Alican – Habil ile Kabil

Denizli.. Araba.. Köy..

“Baba nereye gidiyoruz?”

“Köye.”

“Köyde neler var?”

“Tavuklar var..”

“Hoyozlar var.. hindiley var.. civcivler var.. inekler var..”

Araba.. Köy.. Ahır..

İki küçük kuzu.. Annelerinden meme emiyorlar.. Biri beyaz biri kara.. Kalbim eriyor bakarken.. Öyle küçükler.. Beyaz olan daha besili.. Sahipleri, kara olan zor tutundu diyor hayata.. Kim kolay tutunuyor?.. Beyaz olan kolay mı tutunmuş? Daha besili hakikaten.. Anne karnında karanın besinlerini de sen mi aldın beyaz kuzu.. Yoksa kara kuzu zaten beslenmemeyi mi seçmişti?.. Anne koyunun arkasında acaba tekme atar mı diye düşünürken arkamdan bir ses al al.. siyah olanı al.. Tekme yemem, di mi?.. Yok yemezsin.. Koyunla kısa bir bakışma.. Rızasını almadan yavrularına dokunmak istemiyorum.. Sana nasıl davranılmasını istiyorsan, koyuna da öyle davran?.. Kara kuzu elimde.. Göğsü sağ avcuma oturuyor.. Kalbi elimin içinde atıyor.. Kafası iri üç ceviz.. Boynuzları iki nohut tanesi.. Ozan’a uzatıyorum.. Gözleri.. Ozan’ın.. Kuzunun gözleri.. İki kuzu.. Nedir bu hisler?.. Sevgi? Acıma? Endişe? Hepsi? Hiçbiri?.. Beyaz kuzuyu da diğer avcuma alıyorum.. Karadan daha ağır.. Daha besili.. Kalbi kara kadar hızlı.. Boynuz yerleri.. Açık pembe sulu yara izleri.. Anne bakıyor.. Anne bekliyor.. Gözleri.. Emzirenlerin gözleri.. Yavruları sevip bırakıyoruz annelerinin yanına.. sağ kolumda beyaz kuzunun açık yeşil boku.. Çeşme nerde?.. İlerde.. Bu mu?.. Yok o değil.. Ben su getireyim.. Sabun.. Su.. Ovala.. Ovala.. Hastalık kapmış mıyımdır?.. Daha neler.. Bokun kıvamı yoğun.. İnce bir tabaka.. Ovmadan çıkmayacak.. Sabun.. daha çok sabun.. kuzu.. beyaz.. boku.. yeşil.. açık.. sarı bir oğlan.. boynunda boncuklar.. neden bu kadar sarı bu oğlan.. düşüyor.. dizler yara.. ağlıyor..

Fatoş içi koyu pembe cam bir bardak uzatıyor.. Bu ne?.. Vişne suyu.. İç.. iç.. iç.. Ekşi..

Ahıra geri giriyorum.. Koca pençeli bir köpek.. kangala benziyor.. iri pençeleri çocuk cüssesine tezat.. komik duruyor.. yattığı yerden hareketli.. kalkıp zincirleri izin verdiğince dolanıyor.. o bana bakıyor.. ben beş santim yanındaki boşluğa.. yavaşça yaklaşıyorum.. heyecanı dinsin diye bekliyorum.. neden sonra oturuyor.. başı avcumun içinde.. kafatası sert.. genç tüyleri yumuşak, parmaklarım gıdıklanıyor.. pençesini uzatıyor.. el sıkışalım.. tanışalım.. iki iri pençe.. toprağın üstünde buluşuyor.. bir anlaşma.. bir sözleşme.. iki ayağının üzerine kalkıyor.. yetişkin olsa pençeleri omzuma gelirdi.. daha çocuk.. yavaşça dans eder gibi pençeleri avuçlarımda duruyoruz.. Yavaşça bırakıyorum pençelerini.. Yavaşça uzaklaşıyorum.. Yavaşça veda ediyorum.. Kırgın.. Bir hüzün.. Seni unutmayacağım diyorum.. Bu sana yetsin.. Hayır beni bir daha görmeyeceksin.. Ama neden üzülüyoruz ki?.. İnan bana.. Böylesi daha iyi?.. Sen zincirine bağlı.. sen zincirsiz.. sen bağlı.. zincir zincir büyüyeceksin burda.. Koyunlara kuzulara bekçilik edeceksin.. Tanıştık şimdi seninle.. Göz göze baktık.. El sıkıştık.. Dans ettik.. Bir şey değil mi bu?.. Çok şey değil mi?.. 

“Baba evimize gidelim.”

“Gidelim oğlum.”

“Momoyla Pabuyu özledim.”

“Ormanı da özledin mi?”

“Özlemedim.. İnekleri özledim..”

Köy evinde Suçi.. Derin sessizlik.. Ozan emiyor..

Köy evi.. Serin geniş bir tabut sanki.. Yaşam tuzu olmadan duvarlardan sızıyor..

Malasana.. Halının ipleri.. Serinliğin üstünde kayan avuç içleri.. Uyku böcekleri.. Hatmi çiçekleri..

Uttanasana.. Şu an şurda ölmek olur mu?..

Uddiyana..

Eskiz Defteri

Alican, Denizli 2022

Reklam

Alican – Gün 29 “Dünyadaki tüm öyküler..*”

Sabah.. Yokuş.. Demir..

