Simay – Bilmiyorum ve Bu Beni Heveslendiriyor

Merhabalar Şanga…

Nasılsın? Her neredeysen oralarda nasıl gidiyor? Havası nasıl oraların?
Umarım kıyaktır her şey…

Ben Kuşadası’ndayım. Bugün buradaki 46. günümmüş. Çadır kurulma merasimim, çadırın içinde dolaşmalar ve şu ara toplanmalarla da 10. günümdeyim. Sıkıldım ve Yoga’mı özledim. Çadırdan sıkılmak da günah bir kelimeymiş gibi geliyor yani döngü bu ne yapacaksın ama ayın 1/3’ünü de alma be çadır. Neyse bugünün son olduğunu umuyorum.

Bu aralar aşırı derecede Michelangelo aklıma geliyor. Neden bilmiyorum. Aslında ben Leonardo’cuyumdur. Uniq’teki da Vinci sergisinde (2017) çocuklara sergi rehberliği yapmıştım bak. İlk çok çocuklu öğretmenlik deneyimimdi. Öğrenmeyi öğrenen ve bunu bırakmayan birini anlatmak, hele ki ufacık çocuklara anlatmak ‘vooaav’ demeleri delirtmişti beni. Hani bir lafı var ya Leonardo da Vinci’nin: ‘Realize that everything connects to everything else’ diye. Bu da keza delirtecek gibi yapmıştı beni, ilk duyduğumda. Sanki bildiğim her şey domino taşları gibi süperpoze paralel kesişen böyle 5 boyutlu bir şekilde devrilmeye başladı. Ardında da sadece yine o cümle kaldı: Realize that everything connects to everything else. Sahiden de öyle. Shadow eğitimimiz de bu beni çok heyecanlandıran süperpozisyonu besliyor. Biraz da deneyimin felsefesi, felsefeme daha derin bir deneyim platformu açtığı için Shadow Yoga’dan çok etkileniyorum. Nasıl yani diz kapakları korkular, eller ayaklar zihin abi diye diye kendimi diğer gün asker gibi o kilimin başında buluyorum. Of yarın bulabileceğim kendimi orada yani… Umarım!

Michelangelo diyordum değil mi. Michelangelo geldiği gibi Pınar’ın evvelsi günkü yazısı da çok aklıma geliyor. Pınar yazmadan evvel de geliyordu. Bir mindset olarak yani. Herhalde kendiyle çalışmaya hevesli-bıkkın-bir şekilde vazgeçemeyen herkesin aklına gelebilecek hepimizi öncesi ve sonrası değişse de aynı tonda bir ‘eeee!!?’ ye sürükleyecek bir merak bu. N’apalım yani? Hayat ağzımıza sıçıyor gibi görünse de hamdolsun mu diyelim? Ya da elimizde 3 kuruş olunca ona da hamdolsun diyelim demeyince kıtlık mı bilinci? Hiç küfür etmemeli yoksa küfrü mü çağırırız?

Doğruya doğru Şanga. Kimse insanın hayat amacını bilmiyor. Hani karıncalar bile yönlerini elektromanyetik alana göre buluyor. Bizim -yani ortalama bi insanın- bunun yanından geçtiği söylenemez. Söylenir belki ama ben söyleyemem en azından. Tek bildiğim hepimiz bir şeylere ihtiyaçlıyız işte. Genellikle büyük resmi de göremiyoruz. Hani aslında elinde büyük resimlerimizin hepsini tutan biri dese ‘bu zor zamanlar bunları yaşamayabilirsin istersen şunları yaşa daha düz bir yol ama bak bunları yaşayınca da büyük resim şöyle görünecek hangisini istiyorsun’ diye sorsa… ‘Ay büyük resim güzel olan olsun ya tamam’ diyebiliriz. Keza tüm resimlerin altında da bizim imzamız olacak. İçinde olunca ‘zor’ ‘iyi’ ‘kötü’ ‘ay düşüverdim’ ‘ay çıkıverdim’ tarzı fırça darbeleri geliyor tabii. Herhalde James Joyce’un Bay Duffy’si gibi ‘kendimizin biraz uzağında yaşamak’ mı gerek? Nasıl kitabı burnumuza yapıştırıp okuyamıyorsak, insan kendiyle de arasına bir takip mesafesi koymalı sanırım. Yoksa gözümüz bozulabiliyor. Gönül gözü de sezgi de bozulacak, bozuk algılanabilecek bir şey olmalı. Gönül rahatlığı ne peki? Herhalde şu hayat ağzımıza sıçsa da ‘okay’ deme ve deneye devam etme hevesi. Yani yol sonuçta ya. Lastik patlıyor, yolcular salak çıkıyor, çok bağıran şımarık çocuk oluyor ama napcan yani yol. Her şeye sinir olursak da hayhay. İnecek olsak da biz duruyoruz yol gidiyor. Bizim durduğumuz yerden yeni bir yol dallanıyor. Kaldı ki yol mühimse, ben yolumdur. Yolunu kaybetmek diye bir şey de kalmıyor. Durduğum yer yolumdur. Nedense garip bir şekilde yoluma çıkan her şeyi benim çizdiğim gibi bir bilgi var içimde Şanga. Bundan öflenemiyorum. Yani uzun sürmüyor. Ama bu bilinç açıkçası pek fazla işime geliyor. He ben bunu buraya koyduysam bir bildiğim vardır demek ki göremiyorum şimdi herhalde kitabı mı çok yakın tutuyorum da okuyamıyorum-vari bir şey. Tabii herkesin kendi görüşü. Benimki ancak bu şekilde yollarımı feraha çıkarıyor.

