Doğa – Gün 27 – Çöl

Sevgili Sanga,

dramadan sıkılmış bulunmaktayım. Son bir iki haftada hayatıma çok fazla olumsuz duygu ve düşünceler dadandı. İçimdeki travmaya tutunmaya meyilli anadolu insanıyla oturup bi konuşma vakti geldi de geçiyor. Tamam anladık, çok acılar yaşadın, anan şöyle kendi derdinde kaybolmuştu baban böyle ortalıkta yoktu vay efendim şöyle ihmal edildin böyle istismar edildin tamam hatırladıklarının çoğu ve hatırlamadıklarının bir kısmı gerçekten yaşandı (merhaba kendisiyle üçüncü tekilde de konuşanlar), peki şimdi? Sen suçide otururken yanında mı annen? Vaişakada babanın alın teriyle mi duruyorsun öyle?
Bahane bulmaya hevesli zihin beni günden koparıp uzaklara daldırırken, olmakta olana değil de olmuş ve (henüz) bit(me)miş olana odaklarken, bildik döngülerin içine düşüp auramı üzerinde bir daha ot bitmeyecek bir mermer ocağına çevirirken onu yine zihinle mi terbiye etmeye çalışayım? Terapiye mi gideyim? Meditasyon mu? Aura çalışmaları mı? Ayurvedik yaşamak mı? Refleksoloji mi? Yıldız haritası mı? Ney?
Sahi, ney üflesem geçer mi acaba?..

“Nefesin kendisiyle değil, dürtüsüyle uğraşıyoruz.”

Dramanın kendisiyle değil, dürtüsüyle uğraşsak? Bir tuzak var içeride, ne zaman bir şeyler tetiklese hop! Al bunu aşağı al al al al al!
Tam da o itki, tam da o aşağı çeken, düşüren, hüzün mevsiminin cemresini düşüren o dürtü, onunla uğraşsak? O itkiyi biliyorum, elle tutulur gözle görülür şekilde geliyor. Her seferinde hem de. Sonrasında hafızam ona dair tüm kayıtları çok hızlı bir şekilde siliyor. Yine de -kendine yahut karşıdakine- ifade etmeğe yer buldukça, geri dönüşüm kutusundan çağırmak mümkün gibi. Hani böyle postit bloğunun en üstündeki sayfaya kurşun kalemi yanlaya yanlaya sürünce bi önceki sayfada ne yazıldığının bi taslağını çıkartabilirsin ya, öyle ince bir uğraşı gerek. Yahut yüzyüze görmeden candan bildiğim sevgili Tansel’in dediği gibi, arkeolojik kazı titizliğiyle. Vincin buralarda pek yeri yok gibi, radikal giden daha sert geri geliyor.
-Radikallik her zaman travmatiktir.-
Drama girdabıyla kaygı ataklarının da birbirinden çok farkı olduğunu sanmıyorum. Biri yazıysa öbürü tura. Bense meteliği dikine düşürmenin derdinde..

Uzun zamandır yazamadım, yazmak istedim de yazamadım bu sefer. Kâh telefondan yazmayı denedim gücüm yetmedi, kah bilgisayardan yazacak oldum pili yetmedi. Birkaç günün yazısını kronolojiden saparak akıtmağa uğraşayım, olduğu kadar.

Yalnızlık, sevgili sanga, benim için 20lerimin sonuna doğru “böyle bir şey varmış” dediğim bir hâl oldu. Kendime ait odam ilk defa
sahi ne zaman oldu? Üniversite sınavına hazırlanmağa başladığım sene, abimin eski odasına geçtim. Bir odada yalnız uyuduğum ilk zamanlar odur. Kendine ait oda demek, kendi eşyalarınla/eşyasızlığınla/beden dışı varlığınla doldurduğun oda demek midir? Eğer öyleyse geç, bu değil. Odada bana dair test kitaplarım ve bir kısım kıyafetlerimden başka hiçbir şey yoktu, aksine hıncahınç abimin eşyalarıyla doluydu. Üniversitenin ilk senesi desen iki kişilik yurt odası, ikinci ve üçüncü seneleri desen annemin alelacele bir spotçudan döşediği, benim kendi zevkime göre döşememe müsaade dahi edilmemiş bir üniversiteli -zevksiz- genç odası, mümkün değil dönüp bakınca benim odam diyemiyorum. Dördüncü sınıfta aileden habersiz okulu bırakıp başka şehre taşınmıştım, İzmir’deki sevgilimin yanına. Çünkü sevgili olmak bunu gerektirir’di. Uzakta mıyız? Öyleyse her haftasonu git-gel toplamda 14-15 saat yol tepip 6 ay boyunca Kamil Koç ve Pamukkale’ye bütün harçlığımı yığayım, sonra da okulu bırakıp yanına taşınayım tekrar üniversite sınavına hazırlanayım. Gerekirse bu şehirde fotoğrafçılık okurum, yakarım eğitim hayatımı ne olacak? Aa sen de mi hazırlanacaksın? Tamam birlikte hazırlanalım hadi, birlikte başka bir şehre kaçarız! İşte o yıl, bir evde alan gibi bir şey tanıdım. İlk defa yeni bir tarif denemekle, kahve demlemekle, demirdöküm tavayla, kendime döşekten evvel kitaplık almakla, kitaplarımı kitaplığa dizip akşam halının üstünde yatmakla falan tanıştım.
Aşk, sevgili sanga, insanı depresyondan çıkarabilecek, hayatını değiştirtebilecek, geçmişini yaktırabilecek çok şiddetli bir güç. Çölde bir deve gibi taşıdığın yükleri farkettirip, bir aslan gibi yerle bir etmeni sağlar. Lakin bir bebek gibi emekleyerek o çölden çıkabilmek, işte orada işin inceliği başlıyor. Defalarca, defalarca kere öldü o bebek, sayın sanga. Çıkamadı çölden. Bir bakmışım tekrar bir deveye dönmüşüm, taşıyorum bütün yükleri yine. Sonra yine aslan, sonra yine emekle bakalım çıkabilecek miyiz bu sefer..
Her seferinde bir umut.