Vaişaka:

Yaralı bir çocuk.. Kendinden emin bir yetişkin.. Güneşin doğuşunu izlemek için ayaklarının üzerinde dikleşen bir çöl faresi.. Kanatlarını kaldırmış bir arı kuşu.. Ayın karanlığında gözleri büyüyen bir baykuş.. Sessizce yuvasına dönen bir yılan.. Yılan baykuşa, baykuş arı kuşuna, arı kuşu çöl faresine.. Çöl faresi yetişkine.. yetişkin tekrar çocuğa.. Yara.. hep yara.. ne kadar sarsan da.. sonra bir sabah dersin ki bu yara aslında iyileşmiş.. yani yara geçmiş.. ama geçmemiş.. geçmiş işte.. yok ama iyileşmemiş.. kabuk sanırsın.. kazırsın.. kendi tenini.. kendi canını acıtırsın.. biraz şefkat.. biraz göz yaşı.. acınası.. sonra göz yaşları biter.. ta ki tekrar aktığında bitmemiş dedirtinceye dek.. sonra biraz toprak.. belki biraz hava.. ether.. ether.. ether.. yeter.. yeter.. yeter.. ve ateş.. ve alevler.. yükseldikçe yükselen.. birlikte coşup büyüyen.. ardında su.. sakin.. dingin.. su ateşe.. su toprağa.. su ethere.. su havaya.. sonra toprak.. ıssız ve karanlık.. 

Kurma..

Çocuk bakar gülümser.. çocuk bugün kötümser.. az sonra olacakları sadece.. az önce olanları sadece.. çocuk.. şimdi der.. şimdi.. bir çocuk.. gülümserken de kötümser.. kötümserken de gülümser..

“Baba sen napıyosun?”

“Ne yapıyorum?”

“Ağlıyosun.”

“…”

Kalplerimizi açtık.. şimdi evimizdeyiz..

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek..

Her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek..

Sangaya selam olsun..

Alican, Büyükada 2022

___

*“Düşünecek olursan.. dünyadaki tüm öykülerin temelde yalnızca yirmi dokuz harften oluştuğuna sen de hak verirsin.. Harfler hep aynıdır.. bir araya gelişleri değişir.. yalnız..” – Ende

Alican – Gün 26’nın Devamı “Edebiyat Siz Yoganızı Yaparken Başınıza Gelenlerdir – Bölüm 2: Bana Göre Hayatın Anlamı”

Alican’ın önceki bölümünde…

Yayınevine gitmem lazım.. Birikmiş işler.. atılması gereken mailler.. aranması gereken kimseler var.. Muhasebeciye uğramam lazım.. Konuşulması gereken meseleler.. teslim edilmesi gereken evraklar var.. Peki birine gitmek için tramvaya diğerine gitmek için metroya binmiş olmam gerekirken.. Ben neden Cihangir’deyim?.. 

Cihangir’den yukarı.. Sıraselviler.. Meydana çıkmadan.. Aralardan İstiklal..

Üç mum.. Üç dilek.. Her bir mum kendi başına yanarken alevleri birbirine değiyor.. Büyüyen ateşe bakıyorum.. Sent Antuan sessiz..

Mephisto.. Kapıda alarm ötüyor.. Güzel Dünya Neredesin?.. Öten sen misin?.. Kasadaki kız bu değil diyor.. Çantamdan Ozan’ın diğer kitaplarını çıkartıp uzatıyorum.. Ay’a Yolculuk.. Tostoraman.. Tek tek deniyor.. Bunlar da değil.. Sorun değil diyor.. Mephisto’nun üst katı.. Çeviri Edebiyat.. Yazar isimleri.. Alfabetik sıra mı?.. J.. J.. J.. Jane Austen.. James Joyce.. John Steinbeck.. Değilmiş.. İşte burdasın.. Jack London.. “Yabanın Çağrısı” değil.. “Ormandan Gelen Ses” bu kitabını duymamıştım.. Farklı yayınevlerinden “Beyaz Diş” “Beyaz Diş” “Beyaz Diş”.. Yok.. Yok.. Yok.. Bilgisayarın başında 80’lerden kalma solcu bıyığıyla hangi yılda olduğumuzu sorgulatan abiye yaklaş.. Bir kitap arıyorum.. Jack London, “Bana Göre Hayatın Anlamı,” Çeviren: Yiğit Yavuz, 2009, İmge Kitabevi, 224s. Klavye.. Çıkır çıkır çıkır.. Solcu bıyıklı abi: “Ne yazık ki yok..” Alican: “Sizde mi yok?.. Baskısı mı yok?” Bıyıkların arasından: “Bizde yok.. Baskısı da olmayabilir..”

Baskısı olmayanların adresi.. Sahaflar Çarşısı.. Kapıda nargilelerin önünde iki ağır abi.. Hanın içinde in cin top oynuyor.. Küçücük odalarında yığınla kitabın arasında oturup bekleyen sahaflar.. Nadir Kitap çıktığından beri zamanın bir noktasında donmuş.. aralarındaki sohbetleri tüketmiş.. sessizce karşılarındaki bilgisayar ekranlarına bakıyorlar.. İlk dükkan.. Ekrandan başını çevirip bakan amcaya.. Bir kitap arıyorum.. Jack London.. “Bana Göre Hayatın Anlamı..” İmge Kitabevi.. Ekrana bakmadan yanıtlıyor.. Yok.. Dükkanda hangi kitap var hangi kitap yok ezbere biliyor musunuz? Diye soruyorum.. Çarpık tebessümüyle “Diğer dükkanlara da sor,” diyor.. İkinci dükkan.. Bir kitap arıyorum.. Jack London.. Bana Göre Hayatın Anlamı.. İmge Kitabevi.. Ben söylerken klavyeye çıkır çıkır çıkır.. Yok diyor.. Burada bulamazsın.. Nadir’de Kadıköy’de bir sahafta var gözüküyor.. Teşekkür edip çıkıyorum.. Diğer dükkanlara uğramadan çarşının arka kapısına ulaşıyorum.. Çıkışta iki ağır abi.. Karşılıklı dükkanlarının önünde oturmuş kitaplarını okuyorlar.. Rahatsız olmazsanız fotoğrafınızı çekebilir miyim diye soruyorum.. Biri kafasını kaldırmıyor.. Diğeri çek abi çek.. Rahatsız olmayız.. diyor..

