Derya – Gün 28: Kavga: Ana baba, para, dünya

(Bu yazı, Fatma ve Defne hocaların balkon sohbet konusundan ilham aldı. Bkz Fatma hocanın son yazısı.)

Babam annemi küçümserdi sanga. Ekonomik kazanç getiren bir iş yapmadığı konusunda. Aynı okulu okumuş mezun olmuşlar, annemin babasından gelen davet ve imkan ile iş kurmuş, çok çalışmış yükselmişler.

Bir kaç sene sonra annem hem çocuk bana hem iş temposuna yetişemediğinden, belki biraz da babamla işte dahi burun buruna olmak istemediğinden, bırakmış. Belki bu işi aslında sevemediğinden. (Normalde diplomat, büyükelçi olacak kadın. Ben sınavlarının ortasında doğmasam, bu yeni iş kurulmasa yani.) Ekonomik kazanç getirmez olmuş, ama şehrine, ülkesine, dünyaya, sonraki kuşaklara gani gani başka kazançlar getirmiş: Sonraki 30 yılını gönüllülüğe adamış. Bir çevre derneği kurmuş. Kent Konseylerinin Türkiye’deki ilk sivil ve ilk kadın başkanı olmuş. Onlara devam ederken TEMA’nın Batı Karadeniz Temsilcisi olmuş. BM tarafından defalarca seminerlere özel olarak çağrılmış. Bunların hiçbirini öyle hobi olsun, vakit geçsin, basında fotoğrafım çıksın, aman öndeki pankartı ben tutayım diye bir umutsuz ev kadını misali değil; gönlünü, terini, emeğini, vaktini, parasını, aklını bu işe vererek yapmış. Liderler yalnızdır diye yazıyor ya hocalarımız, annem de çoğu zaman yalnız kalmış. Yanında destek veren arkadaşları tabii ki varmış, ama evet, liderler yalnızdır. Kat kat emeği verenler o işin başkanlarıdır. Canı çıkmış. Mış mış diye yazıyorum ama gün gün tüm deneyimlerini, başarılarını, kazandıkları davaları, kaybettikleri davaları, verdikleri eğitimleri, 30 yıl önceden küresel ısınma diye bağırışlarını, yorgunluklarını, hayal kırıklıklarını, yalnızlıklarını yakından izledim.

Şehirde tanınır annem. Sayılır. Biraz da çekinilir. Türkiye’deki diğer STK’lardan telefonlar  gelir, o yetmez kalkıp bizzat gelirler, danışmak için. Siz bu konuda nasıl davrandınız? Biz nasıl yapalım?

TEMA’nın Şişli’deki yeni binasına ilk gittiğimizde, açık ofis katına giren annemin adını duyan herkesler masalarından birer birer kalkıp geldiler. Şaşırdık. Elini sıktılar, sarıldılar, hayranlıklarını dile getirdiler. Yüzlerini gördüm. Sanki içeri Angelina Jolie girmiş. Gözlerim yaşardı. Geride kalıp izledim. Gururla kabardım. Saha savaşçısıdır annem. Savaş sahada yürür.

Niye anlatıyorum bunları?

Çünkü efendime söyleyeyim, yıllar önce, ben ilkokul beşte iken bir akraba düğünü vardı. Öncesinde evde toplaşmışız. Hatırlıyorum. Başka şehirlerden gelen yakın uzak akraba kadınlar odadalar. Babam içeri giriyor, etrafına bakıp diyor ki, “Oo aileye bak, sırtımız yere gelmez. Avukatımız var, doktorumuz var, şuyumuz var buyumuz var…”  Sonra anneme dönüp diyor ki “Bir de Berran var işte, o da anca çöp toplar, eylem yapar.”

Ah be sanga. Bu nasıl aşağılama? Annem tabii ki buna çok alındı. Ben annem alındı diye babama alındım. Annem sonra hep dedi ki, “Derya, ne yaparsan yap, kendi paranı kazan. Başka türlü saygı görmezsin.”

Hmm. Bi düşüneyim.

Mezun oldum, işlere girdim, çıktım, iyi güzeldi. Derken gelişen bir takım olaylar sebebiyle kendi mimarlık ofisimi fazla erken açtım. Sizce para kazanabildim mi?

İlk ama ilk kazancımı, hemen aynı akşam kapıma gelip ağlayan bir tanıdığa borç verdim. Asla geri alamadım, isteyemedim. (Hem de ailemin tanıdığı idi. Uzun süre haberleri olmadı.)

