Pınar – Gün 25-27: Bir Anıt ve Bir İsim

Eveet, koskoca üç günü devirdik. Geldik 27’ye. Şunun şurası 3 gün sonra tekrar yeni ay. Yine bir ayın 30’u, ve yine 29 günlük bir döngünün başı.

Şimdi şu anki hislerimle bir yazıya otursam bambaşka bir şey çıkardı ama 25. günü anlatmadan geçmek istemiyorum. O yüzden mevcut hisleri şuraya ‘park ediyorum’ ve bir flaşbekle Çarşamba gününe geri dönüyorum.

Bu Çarşamba tatildik. Yani yoga yok. 4-5 haftada bir hoca mola veriyor. Hafta arası bu günü boş bulmuşken uzun süredir istediğimiz Jerusalem turunu gerçekleştirelim dedik. Şu bizim yemek programında görüp aklımıza yazdığımız birkaç yer vardı. Öncesinde de Yad Vashem’e gitmek istiyordum. Fakat tüm bunların öncesinde, bana banka hesabı açmak üzere Dizengoff’taki Leumi şubesine yollandık. Vergilerimi bu ülkede vereceğime dair kağıtlar imzalandı, kimlikler pasaportlar alındı, hesaplar açıldı, hüviyet malum Türkiye’den olunca son bir onaya ihtiyacımız var, standart prosedür.. Neyse birkaç saat sonra bu onay da geldi.. vee. Artık bir banka hesabım var.

Bankadan gelip evde üst baş değiştirdik. Guş’u ananeye bırakıp trene yollandık. Trenle Kudüs 45 dakika. Şu şehre neden bilmiyorum Kudüs demeye dilim varmıyor. Aşırı islami bir tat bıraktığından heralde ağzımda. Jerusalem dediğimde şu anki otantik hâlini daha iyi yansıtıyormuş gibi hissediyorum. Kuruluşundan bu yana elden ele geçmiş olan bu kadim şehrin dokusunu, biraz da içinde ‘alem’ sözcüğü geçtiği için beni bambaşka bir aleme götüren bu dağlık yeri, daha güzel betimliyor sanki.

Trenden iner inmez Yad Vashem’e doğru bir otobüse bindik. Meğer tramvayla da gidebilirmişiz. Jeruuz dağlık olmasına rağmen birçok tramvay hattının olduğu bir şehir, bu özelliğini seviyorum. Yine dağlarından sebep çok daha kuru bir havası var ve alabildiğine havadar. (Old City hariç. Old City bildiğiniz Kapalıçarşı). Evler yine Kudüs taşı denilen beyaz taştan, her şey aşağı yukarı aynı renk. Tel Aviv’den buraya gelmek, Münih’ten Kazablanka’ya gitmek kadar büyük bir değişim. Sosyal topografi tamamen farklı. Fakat halka karışmadan evvel seyahatimizin asıl sebebine, bizi bu günden alıp geri Nazi Almanyasına, ghettolara ve toplama kamplarına götürecek olan Holokost müzesine vardık. Yad Vashem, dosdoğru Türkçe’ye çevirince ‘bir anıt ve bir isim’ demek.

Yad Vashem büyük bir alana yayılıyor ve birtakım açık hava anıtları da var ama yukarıda gördüğünüz üçgen prizmanın içinde gerçekleşiyor esas olay. Mimarı tebrik etmek lazım. Girer girmez insan klostrofobiye teslim.

Keşke taze taze yazabilseydim. Üstünden yalnızca iki gün geçmesine rağmen bazı görüntüleri beynim travmatik olaylar çekmecesine koyup silmeye başlamış bile. Holokost üstüne yüzlerce belgesel, binlerce film çekildi belki ama bu müzenin içinde her şey daha bir gerçek, daha da bi akılalmaz sanki. Milyonlarca vatandaş nasıl böyle bir deliliği hayata geçirecek denli akıl tutulması yaşayabilir, propagandanın gücüne hayret ediyor insan. Prizmanın içine peşi sıra dizilmiş odalarda zigzag yaparken maruz kalınan bilgi ve dehşet bombardımanı altında kaç saatimizi orada geçirdiğimizi unuttuk. İki saat miydi? İki buçuk muydu? İlk yarım saatten sonra zaten başım ağrımaya başladı. Yazıların tamamını okuyup görsellerin tamamını incelemek için heralde insanın beş saatini vermesi gerek buraya. Fırsat bulup nefes alabildiğim anlarda Roei’nin nasıl hissettiğini gözlemlemeye çalışıyorum. Buraya ilk gelişi değil biliyorum. (Bir önceki gelişi, Alman kız arkadaşıyla, artık siz hesap edin). Fakat hayal gücümü ne kadar zorlasam da, içine doğduğu ve içinde büyüdüğü bu psikolojiyi anlamama imkan yok.