Sahaflar Çarşısı

Odakule’ye doğru yürürken Cağaloğlu’ndaki dağıtımcı arkadaşlarımdan birine mesaj atıyorum.. Emrecim bir kitap arıyorum.. Jack London.. Bana Göre Hayatın Anlamı.. Emre bakarım diyor.. Yoksa sipariş vereyim mi? “Ver”

Tünel.. Kırmızı Kedi.. Sahaf dükkanlarından hallice.. Kitaplarla çevrili odanın köşesinde kasa.. bilgisayar.. Kitapçı abi.. Bir kitap arıyorum.. Jack London.. Bana Göre Hayatın Anlamı.. İmge Kitabevi.. Klavye çıkır çıkır.. Yok diyor.. Az ileriye bir Kırmız Kedi daha açıldı orada olabilir mi diye soruyorum.. Hiçbir şubemizde gözükmüyor diyor.. Kadıköy’de İmge Kitabevi var.. Oraya gitmen lazım.. Peki teşekkür ederim.. Rotayı kafamda tekrar oluşturmaya çalışıyorum.. Yayınevi.. Cağaloğlu.. Tünele binsem.. Tramvayla Sultanahnet.. Muhasebe ofisi için Şişhane Metro.. Şişli-Mecidiyeköy.. Karaköy’den Kadıköy’e geçsem.. Ya da Eminönü’nden.. Hem kitabı alıp hem işlere yetişebilir miyim?.. Fatoş Ozan’la Kabataş’tan on yedi otuz beş vapuruna binse, aynı vapura Kadıköy’den binerim.. Şurda bir çay içip düşüneyim.. Sokak Kahvesi.. Kimsecikler yok.. Yere yakın taburelerden birine çök.. Yüksek duvar boyunca asılmış plakalara.. resimlere.. yazar-oyuncu fotoğraflarına.. semt isimlerine bakarken gelen delikanlıdan çay iste..

Çayın yanında okumak için tekrar kitap ekini açtım.. Okumak yazmak üzerine aforizmalar.. Feridun Andaç sayfanın üst köşesinde suratında zoraki bir gülümseme.. Okuma Penceresi’nden devam ediyor aforizmaları sıralamaya.. Jack’le göz göze geldik.. O bir şey söylemese de konuşan gözlerdendi.. Saçmalıyordum.. Biliyordum.. Ama sanki şöyle diyordu.. “Kendi adımlarını geri yürüyebilir misin?..” “Yazdığını baştan yazabilir misin?” “Karakterleri değiştirmeden, sen kendin değişebilir misin?” Alican: “Jack.. Neler saçmalıyorsun?..” Jack: “Ben yalnızca son romanımı bitirmek için yalnız kalmak isterken zorla fotoğrafı çekilmiş bir anıyım.. Ama ne fark eder.. İstediğin buysa.. Söylüyorum dinle.. Yürüdüğün yolu tersten yürü.. Kendi ayak izlerini takip et.. Göreceksin ki o ayak izleri aslında senin değil.. Hiç kimsenin değil.. O ayak izleri o yolu yürümek isteyen herkesin..”

Pardon.. bakar mısın?.. Çayı getiren delikanlı yaklaştı.. Bir blog yazısı için fotoğrafımı çekebilir misin?.. Delikanlı: Tabii.. Bu iyi mi?.. İyi.. Bir de kameraya bakmıyormuşum gibi çek..

Sokak Kahvesi

Tünel.. Kırmızı Kedi.. Kasanın başındaki kitapçı abi yerini kasanın başındaki kitapçı ablaya bırakmış.. Jack karakterleri değiştirme demişti.. Jack: Bu karakter kendi değişti.. Devam et.. Kasanın başındaki kitapçı ablaya.. Merhaba.. Az önce de uğramıştım.. Bir kitap sormak için.. Kitap sizde yokmuş ama rica etsem blog yazım için videonuzu çekebilir miyim?.. Kasanın başındaki kitapçı abla bu anı bekliyormuş.. Kitabı arıyormuş gibi yapayım mı?.. Olur.. Zahmet verdim.. Kusura bakmayın.. Yok ne zahmeti.. Teşekkürler.. İyi günler..

Kırmızı Kedi – Tünel

Mephisto.. Solcu bıyıklı abi.. Merhaba.. Bıyık: Bulabildin mi kitabı? Alican: Hayır bulamadım. Başka bir şey sormak için geldim.. Sakıncası yoksa blog yazım için fotoğrafını çekebilir miyim?.. Solcu bıyıklı abi kabul etti.. Bilgisayarın başına geçti.. Sanki kitabı arıyormuş gibi poz verdi.. Tam fotoğrafı çekecekken ne bloğu diye sordu.. Yoga.. dedim.. O zaman çekme dedi.. Neden dedim.. İdeolojik dedi.. Durdu.. Düşündü.. Konuştu.. İstersen ben senin fotoğrafını çekerim ama.. İlginç.. Peki tamam.. Nereye yazıyorsun kitap adını.. Şuraya.. Tamam..

