Pınar – ŞaşkınBalık

Gibiyim. Burası eskiden ara sıra ailecek gittiğimiz, ismini bu semtten alan bir balıkçının ismiydi. Hâlâ duruyor mu bilmiyorum.

İstanbul’a Pazar gecesi geldim. Sabiha Gökçen’e. Ne kadar tipsiz bir millet olduğumuzu unutmuşum. Bunu bir arkadaşıma söylediğimde evet yalnızca çirkin değil aynı zamanda bir o kadar mutsuz ve fakir ve cahiliz dedi. Doğru.

Dün Ataşehir’de peşi sıra iki doktor randevusuna gittim. İlki tahminimden erken bitince, Caddebostan’da gideceğim kargo ofisi yerine yakınlarda var mı diye arandım, doterra siparişlerini kargolamaya Küçükbakkalköy’deki Yurtiçi Kargo’ya doğru yollandım. Nerede olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok. Etrafıma bakıyorum, aslında bu şehrin herhangi bir Karadeniz şehrinden bir farkı olmadığı gerçeğine ayıyorum. Çarpık sokaklar, ucuz tabelalar, ülke insanının başka hiçbir üst ihtiyacı karşılanamadığı için en azından sizi gırtlağınıza kadar doyuralım diye bas bas bağıran binlerce büfe, baklavacı, dönerci, pideci, çiğköfteci ve ev yemekçinin arasından sıyrılıyorum. Kentte doku moku diye bir şey kalmamış. Kentin güzide semtlerini de zaten biz yapmamışız. Ve ben de aslen İstanbullu değilim. İstanbul’un koca bir yalan olduğunu anlıyorum.

Amacım yurtdışlarından gelip ülkesine bok atan tipleme olmak değil. Ama bazı şeyleri gitmeseydim göremezdim. Gördüğüm şeyin ne olduğuna anlam veremezdim. Araya mesafe koymak bunu kolaylaştırıyor. İnsanı sersem eden bu toz ve gaz bulutundan kafayı biraz yukarı uzatıp aşağı bakınca, delilik daha net belli oluyor. Sokaklardaki havaya bir çorbanın içine dalan bir kepçe misali dalsan, elinde kocaman, yapışkan bir mutsuzluk kalacak. İsraillilerin açık, sıcakkanlı, mutlu yüzlerini özlüyorum. (Kavgacı İsraillilerden yaka silktiğimde hatırlamak üzere kendime not).

Balık diyordum. Buraya her geldiğimde yaşadığım, az vaktim var, maksimum verim almam lazım, görebileceğim en çok kişiyi görmem, özlediğim her yere gitmem, canımın çektiği her şeyi yemem, yeni çıkan en iyi kitapları almam, orada gideremediğim tüm ihtiyaçlarımı gidermem lazım baskısı yine yakamda. Bugün tam geleceğim gün kopup elimde kalan bir kolyeyi yaptırmaya, Kazım Kulan’daki kuyumcuma gittim. Çıkışında Cadde’de bir sağa bir sola, şaşkın şaşkın bakındım. Biraz üst baş alışverişi mi yapmalıyım? Uzaktaki Penguen Kitabevi’ne mi yürümeliyim? MAC’ten ruj mu almalıyım? Basıp Kadıköy’e mi insem? Taahhütüm bitiyormuş, onlar beni ütmeden Vodafon’a mı uğrasam? Hava buz gibi. Göt kesen bir soğuk var. Sonunda hiçbir şey yapmayıp geri eve döndüm. Annem aç olduğumu anlayınca şimdi yemek yersen akşam şnitzeli nasıl yiyeceksin dedi. Bizim evde daima her şeyin bir kuralı olduğunu unutmuşum. Yerim anne ben sen merak etme dedim. Kırkıma üç var, beni bi sal anne diyemedim.

Evden baymam 24 saatimi aldı. Annemle babam robota bağlamış gibiler ve kesinlikle politika veya ekonomik durum hariç bir şey konuşulamaz halde. Bir de hastalık. Ülkece sözcük dağarcığımız daralıp un ufak olmuş. Masada ancak ben de yangına körükle gidersem diyaloğa dahil olabiliyorum. O da bişey mi, Netanyahu da bizim ülkenin anasını sattı, diye onların tansiyonuna denk bir şeyler söylemem lazım. Ah o anlarda ne kadar da aileyiz. Korkunçluktan konuşmak bizi birbirimize nasıl da bağlıyor. Ama duygusal bir şey paylaşıyor muyuz? Nasılız? Şu sıralarda nelerle meşgulüz? Orada zorlanıyor muyum? Buna dair bir içerik yok. Annemin kerpetenle ağzımdan fertilite hayatıma dair detayları koparma teşebbüsleri de benim aynı şiddetle onu geri püskürtmemle son buluyor.

Kahvaltı masasına gergin oturuyorum. Annem bütün evi ablukaya almış durumda. Sen daha içinde bir ihtiyaç geliştirmemişken o o ihtiyacı gidermeye hazır, başımın etrafında dönüp duran bir drone gibi habire çekim yapıyor, zumluyor, zum out yapıyor, ben zeytine uzanmışken zeytin bana doğru geliyor, bıçağımla sıyırırken kayıp düşen tereyağı bir bakmışım ekmeğimin üstünde. Arkadaşlarının hangilerinin zatürre hangilerinin kovit olduğunu sıralarken bir yandan konu benim eski evden, ona da ablamın evinden kalan bir bıçağa geliyor ve o kadar çok ev dağıttık ki tabi hangi birinden unuttuk diyor. Ne demek istiyorsun diyorum, yani evleri kapatıp içindeki eşyaların bir kısmını dağıttık, bir kısmını da sattık ya diyor. Sanki İstanbul’daki evimi kapattığım için bana küskün. Oturmadığım ev için benden kira isteyen o değilmiş gibi. Ay siz mutlu olun da biz başka bir şey istemiyoruz zaten diyor. Anne diyorum kimse mutsuz olmak için bu yola çıkmıyor zaten ama mutsuz olmak da var yolun sonunda. Bu mutluluk performansıyla biraz geriyorsunuz bizi diyorum. Tabi tabi haklısın diyor.

Biraz havayı değiştireyim. Bugün çok komik bir şey oldu. Sabah Ebru ve Perin’le buluştuğumuz kafede otururken, kredi kartımdan her ay otomatik çekilen bir bağışın iptali için gerekli kurumun hizmet hattında karşıma çıkan kız bana sen diye hitap etti. “Destekçimiz olmaya devam etmek istemez misin?” Aklıma tabii ki Defne Hoca ve bu konuya olan müthiş hassasiyeti geldi, güldüm. Demek ki ben de bazı durumlarda siz diye hitap edilmemeye ayar oluyormuşum. Bu konuşmayı mesela Roei İsrail’de yapıyor olsa şöyle olurdu, “Birader, emin misin? İstersen iptal etmeyelim üyeliğini tamamen, her ay bize üç beş bişey at, açlıktan ölmekte olan çocuklara bi kıyağın olsun.” “Yok abi sağol, canım istemiyor, hadi eyvallah.”

Ne orada, ne burada, bu şaşkın balık tuzlu su ile tatlı suyun birbirine hiç kavuşmadığı noktada, arafta.

Pınar – ŞaşkınBalık” üzerine 3 yorum

  1. pinarkavak dedi ki:

    Annemin yorumlarina katlanma gucumu artiran yazi. Ben de eve, anneme birkac gun once geldim ve cok benzer yorumlar, baskilar, zoomlar.. Herkes ayni seyleri yasiyormus demek derin bir nefes aldirdi bana. Cok tesekkurler.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s