Derya – Son Dördün

Şimdi suçiden kalkıp doğruldum. Doğrulurken ezan okunmaya başladı. Akşam ezanı. Yani bir akşam yogası yaptım sevgili sanga! Hangi dağda kurt öldüyse. Hem de sabah yogası da yapmış olmama rağmen. Kötü hatta dehşet şeylerin olduğu rüyalı uykumdan oldukça geç saatte uyandığımdan ve ziyadesiyle hülyalı hissettiğimden Balakrama’ya kaydı gönül sabah. Uzatmadan derinleşemeden tık tık yapıverdim. Kahvaltı sonrası Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı. İki sabahtır okuyorum, iki sabahtır Sabah Ağrısı hissiyle güne başlıyorum. Tüm kitap Mürşit’in depresyonunu mu okuyacağız? Festival durum filmi gibi? Yoksa şehre biri gelecek mi, Mürşit biriyle tanışacak mı, ne bileyim biri kaza geçirecek mi… Yani adam el mahkum silkelenecek ve bir kahramanın yolculuğu olacak mı? Yoksa sabah ağrıları bende devam.

Ama ne oluyor, bende yazma isteği uyandırıyor. Yazıyorum da bir şeyler. Daha önce başladığım bir şeye devam ediyorum daha doğrusu. Bir Yazmaya Devam Edememe Ağrısı’ndan muzdaribim nihayetinde.

Bugün evde temizlik olduğundan ve nasıl olduysa hem yatak odamda hem salonda hem mutfakta aynı anda her şey ayağa kaldırıldığından kendimi dışarı attım. Tenis kulübünde bir buluşmam vardı, yoga konulu bir işbirliği görüşmesi. Aman pek havalı oldu böyle yazınca. Çınar ağaçlı yollardan, bahçeli müstakil evlerin arasından geçerek yürüdüm. Bizim buralarda bitki örtüsü envai çeşit turuncu, kırmızı, sarı tonlarının karıştığı bir suluboya kabına bulanmış gibi. Keşke yaprakların tamamı dökülmese. Birazı kışı böyle geçirse. Kulübe erken vardığımdan beklerken yeni çıkan Zonguldak tarihi makaleleri derlemesini okudum. Bendeki kopya ödünç, henüz satışa çıkmadığından daha bir kıymete binmiş oldu, yutarcasına okumaktayım.

Sonra beklediğim kişi geldi, gitti, şarjdaki telefonumu almak için kulüp binasına girdim. İçeride şömine yakmışlar, alev alev, çıtır çıtır. Sıcacıklık sardı. Burada herkes zaten tanıdık ama daha bir sevdiğim tanıdıklardan Zafer abi fiskos berjerlerinden birinde oturuyor. Yanındaki boş. Kayıp oturuverdim tabii ki. Her şey beni çağırıyor. Kitabı ona da gösterdim. Katoliklerin bölümü özellikle ilgisi çekti, eski Fransız ve Rum okullarından, kiliselerinden konuştuk. Makalede ve oradaki kaynakça mektuplarda geçen Fransız hastanesi ve kilisesinin hangi binalar olduğunu anlattı. Hala ayakta ve başka işlevlerle kullanımda olan çok iyi bildiğim iki bina. Hem hayretler içinde kaldım hem taşlar yerine oturdu. Bu şehirde yazılı kaynak az olduğu için yapboz gibi öğreniliyor bilgiler. Sormadıkça da anlatılmıyor. Her öğrendiğim bilgi, tabii ya! dedirterek yapbozu biraz daha tamamlıyor. Geçmişe çok takılmamak lazım (mı ki?) ama merakım ve gönlüm bu aralar pek bir geçmişe çekiliyor.

Üstüm inceydi, güneş iniyordu, biraz sohbetleşip ayrıldım. Üşümemek için hızlı hızlı yürüyerek mahalleyi geri turladım. Yürürken Fatma hocaya sesli mesaj gönderdim. Sri Lanka’da yakalamışım, vay canına. Otelden çıkış yapmak üzereymiş, dönünce konuşurmuşuz. Böyle dedi ama soruma misler gibi de cevap verdi. Sri Lanka’da olmasaydı daha nasıl cevap verecekti acaba? Gönlüm ferahladı. Yokuşu çıktım, evi de geçip markete kadar devam ettim. Geçen gün parasını ödediğim yulafı kasada bırakmış olabilir miyim diye sordum. Hatırlamadılar. Ekmek, havuç, kereviz, bal kabağı alışveriş heybemde, tuvalet kağıtları öylece elimde eve döndüm. Balkabağını pişirip püre yapıp, yulafa katıp fırında kap kek yapacağım. Kalanı da çorba olur artık, becerebilirsem.

Asansör, yüz temizliği, gül suyu fıs fıs, yüz masajı. Kazağımı çıkartmıştım ki uttanasana yaparken yakaladım kendimi. Pantolonumu çıkarmıştım ki indra parantezine evirmişim. Çök kalk. Öyle cıbıldak cıbıldak. Nefeslerim derinleşmiş. İçimde neşeli bir dinginlik. Yogaya daveti duydum. Yoga beni çağırıyor. Cıbıl yapacaktım ama üşürüm diye hızlıca giyinip suçi. Bu sefer Çaya Yodha. Yine tık tık, ama derin. Ne mayurayı atladım, ne vajroliyi. Hem de 8-5-3’lü vajroli. Jade lady. Sıvaz sıvaz oh. Suçili bitirdim. Doğrulurken ezan okunmaya başladı. Dışarıda akşam ezanı. İçeride ise size yazma isteği. Enfes.

Yazımı sonlandırıyorum. Sebzelerimi pişirip kendime tiyatro ısmarlayacağım. Kimselere gelir misin diye sormadan. Salonun yarısı tanıdık olacak zaten. Tatlı hoşbeşler, sohbetler dönecek. Biletim de yok ama kapıda satılıyormuş. Çıkışta da açık yer varsa çay-kurabiye, neden olmasın? Ya da erken yetişirsem güzel kabak tatlısı yapan bir lokanta var, türk kahvesiyle kabak ısmarlarım kendime. Tahinli cevizli. Belki kendi başıma. Belki rastladığım bir tanıdıkla. Gönlüme göre artık. Lokantadaki çocuk ilkokuldan sınıf arkadaşımmış. Beni yılda bir iki kez görüyor ve bu sefer hatırlayıp hatırlamadığımı soruyor. Hayır hatırlamıyorum. İlk iki seneyi beraber okumuşuz, sonra o başka okula geçmiş. Nasıl hatırlayabilirim ki? O nasıl hatırlıyor ki? Ve bu neden bu kadar mühim ki?

Ayın son dördününe ve kırmızı çadır öncesi günlerine girmeme rağmen dingin, dengeli hissetmeye devam ediyorum. Henüz Çadır Öncesi Dünya Ağrısı yoklamadı. Mmm. Dur bakalım.

Derya – Son Dördün” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s