Mephisto – İstiklal

Mephisto’nun üst katı.. Kafeteryada çay.. Üzgünüm Jack.. Biraz dinlenmem gerek.. Rooney.. Güzel Dünya, Neredesin?..

“Yayıncılık dünyasında herkesin ne kadar gözü dönmüş olduğunu, seni ya öldürmek ya da gebertinceye kadar sikmek istediklerini söylediğin melodramatik mesajlar yazmakla deşarj oluyorsan sana engel olmayayım.”

Olma Rooney boş ver.. Deşarj olsun da bırak istiyorsa melodramatik mesajlar yazarak olsun..

“Mesleğin yüzünden kötü insanlara denk geldiğine eminim ama sıkıcı, ahlaken ortalama kişilerle de karşılaşmışsındır mutlaka.”

Mutlaka..

“Acını inkâr etmiyorum bu arada – ne çektiğini biliyorum, zaten o yüzden kendine bütün bunları tekrar yaşatmana şaşırıyorum.”

Yaşamak.. Tekrar yaşamak.. Tersine yaşamak.. Yeter ki yaşamak..

“Herkes anlaşılır bir şekilde belli bir kimlik kategorisine dört elle sarılmış durumda ama hiç kimse bu kimliklerin neyi içerdiğini, nasıl ortaya çıktığını ve ne amaca hizmet ettiğini ifade etmeye yanaşmıyor..”

İç Kritik: Sahiden mi?.. Bunca yazar-sanatçı senelerdir ne yapıyorlar peki?.. İç Yargı: Solcu bıyıklı abi gibilerden bahsediyorsan, o başka.. İç Sorgu: Edebiyatçılarla yogacılar birbirinden haz etmez diye bir laf dolanıyor ortalıkta.. Aslı var mı acaba?..

“Ben kimim ki başkalarından tevazu ve açıklık bekliyorum? Dünyaya ne faydam dokunmuş ki karşılığında bunca şey isteyeyim? Parçalanıp kül olsam dünyada kimsenin ruhu bile duymazdı, en doğrusu da bu.”

İnsanlardan bir şey beklememek en iyisi tabii.. Sonu hep hüsran.. Doğrusunu yanlışını bilmiyorum ama şunu biliyorum Rooney.. Ruhlar duyar.. Parçalanıp kül olsan.. Küllerinden yeniden doğsan.. Ya da sadece toprağa karışsan.. Hiç tanımadığın, beklemediğin.. ruhlar.. kimse olmasa.. beyhude acılar çeken narin ruhlar.. hepsini duyar.. Ama duyduklarıyla ne yaparlar.. Onu bilmiyorum..

Rooney’le sohbetimden sonra ayağa kalkıp cafenin bahçesinde oturanlara sesleniyorum.. Pardon.. rahatsız ediyorum kusura bakmayın.. Bir blog yazıyorum.. Fotoğrafınızı çekmeme müsade eder misiniz?.. Elbette.. Sure.. Türkçe soruya İngilizce cevap veren Bılaş.. İsveççe yazılışı Blaz.. Bir ayda sökmüş Türkçeyi.. Hayret et.. Blogla ilgili sorularını yanıtla.. Merak etti.. Okumak istiyormuş.. Blog adını defterine yaz.. Blog için fotoğraf?.. Olur.. Nasıl poz vereyim.. Dilediğin gibi.. Bir de haberim yokmuş gibi.. Kasa önü.. Hesap.. Blog için fotoğraf?..

Mephisto Cafe

Sent Antuan.. Fotoğraf çekmek yasaktır.. Kapısında dur.. Telefonun kamerayı hazırla.. Yaktığım mumlar erimiş.. Alevler biribirinden ayrılmış ama sönmemiş.. Hızlı bir el hareketi.. Saniyeler içinde cepten çıkan telefon.. Yakalanan kare.. Telefon cebe.. 

Ne diyordu Oscar Amca o ünlü sözünde: “Evet, Dorian, her zaman seveceksin beni çünkü ben senin işlemeyi göze alamadığın tüm günahları simgeliyorum.”

Sent Antuan

Fatoş’tan mesaj.. On yedi otuz beşe yetişemiyorum.. On dokur yirmiye binelim.. Binelim.. Ama on dokuz yirmi Kadıköy’e uğramadan Heybeliada Büyükada seferi yapıyor.. İmge Kitabevi iptal.. Planları değiştir.. Rotayı değiştir.. Kafayı değiştir.. Yolu değiştir..

Cihangir’den geçerken gözüme takılan biri daha vardı.. Onunla da konuşmak fotoğrafını çekmek istemiştim.. Uyuyordu.. Uyandırmadım..

Cihangir

Metro.. Mecidiyeköy.. Muhasebe ofisi.. Hesap kitap işleri.. Metro.. Füniküler.. Tramvay.. Yayınevi.. Bin bir mail.. Telifler.. Ödemeler.. Telefon trafiği..

Tramvay.. Kabataş.. Fatoş’tan mesaj.. On yedi otuzbeşe yetişiyorum.. Nene dedeye haber ver.. İskelede buluş.. Fatoş yok.. Mesaj.. Siz vapura binin ben koşarak geliyorum.. Ozan’la vapura.. Rampanın yanında.. gözlerimiz yolda.. Ozan: “Anne neyde?” 