Yad Vashem, insanların savaşta ve Holokost sırasında kaybettikleri yakınlarının ve ailelerinin izini sürmek için kurulmuş bir vakıf aynı zamanda. Almanların kayıt tutma titizliğine şapka çıkartmak lazım. Kim nereden nereye götürülmüş, hangi kampta öldürülmüş, pek çok bilgiye ulaşmak mümkün. Roei’nin hem anne hem baba tarafı Polonyalı. Baba tarafı henüz buralar Filistin’ken, savaştan evvel evlerini terk edip buraya yerleşenlerden. Roei belki bir dosya oluşturup EU-pasaportu başvurusunda bulunurum umuduyla bundan bir sene önce anne tarafından dedesinin izine düştü. Bu dede 1950 senesinde İsrail’e geliyor. Fakat buraya gelişinden önce neler yaşadığına, neler yaptığına dair HİÇBİR şey bilmiyorlar. Asla konuşulmamış ailede. Roei’nin annesi hayal meyal çocukluğundan bir şeyler hatırlıyor ama parçalar bir türlü birleşmiyor. Biz de Yad Vashem’in kayıtlarında Chelm, Polonya doğumlu Yaakov’un peşine düştük geçen yaz. Anne ve babasını, ve katledilen on bir kardeşin tamamını kayıtlarda bulduk. Fakat bu dede yok. Roei Facebook’tan Polonyalı bir avukat buldu. Bu kadın elimizdeki kısıtlı bilgilerle Polonya kayıtlarını didik didik ederek, savaştan önce dedesinin tüm ailesiyle birlikte yaşadığı evin adresine, evlenme cüzdanına kadar her şeyi buldu! Google maps’ten açtık, ev olduğu gibi duruyor. Acaba içinde şimdi kimler yaşıyor? Roei’nin annesi, Yaakov’la ilgili hayal meyal bir Sibirya hikayesi hatırlıyor. Fakat Sibirya bu denklemin içine tam oturmuyor. Hangi ghettolara, hangi kamplara götürüldüğünü hâlen bilmiyoruz, ama ta Sibirya’ya gittiyse belki de savaş sırasında Rusların eline düştü ve oradaki kamplardan birine gönderildi diye tahmin yürütüyoruz. Düşünsenize.. neler neler geçiyor insanın başından ve ailede tek bir kelime bile konuşulmuyor. Neyse dosyayı tamamlayıp Polonyalı yetkililere teslim ettik. Acaba dedemi mezarında ters mi döndürüyorum diye düşünse de belki bir gün bize, olmadı çocuklara bi faydası dokunur diye yılmadan koştu belgelerin peşinde aylarca. Şimdi haber bekliyoruz.

Of nereden nereye gelmişim. Neyse üçgen prizma nihayetinde düzlüğe, ve ışığa erdi. Bu terastan hemen önce bir binlerce ismin yer aldığı yuvarlak ve insanın başını döndüren devlikte bir arşiv odası vardı. Odadaki tur rehberlerinden biri grubuna şöyle diyordu: “This room is basically the essence of Yad Vashem..” İsteyenler odanın fotoğraflarına şuradan bakabilir: https://www.yadvashem.org/museum/holocaust-history-museum/hall-of-names.html

Bir önceki resmi çektikten hemen sonra önüme üşüşen genç ordu kafilesi

Soluğu Jerusalem’in meşhur Machane Yehuda çarşısında aldık. Televizyonda izlediğimiz kendi birasını üreten birahaneye, ve aynı adamın sonradan açtığı Schmaltz isimli American-Jewish Deli’ye. Her iki mekânı işleten adam, heralde bizim yaşlarda, ultra Orthodox bir Amerikan Yahudisi. Brooklyn’de doğmuş, birkaç sene evvel buraya aliyah yapmış. Programı izlerken vay anasını demiştik, bu çocukla arkadaş olabiliriz sanki! O kadar güzel, o kadar tatlı konuşuyor ki. Kafası rahat, kendi hayatını yaşıyor.. Fakat restoranın kendisi aşırı Ortodoks bir mahallenin merkezine konuşlanmış. Adam da zaten heralde yakınlarda yaşıyor. Ben Shtisel’de gibiyim. Restoranda piercingli bir kız gelip siparişimi, yayvan bir Amerikan aksanıyla aldı. Etrafta tavuk kanatlarına, bira patatese gömülen, tam bir Amerikan vibe’ı yayan genç ergenlerle dolu. Arkamızda 20 kişilik bir masaya cümbür cemaat bir ailenin yavaş yavaş doluşması.. Ben kendimi belgeseldeymişim gibi hissettiğimden bana çok koymadı ama bir süre sonra Roei’ye ortamdan daral geldi, liberal kentimize geri dönelim dedik.

Buraya da o günden kalan birkaç foto daha serpiştireyim ve artık çekileyim. 26. Gün’de ne mi oldu? Günler öncesinden kararlaştırdığımız yurtdışından gelen arkadaşlarımıza evde vereceğimiz yemeğin günüyle 3 ve ötesi sınıfımın ders gününü karıştırdığım için gerçekleşen çakışmadan ötürü dersimi söylene söylene iptal ettim ve sonrasında… Sonrasında bu large, bu plansız programsız, bu hiçbir şeye körü körüne commit etmeyen İsraillilik döndü dolaştı, ay biz yeni yedik çok tokuza, duruma göre bakarıza döndü, adamın karısıyla çocuğu bizim yanımıza dahi gelmediler. Plana dahil gibi görünen bir başka aileden ise tamamen haber alınamadı. Roei çocuklar için çikolatalı fudge yapma hayalleri kuruyordu, iyi ki yapmamışız. Ben de dersimi iptal ettiğimle kaldım. Yapacak bir şey yok.

Yogalar devam..

Bu da çarşıdan Ayşıl için gelsin:

Pınar – Gün 25-27: Bir Anıt ve Bir İsim” üzerine 10 yorum

  1. aynuryilmaz dedi ki:

    Polonyadaki dedenin hikayesi, avukatin basarisi, muzenin Alman kiz arkadasla gezilmesi (acaba ne hissediyorlardi?) ve asiri genis israillilik..Her biri aklimda kalacak sanirim bir sure…

    Liked by 4 people

  2. Gülhan Gümüş dedi ki:

    Kulüp dizisini izlediğimde bir çok sahne o kadar ağır geldi ki bittiğinde üzerime bir öküz gelip oturmuş gibiydi. Kendimi parka darın attım, koştum koştum. Roei’nin ve büyük ailesinin yaşadıklarını tam olarak hissetmem zor, belki imkansız. Sadece ah insanlık ahhh diyorum😢

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s