Bana iş veren bir adam hapse girdi. Onunla beraber çoktan başlanan iş de karşılığıyla birlikte içeride yattı.

Yine bir iş bitiminde kocasının yaptığı ödemeyi yarım saat sonra gelip salya sümük ağlayarak geri isteyen karısına içimden “lanet olsun” diyerek iade ettim. (Birine kefil olmuş, eşinin haberi yokmuş, duysa kıyameti koparırmış. Ödemesi gerekiyormuş.  Sonra laneti geri aldım, hakkımı helal ettim.)

Bir çok mimari iş, projenin yarısını çizmişken iptal oldu. Sahipleri ya battı, ya caydı, ya sattı. O vakte kadar yapılan işin karşılığını, mimarlar odasının da yasal önerisi ile şudur şudur diye önlerine koydum. Olmadı, üç kuruş ya aldım, ya alamadım.

Bari belediyeye iş yapayım dedim, yarısını baştan, yarısını 5 yıl sonradan piç edilmiş şekilde ödediler. Faiziyle alan devlet, faiziyle vermiyor.

Ödeme yapmamak için bin dereden su getirdi diğer herkesler.

Bu sana deneyim olsun, diyen oldu.

Senin paraya mı ihtiyacın var ki? diyen oldu.

Sözleşme istemen bana hakaret, ben senin bilmemkimini tanırım! diyen oldu.

Dedenden sana para kalmadı mı? diyen oldu. (Dedem yeni ölmüşken.)

Allah için emeğimin karşılığını aldığım bir kaç güzel iş de yaptım. Ama nihayetinde “eeh ben böyle işin içine..” diyip ofisi kapadım. Nişantaşı’nda Sunday yeni açılmışt, üst katını kendime ofis eyleyip bir süre daha mimari proje yaptım. Sonra yoga hocalığına tesadüfen (!) başlayıp çok sevince… Dedim oh be! Ders 1.5 saat sürüyor. Tek başımayım. Müteahhit yok, belediye yok, kadın yok, koca yok. Evet üç kuruş kazandırıyor. Ama oh be! Hem de sistem dışı. (Zannettim.) Maddiyat değil maneviyatla uğraşıyoruz. (Zannettim.)

Ay fazla flaş forwırd yaptım. Birazcık geri saralım. Ben bu mimari işlerden bir türlü kazanç sağlayamazken, bir reiki uzmanı dedi ki, “Derya, acaba sadece batacağı belli olan mimari projeleri mi kabul ediyorsun, onca projenin içinden?”

Sonrasında yıllar, terapiler…

Babam beni ekonomik kazancım yoksa da sevsin’ler.. O baba beni böyle de sayacak!’larla geçen yılları fark etmeler…

“Baba bugün güzel bir yoga dersi verdim.”

“Öyle mi, kaç kişi geldi?”

“…..”

 “Baba bak öğrencilerimin videosunu çektim, neler neler yapıyorlar bakcan mı?”

“Aa ne kalabalık!” ya da “Üç kişicik mi gelmiş?”

“…..”

Geçen sene Kent Konseyi’ne girdim. Fiyakalı ve dinamik bir giriş ile, iki grubun birden başkanlığını üstlendim. Bu gruplar bu sene en çok çalışan, iş-proje üreten gruplar oldular. Canla başla, çok severek, tatmin duyarak çok vakit harcadım. Proje organizasyonlarının haricinde defterler, tutanaklar tuttum, dilekçeler yazdım, evrak işlerini hiçbir grubun yapmadığı kadar düzgün tuttum. Harcadığım vakit ve kafa enerjisi yüzünden tam pandemi bitip yoga ders taleplerinin arttığı dönemde yeni ders almadım. Gönüllü işi, kazanç kapımın önünde tuttum.

Çünkü…

O baba beni böyle de sevecek! Tükürdüğünü yalayacak. Kendi üstümden annemi de saydıracağım. Annemi kurtaracağım. Sonra anneannemi de kurtaracağım.

Şu an bankada param yok, hatta yıl boyunca kazandığımı son tatilde yediğim ve  bu aralar yoga derslerine ara verdiğim için hesap eksilerde. Karttan yiyorum. Ben hala gönüllü iş peşinde.

Değiyor mu peki? Babam ne diyor?