Vapur halatlarının yanı başındaki tayfa abilere.. Rampayı kaldırmadan önce haber verir misiniz? Anne yetişemezse vapurdan ineceğim.. Tamam dediler.. Gözüm saatte.. Gözüm Ozan’da.. Gözüm yolda.. Gözüm tayfa abide.. Vapurun kalkma saati geldi.. Tayfa abi kalkıyoruz dedi.. Ozan’la vapurdan indik.. Telefona gelen mesaj.. İskele kapısından arabaya bindim.. Araba vapura varmadan kaldırmıyorlar.. Vapura geri bindik.. Tayfa abiler ortalıkta yok..

Eve dönüş yolu.. Yorgunluk.. Dizimin ağrısı dindi.. Ozan uyu.. Fatoş uyu.. Alican uyu..

Hey Jack.. Kadıköy’e gidemedim diye kitabını alamadım sanma.. Emre yayınevine bırakmış bugün.. Haftaya görüşürüz..

Eve Dönüş Yolu

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 26 “Edebiyat Siz Yoganızı Yaparken Başınıza Gelenlerdir – Bölüm 1: Ben Neden Cihangir’deyim?”

Şehir günü.. Bu sefer daha erken kalkmayı başardık.. Ozan hala derin uykuda.. Ozan.. hadi uyan.. Neneyle Dede Kabataş’ta bekliyorlar.. Üç gün üst üste şehre gitmek yormuş.. Nene Dede vaadi bile her zamanki ivmeyi vermiyor.. 

İskeleye inen merdivenler.. Sabah güneşi.. Vapur yanaşıyor.. Tanıdık simalar iniyor.. Tanıdık simalar biniyor.. Kafeteryanın yanındaki koltuklar kapılmış.. Ozan’a günaydın diyenlerin sayısı artmış.. Kahve.. Sabah kahvaltısı.. Ceviz.. Hurma.. Kuru kayısı..

Vapur arkadaşlarından biri.. Perşembe ritüeli.. Cumhuriyet Kitap Ekini kucağıma bırakıyor.. Henüz kitap okuduğunu görmedim ama kitap okuyan insan seviyor.. Ya da sadece memnun etmeyi.. Düşünme.. Teşekkür et.. Sayfaları tara.. “Okumak Nefes almaktır” çok klişe.. “Bazen çocuk öyküleri büyük sözlerinin ötesine geçer”.. İlginç ama içim dışım çocuk öyküleri.. Geç.. “Kafamızın İçinde Büyüleyici Bir Yolculuk”.. Kafanın içindeyse almayayım.. “Varoluşun teknolojiyle karanlık aşkı!”.. Gözüm alttaki kitabın fotoğrafına kaydı.. “Bir Yolculuk Hikayesi”.. Flashback: Üniversitede, “’Yol Filmleri’ diye bir janr/tür var mıdır yoksa her film zaten bir yol/yolculuk anlattığı için böyle isimlendirmek saçma mıdır?” diye soran Ahmet hocamızın, tatlı tatlı konuşurken, göğsünün hemen altında birbirine dokunmadan bobin saran parmakları.. Bazen o kadar uzun süre sarardı ki bobinleri parmakları bu sefer deyecek, bu sefer kesin deyecek diye bakmaktan ne anlattığını kaçırırdım.. “Bir Yolculuk Hikayesi” deyip kapağı Fatoş’a gösterdim.. “Yol Filmleri” gibi dedi.. Gülüşmeler..

Kitap ekinin bu sabah bana hitap etmediğini düşünmeye başlamışken bir başlık dikkatimi çekti.. “Okumak yazmak üzerine aforizmalar (VI).. Feridun Andaç, Okuma Penceresi’nde altıncı bölüme gelmiş.. Adamdaki sabra bak.. Üşenmemiş altı sayıdır okumak yazmak üzerine aforizmalar derleyip yazıyor.. Ya da konu bulamadı herhalde.. Yazıyı okumakla okumamak arasında zihnimdeki seslere dalmışken, başlığın hemen altındaki siyah beyaz bir çift göz beni sessizliğe davet etti.. Jack London.. Arkasında orman.. Önünde yazı masası.. sanki yazıyormuş gibi duruyor ama gözleri objektifte.. Henüz, “haberim yokmuş gibi çek,” başlamamış.. Daha saf daha naif bir zamandan kalma.. Ne alakası var.. O zamanları saf ve naif bulan senin kafan.. Neyse ne işte.. Saf, naif, vahşi, kaba, kibar.. Her neyse beni çeken bir şey var burda..

87/ Yazma Düşüncesi.. (87 mi?!.. Feridun epey kaptırmış kendini bu aforizma işine..)

Jack: “Var olduğum için yazıyorum! Bunu başka nasıl açıklayabilirim..”

Alican: “Boş ver be Jack.. İlla açıklaman mı gerekiyor?”

 …

Jack: “Hayatın tözüne oradan bakıyorum. Yazmak için sürekli bir nedeni vardır yazan kişinin. Gördüğü, hissettiği, gözlemleyip düşündüğü her bir şey yazma nedenidir.”

Alican: “Jack iyi hoş dedin de bizimki edebiyat değil yoga bloğu.. Biz ‘neden’ci değil ‘nasıl’cıyız..”

Jack: “Yazmak için çok büyük şeyler gerekmiyor. Ne yaşadığınızı yazıyorsunuz ne de yazdığınızı yaşıyorsunuz! Bu ikilemi aşmak için yazdığımı bile söyleyebilirim.”

