı, bu yaşlarda yalnızlığa dair pek bir şey öğrenmiyor. Tersine, etrafındaki seslerin arttığı, insan kalabalığının çoğaldığı zamanlarla nasıl başa çıkacağını anlamakla geçiriyor sanki. Yeniye alışmak hep.

Ergenlik ve sonrasında türeyen ilişkilerim yalnızlığı anlamaktan ziyade insanlığın ihtiyaç listesinden kaldırma çabalarımı tetikledi. 18 yaşımda büyük bir yaz tutulması olarak başlayıp, ben bu adamla bir hayat yaşarsam 45’imi görmeden kalpten giderim diyerek bitirdiğim ilk aşkıma kök söktürdüm. Aynı yaşta üniversite sınav sonuçlarını bekleyen iki insandık. ÖSYM sonuçları beni onun memleketine, onu bambaşka bir yere sürükledi. Fiziksel olarak dip dibelik kaderimize yazılmamış olsa da dijital kanallar mevcuttu. Ne ben onu, ne o beni asla yalnız bırakmadı. Daha doğrusu kendi kendine bırakmadı. “kişi kendinden bilir işi” eğilimli büyük kıskançlık kavgaları sonucu oluşan garip güvensiz hava yüzünden devamlı birbirimize naptın nettin rapor verir hale gelmiştik. İkimizin de etrafı görünmez hapishane duvarlarıyla çevrili. Sıkıştırdıkça patlayacağız endişesi tavan. Ama kimse de yapacağından geri dur(a)mıyor. Birbirimizi 300 kilometre uzaklıktan boğuyoruz. Yeni bir şehirde, bambaşka insanların içindeyim ancak kimseyle tanışmıyorum, ondan başkasına ihtiyacım yok diyorum. Her fırsatta birbirimizin şehrinde alıyoruz soluğu. Sonra boğuyoruz birbirimizi bastıra bastıra.

Yaşım 23’e vardığında uzun bir aradan sonra ilk kez birine kanım ısınmıştı. Onunla geleceği görebiliyor, ben bu omuzda yaşlanırım diyordum. O vakitler geleceği görmeye ne takıntılıydım. Özellikle de sevgililik makamında. O zamanın şartlarında kendime biçtiğim hayaller neyse her birine özenle partnerimi de katıp, hikayeler türetip, bundan büyük keyif alırdım. Keyfimi bozan her tartışmalı anda da bir o kadar yıkılır, hem kendimi, hem de karşımdakini parçalardım. 23 yaş aşkıma da kara günler yaşattığımı itiraf etmeliyim. Ben o zaman bir sosyal kelebek, o nerd. Büyük zamanını İzmir’de, birkaç yılını da Londra’da geçirmiş. İstanbul’da çok yeni ve uyum sağlamakta güçlük çekiyor. En yakın arkadaşları hep İzmir’de, üzülüyor. Çok insan, çok mekan, çok yemek.. her şeyi çok çok seçiyor. İş dışında her boş vaktini oyunda, Steam’de, Discord’da geçiriyor. Kendince pek yoğun geçen hayatında bana kalan alan o oyundayken arka koltukta kendi kendime oyalanmam. Yalnızca akşam yemeklerinde bir sohbette buluşabiliyoruz; gerisi uyku, iş ve arada salonun diğer köşesinden atılan öpücükler ve el sallaşmalar. Tüm mesafeli koşullara rağmen ilişkimiz derinleştikçe derinleşti. Ve başlarda pek de umursamadığım bu az vakitler bana yetmez oldu. İlişkinin başları benim için “bir akşam yemeğinde de olsa buluşalım, yeter ki yan yana olalım” iken sonu “haftada 1-2-3-4-5-6 gün buluşsak ne olur, 7. gün neden uzağız?”. Bir gün olsun, bizim olsun değil de, her gün olsun nasıl olursa olsun, diyordu artık içim. Varsın partilemesin benle kabul, yeter ki her gece yanında uyuyayım. Yürümedi tabi.

Tüm bu yalnız bırakmama girişlerim sonrası yalnız anların lezzetini 30 yaşımda tattım. Yalnız olmamaya o kadar çok yatırım yapmıştım ki, artık o sektöre atacak bir adımım dahi kalmamıştı. Kalmadığı noktada çokça acıya düştüm. Kabuğuma çekildim. Kabuk oldum. 7 isterken 0 olmuştum. Elde ne bulgur kalmıştı, ne pirinç. Zaten iştahım da yoktu pek. Ne olursa olsundu. Sonra yaralarım görünür olmaya başladı. Acıyla ferahlığı paralelde yaşar oldum. Biraz 30 yaş köprüsünde yürümek, biraz pandemi, paralelde kayıplar.

Yalnız günlerim beni çok destekledi bu son yıllarda. Yalnız anlarım. Önceleri korkudan nefesimi kesen bir başına kalma fikri zamanla panzehirim oldu. Konular hep ve illaki bambaşka yollara evriliyor, ihtiyaçlar tuttuğu fikri bir başka rotada fırlatıyor. Birkaç birim zaman sonra, biz bizden en çok ne talep edeceğiz bilemiyoruz. Ancak şimdilerde içimdeki Nilüferlerin benden en güçlü isteklerinden biri, belirli periyodlarla verilen hayat molaları, bunu biliyorum. Üstelik yalnızca istemiyor, bazen bağıra çağıra talep ediyor. Ben de “talep büyük yerden” deyip yapılacaklar listemi küçültüyorum imkanlar dahilinde. Bu boşluklar bazen okumak, yazmak, avare dolaşmak veya bazen temizlik yapmak, çiçeklere bakmak. Ya da bugun oldugu gibi bi deniz kıyısında vakit geçirmek. İçimde veya dışımda o an neyin eksiği varsa. Bu anlarda yaptığım her şey bana yüksek zevk veriyor. Can da anlıyor hallerimi. Biraz ben döndüğünce anlattığımdan, biraz o beni duymak istediğindem. “konu sen değil, benim”, “bu bir bunalım değil, şifalanma çabası”. Anlattığım için kendimle, anladığı için onunla gururlanıyorum. Aferin küçük Canlar ve Nilüferlere. Sizi çok seviyorum.

Reklam

Nilüfer – Gün:26 – Yalnız Gün” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s