Düşündüm durdum ben de Şanga. Ne yapacağımı da bilmiyorum genelde. Bilmiyorum. Önceleri çok takılıyordum ama şimdi fark ettim ki bu beni heveslendirebilir e -dirsin o zaman. Kaldı ki hediye paketleri, yani bilinmezlik ve ihtimal, hediyeden daha güzel geliyor. İçinden çıkmasın hediye. Paketin içinde yeni bi paket olsun. Sonsuza kadar paket açayım. İçimdeki sır, kendiyle sırlansın. Bilmiyorum yani. Biliyorum diyen de bir hediye paketi gibi bir ışıktan bahsediyor zaten. İçimde bir paket olması bana yetiyor sanırım. Sonsuz açılan bir lotus çiçeği gibi. Bir günbaşı ağacının altında hediye paketi açıp duruyorum. Hep güzel bir şey olacak hissini doğuran hep güzel bir şey olacak hissi ama hayattan başka bir şey olduğu yok yani. Çok okay zaten life happens ve biz isimler koyarız, di mi? Michelangelo’nun buradaki yeri ne peki? Bir kere daha ondan bahsetmiştim buradaki yazılarımda. Onunla da çok bağlantılı. Biraz da derinleşmişi. Hepimiz kendimizin heykelleriysek ve heykel oymak, fazlalıklardan kurtulmak ve bırakmakla alakalıysa, diğer yandan Michelangelo gibi bir dehadan da feyz almak, yalınlaşmanın tüm yargılardan ve yetiştirilme tarzından ve kendin olduğunu sandıklarından ve tüm iyi bile olsa tam olarak sen olmayan niyetlerden kendini ayırmaksa, ancak bırakarak kendimize yakınlaşırız sanki. Ben çok fazla bunu gördüm ve deneyimledim. Etrafımda ‘o neden öyle’ dediğim her davranışın arkasında bir ‘bırakamayış’ kalp krizlerinin ardında gönül koyma, zihinsel problemlerde çok kafaya takma gördüm (Yani kişisel gözlemlerim tamamen. Bir öz-bilim gibi. Link atamam. Tek link benim ilgim.)

Sonra yine Michelangelo -klişe ama ‘Genius is eternal patience’ diyor. Bir Michelangelo kolajından gittiğim için ve ondan çıktığından bu laf, zihinsel haritalamalarımda evveliyatıyla birlikte anlamlanınca klişe olsa da daha doyurucu geliyor. Sonuçta ‘taşı sıkarım suyu çıkar al sana Davut ne var ki heykel yapmakta’ diyor da 14 yaşında eline keskiyi almış gözünü açtıktan biraz sonra resim yapmaya başlamış 29 yaşında Davut’u yaptıktan sonra varıyor anca bu taşın altından tavşan çıkarma sihrine. Zaten kendi de diyor ‘If people knew how hard I worked to get my mastery, it wouldn’t seem so wonderful at all’ diye. Bir bal arısının bal yaptığı kadar kendini sanata veren birinden bahsediyoruz sonuçta. Direkt olarak kişisel gelişimle uğraşmayan, ama kendini adadığı ve dünyaca kabul gören insanların yorumlarını kişisel gelişime yorabiliriz. Hatta daha isabetli ve kolay anlatımlı da oluyor. Göz ne görmek isterse onu görüyor zaten, iş de kolaylaşıyor.