Alican: “Aaa.. Defne de Kurmacastana’da hep söylerdi.. ‘Unutmayın.. Siz yazdıklarınız değilsiniz..’”

Ozan’a bakma sırası bende.. Burgaz’a yaklaşmışız.. Rabia birazdan gelir.. Belki Fatoş’la aynı anda kitap bile okuyabiliriz.. Rabia geldi.. Hep birlikte vapurun ön tarafındaki açık alandayız.. Ozan kargalara simit vermek istiyor.. Balıklara tost ekmeği atmak istiyor.. Bu sabah Ozan babacı.. Ne Fatoş’la ince eleyip sık dokuduğumuz şiftlerimiz ne de Rabia fayda etmiyor.. Kitabı baba okusun.. Simidi baba atsın.. Babayla gezelim.. Baba su vey.. Fatoş imdadıma yetişiyor.. Tostoraman’ı iki kere okuyup.. Demirlerin üzerine kargalar için simitler dizdikten ve iki kere oyun parkına gitme bahanesiyle içeri girip defalarca merdivenleri inip çıktıktan sonra Ozan: “Anneye gidelim.” “Gidelim.” “Baba sen ne yaptın?” “Ne yaptım?” “Kargalara simit verdin.” “Birlikte verdik.” “Ne verdik?” “Simit verdik.” “Karabatak denize daldı göydün mü.. oyda oydaa..” “…”

Rooney.. Güzel Dünya, Neredesin?.. Bir el yanımda Ozan düşmesin diye sırtında.. Diğer elim kitapta.. İki bölüm iki bölümdür.. Hızlı temposuyla hemen aldı içine.. Kabataş’a yaklaştık bile.. Ozan’ı giydir.. Ozan’ı hazırla.. İskele.. Ozan Nene Dedeye.. Vapur arkadaşları işe.. Fatoş Üniversiteye.. Öpücük.. Kendini çok yorma..

Yayınevine gitmem lazım.. Birikmiş işler.. atılması gereken mailler.. aranması gereken kimseler var.. Muhasebeciye uğramam lazım.. Konuşulması gereken meseleler.. teslim edilmesi gereken evraklar.. yapılması gereken planlar var.. Peki birine gitmek için tramvaya diğerine gitmek için metroya binmiş olmam gerekirken.. Ben neden Cihangir’deyim?.. 

Devamı yarın..

Eskiz Defteri

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 25 “Ömür Boyu..”

Adaya taşınma kararımızı pek destekleyen olmamıştı.. 

Gitmesi gelmesi zor olur…

Kışları çok soğuk olur…

Barı, cafesi, marketi az olur…

Okul işini ne yapacaksınız…

Adaya eşyaları taşıtmak işkence olur…

Hastane var mı?.. Tam teşekküllü mü?.. Doğumda ne yapacaksınız?..

Adadaki ev sahibimiz yaz kış oturmak istediğimizi ilk duyduğunda birkaç saniye Fatoş’la beni baştan aşağı süzüp, “Gerçekten o kadar bohem misiniz?” diye sormuştu. Biz bir bilsek demiştim içimden neyden ne kadar olduğumuzu..

Fatoş’la taşınmaya karar vermiş, artıları eksileri kafamızda tartmıştık. Çok fazla belirsizlik vardı. Belli olan tek şey kolay olmayacağıydı. Hani bazen içinden aslında ne yapacağını zaten bilirsin de sanki içinle dışın birbirlerini anlayana kadar tartmaya, konuşmaya devam edersin ya bizimki de o hesaptı. Pandeminin başları, Fatoş hamile, ekonomik belirsizlikler, duygusal çalkantılar, iki kedi, bir yetişkin, bir büyüyemeyen, neyse ki çok eşyamız yok ama piyano var. Öyle masa, sandalye taşıtır gibi taşıtamıyorsun..

Nakliye ayarla.. Günü belirle.. Defalarca taşınmış olmaktan kalan kolileri çıkart.. Eşyaları topla.. Paketle.. Adaya nakliye arabasının girebilmesi için belediyeyi ara.. İzin al.. Pandemiden dolayı izin vermiyorlar.. Durumu anlat.. Tekrar anlat.. Bir daha anlat.. İçine kız.. İçine bağır.. Nazikçe tekrar anlat.. Piyano için ayrı nakliyeyle süreci tekrar et.. 

Ada evimizdeki ilk gece.. Komşuluğun ne demek olduğunu bize öğreten iki can insan çorba yapıp getirdi. Gastronomide ulaşılamayacak lezzetlerden biri bu olsa gerek.. Düşünülmüş ve değer verilmiş olmak.. 

O gece balkondan gökyüzündeki yıldızlara bakarken.. yıldızların az aşağısında, karşı kıyıya.. sahil boyunca uzanan şehir ışıklarına.. önümde uzanan denizin karanlığına.. iskeleden az önce ayrılan vapurun turuncu şeritli beyaz siyah bacasına.. şehirle aramıza koyduğumuz mesafeye.. Yalnızız demiştim.. Ne güzel.. Kaptan duymuş muydu acaba.. Rüzgar taşımış mıydı şarkımı bir fısıltı gibi.. Yalnızlık.. Ömür boyu..

