Derya – Hilal: Çemberli ve horozlu bir sabah

Ezandan önce uyanıp yatakta Çember Apartmanı’nı okuyarak başladım güne. Defne hoca ipucunu zaten verdiği için spoiler sayılmaz, Leyla’ya vaktiyle ne olduğunu veya belki de şimdi olacakları çok merak edip sayfaları karıştırarak Leyla’lı bölümlere hızla göz attığımı itiraf ediyorum. Huyum değildir ilerilere atlamak ama ne yapayım, dayanamadım. Nasılsa kitabı üç dört sefer daha okuyacağım. İlki hızlı, sonra yavaşlayarak. Aynı kitabı tekrarlı okuyanlardan, filmi ikileyenlerdenim ben.

Bölüm bitince biraz da Beyoğlu Rumlarını google’ladım. Okuduklarımdan duyduğum hüzün ve utanç sabah sabah içimi şişirdi. Haliyle. Kalktım kahve suyu koydum. Birinci günden sonra yok olup giden, iyice kısalmaya yüz tutmuş kırmızı çadırı boş yere beklememeye karar verip suçiye durdum. Dördüncü gündeyiz nihayetinde. Aksaymış. Parkede çıplak ayak. Ohh ya. Ayaklarım köklendi omurgam uzadı. Nefesim canlandı. Sadece suçi için çökmüştüm ama kalkıp vaişakaya bağlandım. Sanki çadır yokmuş da günlerdir sabah akşam yoga yapmışım, öyle derin, hafif, ferah bir vaişaka. Doyamadım. Birkaç parantez, çök kalk, skandasana, yer, yine suçi. Oh. Kırmızı çadır çadırlığın bilse de hakkını verseymiş, napalım.

Kahveyle terasa çıktım. Güneş de arka mahalleden yeni çıkmış. Sessizlikte horoz ötüyor. Her sabah ötmez halbuki. Bugün öteceği tutmuş. Sanki tek uyanık ikimizmiş gibi geldi. Susmamacasına bağırıyor hayvancağız. Aşağıdaki bahçeli lojman evlerinden birinin kümes merakı var. Bu kümesin nüfusu 20-30 tavuklu. Ailenin babası kömür müessese memuru istisnasız her akşam işten dönüp lastikli bol ev kıyafetlerini giyiyor, ayağına terliklerini geçiriyor ve tavuklarını evin önündeki büyük mahalle parkında gezmeye çıkarıyor. Dünyanın en mutlu adamı. Yüzünde öyle bir ifade var. Elinde uzun bir ağaç dalı. Mutlu tavuklar yaya gezerek parkta dolaşıyorlar. İlk gördüğümde çok şaşırmıştım, nasıl sokacaktı hayvanları geri kümese acaba? Hayvan yem yediği yere döner demişti anneannem. Tavuk bile mi? İzleyip görmüştüm, dönmüşlerdi gerçekten. Sahiplerini izleyerek.

Yaz akşamları bu park kalabalık oluyor. İnsanlar piknik yapıyor, çocuklar koşuyor, bir boks hocası öğrenci grubunu burada çalıştırıyor. Ayaklarının altında tavuklar, palazlanmış civcivler koşturuyor. Köpekler toprakta derin çukur açıp içinde oturup etrafa bakıyorlar, sadece gözleriyle kulakları gözüküyor. Çukur serin oluyormuş. Kediler gözleri tavuklarla köpekler arasında gidip gelirken piknikçilere yanaşıyor. Saçma sapan, eğlenceli bir ortam. Kümes meraklısı memur merak eden çocuklara tavuklarını okşatıp sevdiriyor. Ben de bu kargaşayı hayretle seyrediyor oluyorum. Hala alışamadım.

