Derya – Tilki

Acayip bir hafta sonu oldu sanga. Halbuki iple çekiyordum hafta sonunun gelmesini. Beni çok yoran, çok vaktimi alan, gün içinde onlarca telefon konuşturması, valilik ve ona bağlı çeşitli (ve yabancısı olduğum ah çok sıkıcı) makamlar, müdürlükler arası mekik dokumamı gerektiren bir iş aldım başıma. (Evet, yine gönüllü iş.) İşbirliği yaptığımız bazı kurumlar vakitlerini doğru ve verimli kullanabilseydi, son bir aya sıkışıp hem her günümü sabah 9, akşam kim bilir kaç arası, bir sürü farklı konuyu çözmeye çalışarak bu denli yoğun geçirmeyecek, hem geçim kaynağıma destek olan yoga derslerimi askıya almak zorunda kalmayacak, yaz tatilim de hiç olmayacaktı. Ama benden kaynaklanmayan sebeplerle ancak bu haftanın başında başladı iş.

İş iş dediğim, aslında beni çok heyecanlandıran bir konu: Uluslararası bir sergiye ev sahipliği yapacağız. Almanya’daki Ruhr Müzesi’nden geliyor. Goethe enstitüsü falan var işin içinde. Hep küratör olmak, bir müzede çalışmak istemiştim. O yüzden hevesle, mutlulukla balıklama üstlenmiştim bu sergiyi. Burada, Zonguldak’ta doğru dürüst bir sanat galerisi olmadığı için, endüstriyel ve kültürel miras değeri olan, 1920lerde yapılmış fevkalade mimari stilli bir okulun Santral İstanbul’a benzeyen bir katını sergiye uygun hale dönüştürmeyi önerdik. Biz Kent Konseyi olarak bu kararı aldık, gerekli yerlere sunduk ama şimdi anlatsam hep birlikte sıkılacağımız sebeplerle aylar sonra ancak başlayabiliyoruz. Ama zaman kalmadı ki! Sergi Ağustos’ta. Aydınlatma planı, spot siparişler, boya badana, sergi elemanları, metin baskıları, afişler, lojistik.. kalemlerin çoğu mimar kontenjanından el mahkum bana bakıyor. Taşımacı, temizlik ekibi gibi basit ekipleri getirtmek bile bir sürü makam ziyareti ve günlerce bekleyiş gerektiriyor. Haftalar süren uğraşlar ile tez canlı halimle hazırladığım çok detaylı iş plan-programı sular seller gibi akabilecek iken, kaplumbağa hızındaki devlet vaktimi, tatilimi ve kafa rahatlığımı çalarak beni sinir ediyor.

Sular seller demişken… Cuma gecesi kalktım kalktım kustum. Midesi mi bozuldu, üşüttü mü diye kafa yordu evdekiler. İkisi de değildi, biliyorum ben. Devlet makam kapılarında saatlerce bekletilmekten, içeri girince de müdür ile (Allahım herkes müdür! Milli eğitim müdürü, müdür yardımcısı (ona da müdür diye hitap ediliyor), şube müdürü (evet o da “müdürüm”) rahatça değil de tetikte konuşmaktan, hatta fark ettim ki karşılarında nefes tutmaktan ve sırtımı koltuğa rahat yaslamadan dik ve makam masasına yan dönerek twistte oturup emirsiz ses tonu ayarlamaya çalışıp ricacı olmaktan şişen içim kendi sistemini kendi boşalttı temizledi kusarak.

Acısı sabaha çıktı, öğürmekten kaynaklı kas ağrıları, yorgunluk, halsizlik. Açılır mıyım diye oturarak yoga ısınmaları yaptım, pek açılmadım. Kahvaltıdan sonra iki saat daha uyudum. Haliyle üstüme çöken sersemlikten arınmak için dışarı çıktım, bizim mahallenin tenis kulübüne gittim. Kalabalık. 12-13 yaş tenis turnuvası varmış. Veletler bir oynuyor, şaştım kaldım. Hırslılar da. Sayıyı alan elini yumruk yaparak “come onnn!” diye bağırıyor. Bu da yeni moda. İstanbul’daki kulüplerde koskoca adamların da sayı aldıkça come on! diye haykırdığını görüp gerilmiştim. Kavga çıksa çıkar vallahi de, teniste pek çıkmaz Allahtan. Şu hırsın birazı bende olsa?

Come on’cuları bırakıp kulüp dışına çıktım, biraz denize baktım. Büyükada’nın kayalıklarını, suya kadar inen ağaçlarını hayal edebilirsiniz buraları gözünüzde canlandırmak için. Güneş inmeye başlamıştı, deniz şıkır şıkır ışıklıydı. Motorlu bir sandal geçti, içi mayolu insan dolu. Kızlar sandalın burnunda bacaklarını aşağı sarkıtmış gülüşüyorlar. Özendim. İçim canım biraz daha sıkıldı. Tatil ihtiyacı hissettim. Uzaklaşmak.