Bu sabah.. Güneş.. Kuş cıvıltıları.. Dizimdeki nahoşluk devam ama dünkü kadar kötü değil.. El yüz.. Dil diş.. Kedilerin maması.. Kedilerin suyu.. Mutfağın çöpü.. Tuvaletin çöpü.. Kedilerin kumu.. Balkon.. Kahve.. Ozan.. Kahvaltı.. “Süt nerde?” “İçinde.” “Nerde?” “…”

Ozan’ın aşı günü.. Fatoş “Birlikte götürelim.” “Götürelim.” Elimde Ozan’ın çorabı.. Fatoş’un elinde eşofmanı.. Ozan bir ateş topu.. Ozan bir nükleer santral.. Ozan bir hadron çarpıştırıcısı..

Boy 89.. Baş çeperi 46.. Kilo 11.. Hemşire: “Cümle kurabiliyor mu?” Fatoş: “Uzun cümleler kurabiliyor.” Alican içinden: “Hiç susmuyor.” Hemşire: “İyi.”

“Siz kollarını tutun.. Bacaklar sabit lütfen..” Gözlerim Ozan’ın gözlerinde.. Güvendesin.. Hepsi senin iyiliğin için.. Ozan’ın Gözler Fatoş’un gözlere teslim.. Benim gözler hemşirenin eline.. İğnenin bacağa girişi.. Baba yüreği bin parçaya bölün.. Soğuk kan kolları tutmaya devam et.. Hemşirenin eli hafif.. Ozan ağlamıyor.. Hemşirenin asistanından bir maşallah.. “Pek sakin çocuk..”

Eve dönüş yolu.. “Anne bu ne?” “Yara bandı.” “Çöpe atalım.” “Atalım.” “Burda biraz oturalım.” “Oturalım.” “Baba sen oturma.” “Tamam.” Sırıtarak “Otur.” “…”

Ozan.. Oyun grubu.. Balkon.. Blog yazıları..

Tansel’in yazısı.. Depreşen çocukluk anıları.. Arkeoloji Müzesi.. Heykelleri, resimleri, bahçesi.. Vitrinlere koydukları binlerce yıllık eşyaların açıklamalarını okuyup gülerdik arkadaşımla.. “M.Ö. 2700 – Sümerlerden kalma bir oyuncak..” Nerden biliyorlar oyuncak olduğunu diye sorardık birbirimize.. Belki oyuncak değildi.. Belki tapıyorlardı bu minik heykelciğe.. Kim bilir..

Ayça’nın yazısı.. Harika bir tavsiye.. Hazır evde kimse de yok.. Yüksek sesle eşlik eder söylerim ben de şarkıyı dedim.. Bastım play tuşuna.. Intro bitip şarkının sözleri başlayınca dinledim sadece.. Sözlerimi geri alamam.. Yazdığımı yeniden yazamam.. Çaldığımı baştan çalamam.. Bir daha geri dönemem.. Dudaklarımda tebessüm, gözlerimde yaş.. Güya bağıra bağıra eşlik edecektim.. E şimdi hal böyleyse zorlamak olur mu.. Devam ettim dinlemeye.. Akıyorsa gözyaşım kurumasın.. Coşup seven gönlümse durmasın.. Dost bildik anılarım çağırmasın.. Bir daha geri dönemem..

Dinlerken bir sahne canlandı gözümün önünde.. Ayça sahnede şarkıyı söylemeye başlıyor.. Defne sahneye atlayıp Ayça’ya eşlik etmeye başlıyor.. Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da.. Her nefes alışımız bayramdı.. Bir umuttu yaşatan insanı.. Aldım elime sazımı.. Sahnenin kenarından Pınar elinde mikrofon yavaşça yaklaşıyor.. Yine aşınca çayın suyu boyunu.. Belki yeniden karşıma çıkacaksın.. Göz göze durup bakınca göreceğiz..Neyiz? Ve nerelerdeyiz?.. Bilemiyoruz.. Sahnenin diğer yanında bekleyen Fatma mikrofona bağırıyor.. ŞİMDİİİ.. Hep birlikte eşlik ediyoruz.. Sözlerimi geri alamam.. Yazdığımı yeniden yazamam.. Çaldığımı baştan çalamam.. Bir daha geri dönemem.. Tansel sahnenin arkasındaki dev tuvale resimler çiziyor.. Aziz ses mikserinin arkasında, bir elinde bira diğer eli sahneye doğru.. Baş parmağı havada.. Bas gitardaki Gülçin mi?.. Akıyorsa göz yaşım kurumasın.. Coşup seven gönlümse durmasın.. Dost bildik anılar çağırmasın.. Bir daha geri dönemem..

Göz göze durup bakınca göreceğiz..

Neyiz ve nerelerdeyiz..

Eskiz Defteri

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 24 “Tamamı Kara Bir Karga”

Sabah.. Kümülatif yorgunluk.. Rutinlerde aksama.. Vapurun kalkmasına yirmi dakika kala, Ozan salonda.. Elinde battaniye, üstünde pijama, tek parmak ağzında.. Alican Ozan’a: “Benimle divanda buluş.” Ozan Alican’a: “I-ıhh..”

Fatoş bana: “Vapuru kaçıracağız herhalde..” Fatoş Ozan’a: “Kolunu uzat..” Bana: “Bezi çöpe atsana..” Ozan’a: “Ayağını uzat..” Bana: “Vapuru kaçıracağız herhalde..” Ozan’a: “Çorap giymeden ayakkabı giyemezsin..” Ozan Fatoş’a: “Oluy..” Alican Fatoş’a: “Termosu aldın mı?” Ozan bana: “Ayakkabı giymeyelim..” Fatoş Ozan’a: “Bekle..” Fatoş Alican’a: “Çantasını ben aldım.. Arabayı sen indirsene..”