“Bahar beklediğimi getirmedi
Bahar yine gelir.”
Suphi Taştan

Sonra beraber İstanbul’a geldik, okumağa. İki göz bir ev tuttuk, 30 metrekare desen değil, kendine ait bir oda da neymiş. Yeter işte, birbirinden perdeyle ayrılan iki göz, birine yatakla gardrop anca sığıyor, diğerine işte sokaktan eşya buldukça döşeriz. Mutfak gibi banyo gibi iki küçük göz de var, yeter bize! Üç sene o sıkışıklıkta, o alansızlıkta… sonra dersimizi alamamış olacağız ki yine aynısının biraz daha moderni bir eve taşındık. Bir de üstüne karanlık bu sefer! Güneş almıyor. Haydi daha büyük depresyon gelsin. Çünkü alansızlık, sevgili sanga, çocukluktan alışık olduğum bir şey. “Kişisel alan” benim için sadece kitaplarda, filmlerde falan rastgeldiğim bir söz öbeği. Ama güneşsizlik! Hiç karanlık bir evde yaşamamıştım, o çok sert bir deneyim oldu benim için. Sağ çıkamadım. Çıkamadık. İlk ve en uzun ilişkimin sonu o karanlık evde geldi. Travmatik bir ayrılıktı, sonrasında yıllarca hiçbir ilişkim üç aydan uzun süremedi. Nedenini çok geç anlayabildim.
Nedeni aslında çok basit, kişisel alan! Kişisel alanın ne olduğunu anlayamayışım, onu kaybetmeğe başladığımı farkettiğimde alanımı inşa edip korumak yerine ilişkileri yokuşa sürüp yakıp yıkmak şeklinde vuku bulmuş. Canı sağolsun. Hala bile hem kendi mekanımı, hem kendi hislerimi algılamakta ve sınırlarını çizmekte sorunlarım var, sevgili sanga. Yavaş yavaş tanış oluyoruz, hemhal oluyoruz kendisiyle. Yavaş yavaş.

Yoga, bu alanı inşa etmemde en büyük yol göstericilerden birisi oldu sanırım. “Üzerine oturabileceğim bir paspas kadarlık bir alan” henüz yetmese de, bir gün kişisel alanımı önce dışarıda, sonra içeride tanımlayıp koruyabileceğime dair inancım var. O güne kadar, vahşileşip saldırganlaşmadan, ortalığı yakıp yıkmadan yaşamanın yollarını arıyorum. Bu sefer hiç de yakıp yıkmak istemediğim bir ilişkinin içindeyim, lakin bu drama sevdası benim yakmamı bekletmeyebilir. Demin sert sert konuşmuşum da bu üç aylık beş yılda hep ben yakmış değilim, yandığım yaktığımdan çoktur zaar. Bu ilişkide de üç dört ayı doldurduk daha yeni, hayırlısı (:

“Özgürlük bahşedilmez, kazanılır.”

Bir süredir farkettiğim, sabahı kendime ayırabilecek kadar erken kalkabilmek için akşamı erken kapatmak mühim. Daha da mühimi, sabah gözü açınca kalkacak motivasyon ve yaşama sevincinin olması. Sınırlarımı göz göre göre kaybederken, dört bir yanım ya insanlarla ya eşyalarla çevriliyken nasıl bulacağım o neşeyi, bilmiyorum. Ama eksiği biliyorum en azından, neşeyi biliyorum. Neşeli olduğum günleri de biliyorum, bu da iyi.
Hadi doğacım, şu dramayı geldiği gibi neşeyle karşılayalım. Hüznü neşeye sevdirelim, öfkeyi neşeyle kucaklayalım, çünkü neşe, sevgilisanga, ölüme gülümsetebilecek tek şey’dir. “Ayrılık ölümden zor” dediğini duyar gibiyim, olsun. Hepsini karşılayacak tek şey neşe, gerisiyle bu çölden çıkılamayacak.