Babam eksilere düştüğümü tabii ki bilmiyor. Amma ve lakin, ben de şaşırıyorum ama.. babam gönüllü uğraşım ile gurur duyuyor. Hoşuna gidiyor. Uzun uzun projelerimizi, etkinliklerimizi anlatıyorum. Dinliyor. Samimi mi diye yüzüne bakıyorum. Evet samimi. Güzel güzel yorumlar yapıyor, bizi, beni övüyor.

Ee.. kavgam bitti mi şimdi… Beni böyle de seviyor? Sayıyor? Ne güzel kavga ediyoduk, ya şimdi?

Başlıkta ana baba, para, dünya yazıyordu. Şu yaşamda tek bir kavga konum yok herhalde.

Şehirle de kavgalıydım ben. Misler gibi nefret ediyordum bu şehirden. Ta ki bu seneye, Kent Konseyi’ne kadar. Kenti anlamaya dair düzenlediğimiz etkinliklerden biri olan Bellek Yürüyüşleri ile şehri kendi kendime sevdirdim. Daha doğrusu bu garip kömür şehri 150-200 yıl önce Simcity gibi birdenbire niye ve nasıl kurulmuş, niye gelişmiş-gelişmemiş, nasıl böyle tuhaf, hiç bir yerde örneği olmayan şekilde mahalleleşmiş, çok-kültürleşmiş, niye bir taşra şehrine göre bu kadar modern olmuş… anladım. Anladıkça, bakışım değiştikçe, belleğim yeniden düzenlendikçe nötr hale geldim. (Leonardo Da Vinci demiş ki, bir şeyi sevmek ya da sevmemek için önce onu anlamak gerekir.)

Daha başka? Sistemle, dünyayla, parayla da küs idim. Tok evin aç kedisiydim. Utanıyordum. Küçük şehrin tanınmış dedelerinin torunlarıyız biz. Aa sen Şeker’lerin torunu musun? hayretiyle büyüdük. Ben hep utandım. Dede ölüp biz aileden uzaklaşınca taşındık. Çekirdek aile, havuzlu ve bahçeli bir teras katında salon salomanje birbirimize değmeden yaşıyoruz biz. Mimari proje benden, bütçe pederden, vaktiyle yaptık oldu. Şükür. İstanbul’dan bir kaç yıl önce şehre dönüp ailemin yanına geri taşındığımda, uzun süre arkadaşlarımı davet etmeye çekindim. Instagram’da aman ev gözükmesin diye açı ayarlamakla kendimi gerdim. Ders verdiğim spor salonunun fitnessçı wellnesçı babama ait olduğunu sakladım da sakladım. Ben sadece yoga hocasıyım dedim. Aman bilmesinler, sonra ne derler, ama salon bizim. Minik arabamı satmıştık, babamın koca cipini aldığımda onunla görülmeye utanıp varacağım yerden öteye park ettim.

“Aa o bahçeli havuzlu ev sizin mi?”

“Benim değil, ailemin.”

Terapiler.. Yogalar.. Yumuşamalar.. Derken bir bakmışım havuz başından selfiler koyabilir olmuşum. Konum’a Zonguldak yazabilir olmuşum. Utanmadan. Çoğu arkadaşımın yurtdışına taşınmış, benim geride kalmış olduğum gerçeğine takılmadan. Bir bakmışım bu yazıyı size yazabilir olmuşum. Terapistime göre, kendi kazandığım üç kuruşun içinde kendimi kanırta kanırta yaşadığım bu yıllarda çok zorda kalınca babamdan para isteyebilir olduğum zaman.. çocukluk hakkımı bilip saydığım zaman.. sistemle, dünyayla, parayla, babayla barışmış olacağım zamandır. Ve barışık bir zeminden/aileden/kökten/şehirden sağlamca hız alıp başka yerlere sağlıklıca uçabileceğim zamandır. Aynı zamanda kavgamı gönlümce sürdürebilmek için (dünyayı) döne dolaşa yine kendimi bulduğum şehirden de gidebileceğim zamandır.

O zaman yaklaşıyor. Görüyorum, hissediyorum.

Annemi ben kurtaracağım, böyle de sevileceğim diye batacak işler seçerek kendi kendimi sabote ettiğim ekonomik kazanç konusu..

Çocukluğumda dilime doladığım “Ben paradan nefret ediyorum, keşke para olmasa, bu dünyadan da nefret ediyorum, keşke Mars’ta doğmuş olsam” sistem isyanım..