Şimdi öten horoz bu kümesin başı işte. Sabah sessizliğinde şehirde yankılanıyor. Bir de balıkçı teknelerinin taka taka sesleri. Bu sabah yoga dersim var, benim vereceğim ders. Kafamda onu planlıyorum. Kümes sahibi adamın mutlu suratı gözümün önünde. Nasıl özeniyorum öyle yıllarca aynı rutin, aynı hayat, aynı şehir, ev ile huzurlu olan insanlara. Sahiden. Dilek hakkım olsa bunu dilerim. Aklım öte diyarlarda, gidemediğim yerlerde, olamadığım şeylerde. Pınar’ın yazdığı gibi serpilmemiş eski fikirlerimde kalmasın. Tavuklu amca gibi olayım.

Çember Apartmanı. Birkaç hafta önce ilçeye, Çaycuma’ya gitmiştim. Hangi dağda kurt öldüyse. Gezmeye. İç turizm. Orada yaşayan Pamukanneannem ben çocukken öldüğünden beri hiç gitmedim desem yeridir, tenezzül etmem. Gözüm hep uzaklarda. Bu sefer sokaklarda dolaşırken Rum evlerine denk geldim. Bitişik nizam, taş, cumbalı iki katlı evler. Çaycuma’da bunların işi ne? Şaşkınlıkla gezindim. Ayvalık’ı çağrıştırdı. Birine sormalı. Anneannemler Çaycumalıdır. Ertesi gün yanına uğradım. Mutfakta çaya fındıklı kurabiye banarken sordum. Anane, dedim, Çaycuma’da Rum evleri gördüm. Var mıydı sahiden Rumlar? Uzuuunca baktı bana. İçimden error verdi kadıncağız diye düşündüm. Alakasız bir şey sordum, aklı karıştı. Baktı baktı, “Bizim ahşap ev Rumlardan kalmaydı, evi hatırlıyor musun? Karşı komşunun evi de Rum eviydi. Sonradan bahçesine, bodrum zeminine gömdükleri mallarını almaya geldiler, öyle tanıştık.” dedi. Hayda! Al işte. Ben hikayeleri uzaklarda araya durayım. Kadın error vermemiş, arşive inmiş. Evet evi hatırlıyorum. Ahşap büyük bir ev, bahçesindeki ısırgan otlarının daladığı bacaklarımın acısıyla birlikte hayal meyal hatırımda. Anneanneme ahşap evin mimari detaylarını sorarken (hem meslek hastalığı, hem inanamadım Rum evi olduğuna) ama o inatla sadece bodrumun taş zeminini anlatırken kapı çaldı, teyzem geldi, konu dağıldı. Sonra yine sorarım.

Pınar’ın haydi yazın çağrısını okuduğumda heveslenmiştim ama hiç takatim yoktu. Bu sonbahar takatsizim. Bana bunları yazdıranın da deminki suçili vaişakalı mini seans olduğunu biliyorum. Dünkü yazı da evde uzun oturduktan sonra güzel yollarda arabayla akarken peydahlandı. Sabit ve sıkışıksam yazı da yok. Yaşamın, nefesin, enerjinin akmadığı gibi zihin de sıkışıyor. Hepimizin bildiği şey. Ama hal bu ki, insan bazen o sıkışıklıkta gönüllü olarak durdukça duruyor. Bu da hepimizin bildiği şey. Yazıların devamı gelir mi? Gelirse diye başlıklara numaralı isim versem mi? Bilemedim.

Dersime bir saat kalmış. Hazırlık vaktidir. Ders öncesi (ve sonrası) benim gibi bir iç hazırlık vaktine ihtiyaç duyan var mı? Ben mi çok nazlıyım?

Not: Dün açılışına gittiğim karikatür sergisinde Anadolu motifli bir kilimi iki ucundan çekiştiren, çekiştirdikçe yırtan bir Türk bir Yunan askerinin de karikatürü vardı. Çember Apartmanı’nı okumakta olduğum için özellikle ilgimi çekti. Paylaşılamadığı için yırtılan küçücük bir Anadolu motifli kilim ne anlamlar, anlamları geçtim hisler barındırıyor.

Derya – Hilal: Çemberli ve horozlu bir sabah” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s