Biraz yürüyeyim dedim, hareket iyi gelirdi belki. Yürüdüm. Yürürken size kafamdan yazılar yazdım ama ne yazdın diye sorarsanız, aklımda kalmamış. Yürümeye doyamamıştım ama Ankara’dan ziyarete gelen babaannem evdeydi, eve dönme zorunluluğu hissettim. Döndüm.

Benim içim böylesine sıkılır, kaslarım gece yorgunluğunda iken sevgilinin günlerdir İstanbul’un dört köşesinde keyifle geziyor olmasına kafayı taktım. Bu hafta sonu geleceğini vaat etmiş durmuş, sonra vazgeçmişti çünkü. Dinlenmesi gerekiyormuş. Ben evinde daha çok durup dinlenecek sanırken (ah o kendi kendimize sanmalar, zan’netmeler!) İstanbul’da fink atmasına bozuldum. Küçük Prens’te tilkinin ünlü bir sözü var hani: Çat kapı gelmeyesin, önceden zamanını haber ver ki içimi sana hazırlayayım, gibi bir şey söyler prense. Ben de tilki olarak istiyorum ki, ileriye dönük vaatler, tekrarlı sözler vermesin kimseler. Daha önceden birkaç kez geleceğini söyleyip son anda gelmeyince böyle üzülüyorum ben. Hayal kurmuş, heves etmiş oluyorum, önemsenmiş hissedip seviniyorum. Vazgeçilince de tercih edilmemiş, ikinci, üçüncü plana atılmış olduğumu düşünüyorum. Sonra da prens asıl istediklerini, tercih ettiklerini yapıyor diye surat asıyor, ikimizi birden üzüyorum.

Madem öyle, bu tür sözler verilmesin. Beklentilere sebep olunmasın. Ki içimi hazırlayayım/hazırlamayayım. Bu yaz hem tatil, hem prensle gönlümce görüşebilme işi biraz yaş gözüküyor. Bundan ve sergi işi yoğunluğundan kaynaklı şehirden ayrılamayacak olma ihtimali sıkışıklık yaratıp ateşe evrilip başımı ağrıtıyor, zihnim berraklığını yitiriyor. Saldırıya geçiyorum. Her ateşli saldırıda olduğu gibi tabii ki yanlış anlıyor ve anlaşılıyorum.

Ateş demişken… Bu sabah kurban psikolojisiyle uyandığımı fark edince kendimi zorlayarak yogaya durdum. Balakrama geldi içimden. İkinci sınıfa geçtiğimizden beri bir kez Fatma hocanın birler sınıfındaki misafirlikte yapmıştım, o kadar. Bu sabah kendi öfke ateşimi söndürmek ama başka bir ateş yakmak istedim. Kararlılık, güç. Netlik. Son zamanlarda peydahlanmış yadırgadığım ağlak ve mağdur değil eski bireysel, güçlü, kendi önceliğini kendine veren Derya’yı istedim. Balakrama geldi yardıma. Fatma hocanın sesini hayal ede ede, hatta onu karşıma yerleştirerek yaktım bacakları. (Fatma hoca kurmastana öncesi pozda geldi yerleşti karşıma, adını hatırlayamadım şimdi en temel pozumuzun, hay allah) Karnı ağrıyan çocuk bile yaptım, es geçmeden. (Hiç etki etmedi o ayrı, etmiştir de bu sefer ben fiziksel olarak hissetmedim, midem bulanır gibi olmadı falan. Olsun istiyordum halbuki, ilk kez. Kendi canımı acıtasım mı var ne?)

Sonra daha fazla fiziksel hareket lazım deyip yumurta bitmiş bahanesiyle bakkala gittim. Bakkal teyze uyuyakalmış herhalde, dükkan kapalı çıktı, sevindim, daha uzaktakine yürüdüm. Poyrazda üşüyen şortlu bacaklarımı habire kaldırım değiştirerek güneşe denk getirdim. Kırmızı biber 18TL’ye imiş. Kapya olan. Üç tane aldım. Hala pahalı bence, çok sevdiğim halde fiyatı arttı diye küsmüştüm, aylardır almıyordum. Hayır poşet istemem, etiketi parmağıma yapıştırırım. “Yaya gezen” tavuk yumurtası. Yersen. Yiyeceğiz.