“Keşke erkek doğmuş olsam, onlar özgür!” dişiliğimle kavgam ve sanrım..

Hepsi ile tek tek bakışıyorum. Göz göze. Bir şey yapmaya çalışmadan. Terapiler, yogalar yolu açıyor. Bir şeyler oluyor. Birkaç yıldır sürüyor ama sizlere denk geldi, aşk, dişilik, para, ana, baba, memleket… konuları bende 28 gündür görünür şekilde epeyce hızlanıyor.

Felek 25. gün yazısında “eskiden biraz anlamsız gelirdi söyleyeceklerim diye susardım.. ama sonra fark ettim ki bizim söylediklerimiz ile inşa süreci başlıyor. Birileri söylediklerimi, yazdıklarımı saçma bulabilir, beğenmeyebilir, olsun, yeter ki çorbada benim de tuzum olsun. Süreç benim de dahil olduğum bir inşa süreci olsun.” diye yazmıştı. Ne güzeldi, not almışım.

Bu endişe duygusu blog açarken bende de vaktiyle bolca olmuştu. Zaman zaman “ya yazdıklarım yazılar, çektiğim fotoğraflar, çaldığım parçalar beğenilmezse” diye endişe duyan yetenekli bir keman sanatçısı ve şedovcu arkadaşım da olmuştu. Bunu onunla da hep konuşurduk.

Tanıdık bir endişe bu. “Ya fazla kişisel yazmışsam.. Sevgilimin, ailemin, hocamın dedikodusunu yapmış gibi olmuşsam?” Halbuki biliyorum ki hep kendimizi anlatıyoruz. Başkaları ile olan ilişkilerimiz üzerinden yine kendi içimize fener tutuyoruz. Diğerinin fenerinde de yine kendimizi buldukça, okudukça, sen/ben, biz/diğeri’nin içiçe eridiğini görüyoruz. Sizlerin de hep hatırlattığı gibi.

Tüm endişelere rağmen iyi ki yazdık. İyi ki okuduk. Sizi seviyorum.

…  

Mina Urgan’ın “neden kendimi yazdım?” açıklamasının fotoğrafını aşağıya bırakıyorum. “Bakkal da yazsın vallahi, çünkü ben merak ediyorum,” diyor.  

Ve bir de alıntı, aslında orijinal hiçbir şey yaşamadığımıza dair. Tansel’in, Melek’, Defne’nin, Ayşıl’ın, Ayça’nın, Pınar’ın, sonracığıma Alican’ın, Alican’nın oğlunun, Fatmamın, Felek’in, Umut’un, buraları okuduğunu bildiğim Simge’nin tekrarlarında yaşadığımızın hatırlatıcısı:

“Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor.”

“Tekrarlardan değil,” dedi,”Tekrarların tekrarlarından.”

(Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler)    

NOT: Bir kaç hafta önce anneler gününde burada paylaşılan cesur yazılardan ilham alarak yazdığım bir yazıyı yayımlamaya çekinmiştim. Yarın belki bonus onu da yayımlayabilirim.

Bir Dinazorun Anıları – Mina Urgan
Reklam

Derya – Gün 28: Kavga: Ana baba, para, dünya” üzerine 7 yorum

  1. Kalemtıraş dedi ki:

    Ne tuhaf! Ben de daha bir hafta önce kütüphaneden bu kitabı çektim ve fotoğrafını buraya koyduğun sayfayı okudum. Lütfen yazını yayımla. Bak ben vaftizimi ilan ettim size, annem okursa ne der diye dertlene dertlene… Yazıyı yazıp da sizden destek gördükten sonra ne saçma bir dertmiş benimki de diye güldüm. Çocuk kalan taraflarımız var çünkü. Onların elinden tutup dışarı çıkartmak, gün yüzü göstermek gerek. O zaman kuruyup yok oluyorlar. Yazı süper. Lütfenn devam et yazmaya… Çok özleyeceğim yoksa senin mektuplarını…

    Liked by 5 people

    • Derya dedi ki:

      Aa gerçekten ilginç olmuş, çünkü ben de Yeniköy kitap-kafe’de (harika bir kafe!) hemen orada okumak için raftan çekip oturup okumuş, hemen bu blogu düşünüp sizler için fotoğrafını çekmiştim. Çok teşekkürler hocam, bu motivasyonla ve samimi, cesur yazıları örnek olarak yayımlayayım o zaman. 🙃

      Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s