Demek istediğim şu ki; bilmem, ne kadarımız ne kadar kafayı yakıyordur ama, ben şüphe etmemekten başka bir yol göremiyorum. Yani sonuçta hiçbir şey belli değil ya. İnsan biraz kaypak olmalı. İşine geldiği gibi olunca kolaylaşıyor -bana göre böyle yani. Şu öyle olmalı pos bıyıkları, bu böyle asla olmaz takım elbiselerinin altında yırtık pırtık atletler ve donlar oluyor. O yüzden çıkar yollarımı pragmatist olarak buluyorum. Hayat ağzıma sıçtı şimdi hamdolsun mu diyim. Evet hamdolsun. Çünkü ‘nereden biliyorum altının üstünden daha iyi olmadığını’ (evet bunu da yazdı işte) aa sahiden olabilir mi? (Gözün yine görmek istediğini görmesi geçerliliği devam) Evet, sahiden de altında, beni tutup da öncekinden daha yukarı, daha yana işte nereye olursa olsun keyifli bir yere çıkardığı oluyor. Daha mı keyifli? Bilemem. 2. yeni, keyifli eskiden daha keyifli gelir ya, ondan belki. Bilmem ki işte. Görmek istediğimi görüyorum. Bu insanı duyarsız ve unrealistik kılıyor mu peki? Açıkçası -yine kendi deneylerimden görüdüğüm kadarıyla- görmek istediğimi görmek beni realiteme daha çok yaklaştırıp, daha duyarlı yapıyor. Sonuçta bi sürü uyaran ve ihtimal var ben neden bana iyi gelmeyeni o da bir ihtimal diye seçeyim ki? Eziyet değil mi bu? Ha aynı eziyet tekrarlıyorsa da yanlış bir şey vardır, o da tekrarlandıkça zaten bir dahaki devrinde yakalar, o zaman hallederim. Hani havalalanında bant hızlı gidiyorsa bavulun peşinden koşmak yerine durduğun yerde durmak daha mantıklı ya. Onun gibi. Bu dünyada da kimsenin bavulu da kimseye kalmaz zaten… Bi tane daha Michelangelo yapıştırıp gidiyorum Şanga, söz.

‘Trifles make perfection, and perfection is no trifle’. Bence ne olursa olsun kendimize yönelmemiz -yani bazen yüzümüze gözümüze bulaştırsak bile, dönüp de ‘ne oluyor yahu içimde’ diye kendimize bakmak için içe bir delik aramamız bile çok güzel. Kendimiz olabilmek için ‘başkalarına saçma gelen’ kaygılarımıza kulak vermemiz… Bizi yer yer yerimizde döndürse bile çok kıymetli. Kendinin ne demek istediğini duyumsamaya çalışan ve kendine bir dönüp bakmayan o kadar çok insan var ki -sade bunun için kıymetli değil tabii-. Körlerin diyarında gözü biraz kısıklar hayal mayal bir şey görenlerden olarak kendimle gurur duyuyorum. Belki bir gün gözüm tam açılır ve cümlelerim de Michelangelo gibi kısalır böylelikle Şanga da hepimiz rahatlarız 🙂

Tabii umarım ki her şey kıyaktır oralarda Şanga

Ama üzerinde durduğun bir kayık da olabilir. Arada sarsıyor, su tutuyordur. Yol suysa da böyle… O zamanlarda küreği de kayığa mı çekmek lazım acaba? Lazım olur…

Sevgiler, ferahlıklar, sıhhatler dilerim,
Simay.

Simay – Bilmiyorum ve Bu Beni Heveslendiriyor” üzerine 2 yorum

  1. pinarline dedi ki:

    şöyle bi yerler uyandi icimde, mesela kurmastana pek de yapamıyorum ama yapmam lazim o zaman kurmastanami sevmeyi ogreniyorum ya hayat da oyle galiba. yani hayatta bana verilen pakedi sevmekten baska çarem olmadigini malin bu olduğunu shadow ogretiyor. ister benim canım kurmastanam dersin ister olmuyor diye dovunursun. bi gun kurmastanada basin bi tik daha yere yakin olur ama başkalarının ya da idealin kurmastanasi gibi olmaz hic. bunu essekler gibi bilirsin ama her gun de canim yogam diye kilimin basina gecersin. boyle hayata boyle yoga yani… Bu aralar burdayim sonucta teomanla muslum gurses arasinda bile ince bi cizgi vardi.

    Beğen

    • Simay Vardar dedi ki:

      bugün bir karıncayı üfledim yere düşüp devam etti. yalpalamadı bile. boyunun 250 katı yerden düştü. yani ben ölürdüm o devam etti. ama ben de üzerine basıversem o ölür ve yoluna devam eden ben olurum. şimdi kim kimden daha kuvvetli? ya da senin kurmastanandaki direnç ya da bodyshapein başkasında olsa o ne yapardı? hiç bilemeyeceğimiz bulmacalar galüba. öyle pınara daha da pınar hatta. bi de sen her şeyi halletsen -öyle bir şey olmuyor ya hani oldu de- hangi DJ’de teoman’dan müslüm’e geçecek kulak olur? o zaman biz kimi okuyacağız ki diye sızlanıyor dizim. kurmastananı her haliyle ve tüm kalbimle onurlandırmak istiyorum vallahi namaste

      Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s