Ha bu arada yazmıyorum diye yogamda değilim sanmayasın, sevgili sanga! İlk defa bu kadar uzun süredir hiç aksatmadan yapıyorum yogamı, yogayla ilişkim çok değişti. Eğip bükebilecek cesareti göstermeğe başladım. Bir de yalancıktan ağlamalar ekledim sevgili sanga, itiraf etmek isterim. Çok kişiden duydum, kalça ile haşırneşir pozlarda gözyaşları sel olabiliyormuş. Yogamudrasanada da baktım ki acı zevke dönmüyor, dönesi yok, dedim ağlayayım belki açılırım. En son ne zaman ağlamıştım? 2 sene evveldi, kedim vefat ettiğinde birkaç saniye gözyaşı dökebilmiştim. Ondan evvel? Babam ve Oğlum’da. Ondan evvel? 12 yaşında falandım sanırım, annemin kanser haberini aldığımda ağlamıştım bir süre, sonra bir tanıdık beni mutfağa çekip annenin yanında ağlama çok üzülür demişti de susmuştum. Ondan evvel? 5-6 yaşında falan olsam gerek, telefonum yok daha, annemle babam kavga edip de babam evi terkettiğinde ağlamıştım. O an çok içli ağlamıştım, hatırlıyorum. Sonra kesildiği anı da hatırlıyorum. Annem babamı arayıp da “Gel bak oğlunu nasıl üzdün!” dediği anda, hatırladığım ilk “gözyaşına yabancılaşma” anım bu sanırım. Babam üzmedi ki beni. İkinizin kavgası gerdi, bu gerilimi boşaltmak için ağladım. Sonrasında da annemi yalancı çıkarmamak için öyle koltukta yüzüm mindere dönük yattım babam gelesiye. Beş vakit sürdü gelmesi. Geldiğinde telefonunu yere “lanet olsun! gerçekten lanet olsun!” diye yakararak fırlatışı ve o nokia 5110’un yerdeki fayansın üzerinde arka kapak, pil ve gövde olarak üç parçaya ayrılışı dün gibi aklımda. İlk ilişkimdeki sert kavgalarda yere eşya fırlatma tepkisi o günden kalma, bunu henüz o ilişkinin içindeyken farkedip işleyip bırakabildim en azından. Şükür.
Ondan önce? Yuva zamanları, gece kulağım ağrıdığında ağlamıştım. Gecenin bi yarısı, herkes uyuyordur kesin. Çok sesli ağlamayayım, odamda ağlasam kardeşim uyanır, kardeşim uyanırsa sesli ağlar annemler uyanır. Koridorda ağlıyim, orada sessizce, kimseyi uyandırmadan hıçkırabilirim. Kulaklarım çok sık enfeksiyon kapardı, annem sürekli gecenin bir yarısı hastanelere taşıdığından, babamın bir türlü kalkıp da hazırlanamadığından, hep yalnız götürdüğünden falan söylenirdi.
Bir de şimdi bir gözlerim doldu, sevgili sanga. Ne yalan söyleyim. Bu kadar ama işte, yabancılaşışım yine saniyeler sürdü, gözlerimde yangı, içimde boşluk kaldı.
Ne diyordum, yalancıktan ağlama, sevgili sanga. Baya baya yogamudrasanada baktım ağlayamıyorum, ühühühühü diye ağlayan kötü dizi oyuncusu sesleri çıkarıyorum bir süredir, sustuğumda bir tık daha kendini salmış oluyor sol kalçam, eğiliyorum kendime bir nebze daha. “Fake it till you make it” miydi o söz?

Bu ay bitiyor, dilek ekleme hakkımız hala var mı bilmem. Olsun olmasın, elbet ayın da yenisi gelir.
Acıyı da, hüznü de, öfkeyi de, dramayı da, kederi de -sevgili sanga- neşeyle karşılayabilmek bu ayın son üç gününden ve önümüzdeki üç vakitten dileğimdir.

Neş’eyle!

Doğa – Gün 27 – Çöl” üzerine 10 yorum

  1. zelishlacin dedi ki:

    doğa, üst üste iki kere okudum, kaleminin gönlüne eşlik edişine hayran oldum. çok yerde hislerime de tercüman oldun. çöldeki devenin yükü arasındaki paketleri açmışken neşeyle ‘helallleşmeni’ diledi kalbim; yani geçmişle bir barış anlaşması.şahsi çıkış noktam, olandaki hayra inancım. bir de aşkla ilgili söylediklerine ilave olarak aşk, leyla’dan mevla’ya halka halka genişlediği vakit (sanırım) anlaşma kolaylaşıyor. sevgimle. 🌱

    Liked by 1 kişi

    • doakalolu dedi ki:

      “Aşk” bu metinde on sene önceki doğanın yüklendiği anlamıyla kullanılmıştır. Son zamanlarda bu konuya bakışım çok daha farklı, yarın öbür gün dökmeye çalışırım güncel düşüncelerimi de 🙂

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s