Eve dönerken babama rastladım, motosikletle geliyor. Şaşırdık. Benden habersiz yumurta almaya çıkmış o da. Kendi de yemeyecek olsa, her sabah yumurtasız yapamıyor olsa hayatta bunu için evden çıkmaz. Yanımda durunca atladım arkasına, hadi bir yere kahve içmeye gidelim dedim. Daha erken, herkes hala uyuyordur, korta gidelim, erkenci maçlara bakalım. Uzaklara gidelim demek geçiyordu içimden aslında. Böyle spontane. Ev şortlu, yumurtalı. Telefonsuz. Cepte tek bir kredi kartı. Kapı gibi babanın arkasında. Poyrazda uça uça basıp gidelim. Ama babaanne bizde, evde. Eve döndük. (Evden ekmek almaya diye çıkıp dönemeyen kimdi ya? Hani evi terk eden bir adam? Tehlikeli sulara mı girmişim ben de?)

Kahvaltı. Babaannemin Florya’daki çocukluk yaz tatili hikayeleri. Saka demek su taşıyan adam demekmiş, ondan şimdi öğrendim. Kahvaltıyı toplamaya yardım. Elde bulaşık yıkama, yine sırf fiziksel iş olsun diye. Kaç gündür aramak istediğim, merak ettiğim Fatma’yı aradım. Ohh dedim sesini duyunca. Hoca sesi apayrı bir şey. Apayrı. Hoca gibi, abla gibi, arkadaş gibi. Hep yaşı büyük abim olsun istemişimdir. Ablam da olurmuş meğer. Olsaydı kıyafetlerini ödünç alırdım, otu boku ona sorardım. Abim olsa ikinci baba olurdu, arkamdaki baba değil yanımdaki versiyon. Eskileri tek çocuğum diye sevinirken yaş ilerledikçe dımdızlak olduğumu fark ediyorum.

Epey gevezelik yaptığımın fakındayım sanga. Bu aralar Salinger okuduğumdan olabilir. Zooey ve Franny’nin bitmek bilmeyen diyalogları.

Gevezelik demişken.. pazar mazar demeden “sergi” ekibiyle bir toplaştı yapıp kahve eşliğinde iki saat boyunca bir sürü karar aldık, iş hallettik. Oh mis. Peşine de mekan değiştirip denize nazır bir mekana gittik. Fatma hoca ile Kaş’taki Hidayet yarımadasında gittiğimiz beyaz boyalı beton platformlu yeri hayal edebilirsiniz. (İlla gözünüzde canlandırtacağım, di mi? Ve Fatma’yı özlediğim de belli oluyor mudur?) İşte öyle tatil tatil bir yer burası da. Beyaz şarap istedim. Ağır geleceğini bile bile beş peynirli tortellini sipariş ettim. Çokça gevezelik ettik. Kız kıza, güneş güneş, akustik cover’lar, poyraz poyraz saatlerce oturduk. Deniz köpük köpük. Biraz canlandım. Küçük prense kızgınlığım geçti. İçim, dilim sakinleşti. Bazen işe yarayan bazen sıkıntıya sokan bu tez canlılığım olmasa, her şeyi Nilüfer’in de bahsettiği gibi hemen çözmem/halletmem gerekiyor gibi hissetmesem, bir şeylere zaman verebilsem hayat belki de ne rahat olacak.

Şimdi kendi mahallemde bir tur tek başıma yürüyüş ile eve döneceğim. Ev de kalabalık zira. Biraz tek başınalık lazım.

Sevgiler, iyi pazarlar,

Tilki.

NOT: Günlerdir size yazasım var. Yazacaklarım değersiz, günlük tadında diye susuyordum. Sizden yazan olmuş mu diye açıp açıp kontrol ediyordum. Artık bugün ben yazdım oldu. Belki benim gibi meraklanan biri okur, sevinir. Umarım. Size yazmanın keyfi ise bambaşka.

Derya – Tilki” üzerine 11 yorum

  1. fatma dedi ki:

    Ben de çok özledim Deryacığım, sergileri ser de kavuşalım artık. Üretkenliğine imreniyorum 🧿 Benim ise sabah ve akşam yogası arası yatıp yuvarlanarak günleeeer geçiresim var. . Bu sabah inan ben de hayalimde sangaya yazdım. Senden gelen mektup, yalniz degilmişim bak dedirtti yine. Bunu hatırladıktan sonra şekillerin (çakra mandala?) adını unutsak da olur 🙂 Yol arkadaşım ♥️ iyi ki varsın.

    Liked by 4 people

  2. incognitans dedi ki:

    Derya ne güzel dökülmüş.. İçinde kafada dönüp durmasındansa dökülmesi her halükarda daha iyi geliyor.
    Sergi işleri her detayıyla zor işler, kolay gelsin. Hele bir iki kişinin üstüne bindiği zaman iş yükü çok yıpratıcı oluyor. Afiş, kimlik görselleri gibi konularda desteğe, yardıma ihtiyacın olursa çekinme, ben hazırım. Zevkle destek atarım.👊🏻

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s