Fatoş Ozan’ı alıp iniyor.. Kapının önünde üç saniyelik boşluk.. sessizlik.. Vaişaka.. Kurma.. Yok be şaka..

Kedilere mama.. Kedilere macun.. Sularını tazele.. Tüm gün yokuz.. Su kaplarını ikile.. 

Anahtarı al.. Cüzdanı al.. Telefonu al.. Telefonu salonda unuttum.. Ayakkabıları çıkart.. Salona git.. Telefon cebimdeymiş.. Ayakkabıları giy.. Laptop.. Kitap.. Boyunluk.. Gerek var mı?.. Akşam dönüşte lazım olur.. Hava durumu kontrol.. Sıcak.. Olsun.. Ozan’ın ince şapkayı cebe at.. Kapıyı aç.. Tam çıkacakken hatırla.. Dün.. “Ay’a Yolculuk”.. Okumayı bitirdikten sonra Ozan: “Dedeyle okuyalım..” Alican: “Yanımıza alırız, gidince okursunuz..” Kapıyı kapat.. Kediler kaçmasın.. Ayakkabılarla salona gir.. Fatoş duymasın.. Kitabı çantaya.. Çantayı sırta.. Ozan’ın araba omza.. Komşu köpeğe günaydın.. İskeleye inen merdivenlerde Fatoş’la Ozan’ı yakala.. Alican havaya: “Yavaşlamayalım..” Vapurun kalkmasına beş dakika var.. Aman kaçırmayalım..

Deniz sakin.. Ozan sakin.. Fatoş sakin.. Ozan’la vapur birbirlerine alışmışlar.. Ozan’a bakmak için Fatoş’la yirmi dakikalara böldüğümüz şiftlerimizin ilki Fatoş’ta.. Ozan benim yanımda oturmak istiyor.. Hayhay..  Fatoş’la ilk zamanlar şiftlerde dakika oynasa birbirimize girmelerimiz geçmiş.. Etrafımız vapurda tanıştığımız iyi insanlarla çevrilmeye başlamış.. Renan Ozan’a kitap okuyor.. Rabia soymuş yumurtasını uzatıyor.. O sırada kargalar geliyor.. Ozan yumurtaları kargalara veriyor.. Çocukluğumdan beri İstanbul’un gri-siyah kargalarına alışkınım.. Ama bu sefer tamamı kara bir karga geliyor.. Sadece görüntüsü değil.. Davranışları da diğerlerinden farklı.. Çekinmiyor diğerleri gibi.. Gözümün içine bakıyor.. Fatoş tedirgin Ozan’ı geri çekiyor.. İçimi yokluyorum çekiniyor muyum diye yok çekinmiyorum.. Kargayla gözlerimizi birbirimizden ayırmıyoruz.. Ayakları vapurun demirlerinde yan yan, kararlı yaklaşıyor.. Gözümü oyacak.. Üstüme saldıracak.. Çocuğa konacak.. Zarar verecek.. Olasılıkların hepsi ve daha fazlası saniyeden daha kısa bir süre içinde aklımdan geçip gidiyor.. Karga ve ben ne olacağını biliyoruz.. Birbirimizi ilk gördüğümüz an ne olacağını biliyorduk.. Karganın gagası bana, benim elim kargaya uzanıyor.. Gözümü oymuyor.. Üstüme saldırmıyor.. Çocuğa konmuyor.. Zarar vermiyor.. Tost parçasını yavaşça alıp bir iki adım geri atıyor.. Gözlerimiz hala birbirimizde.. “İyi günler dilerim..” “Sağlıcakla kal..” 

Teşekkürler karga.. Önce isteyip sonra susmadığın için..

Vapur arkadaşlarımızdan dolayı Fatoş’la dakikası dakikasına planlayıp uyduğumuz şiftlerin ucu kaçtı.. Aynı anda ikimizden birinin Ozan’a bakmadığı anlar çoğaldı.. Bir ara ikimiz de aynı anda kitap okuyorduk.. 

“Güzel Dünya Neredesin?”.. Sally Rooney.. Önceki kitaplarını okumamıştım.. İlk bölümden sardı.. Bir kızdırıyor.. Bir güldürüyor.. Yalnızca sayfadan sayfaya ya da paragraftan paragrafa değil, temposu yüksek, kimi zaman satırlar arasına kadar hızla duygu değiştiriyor.. 

“Yakınmanı dinlememi mi istiyorsun? Olur, dinlerim. Dinliyorum da zaten. Ama kendi mutsuzluğunu niye benimkinden önemli gördüğünü anlamıyorum.”

Boş ver be Rooney.. Kim anlamış ki sen anlayasın böyle..

Ozan Nene Dedeye.. Fatoş Üniversiteye.. Vapur arkadaşları işlerine güçlerine.. Alican bugün izinli.. Kümülatif yorgunluk.. Üstüne şişen sağ dizim.. Dün akşam vapurunu kaçırmamak için kucağımda Ozan’la Kabataş iskelesinde kapıdan vapura depar attım.. Ağrımıyor ama normal değil.. Elveda hafta sonu workshopu.. Kırgın kalp.. Çelikten sinirler.. Gün içinde farklı zaman aralıklarına farklı dozajlarda serpiştirilmiş inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme..

Kilise bahçesinde kaplumbağa yavruları.. Yakılan mumlar, iyi niyetler, güzel dilekler.. İsa heykelinin önünde namaz kılan kadın.. Çok perişandın.. Her neye inanıyorsan, yardımcın olsun..

Eskilerden bir dost.. Maçka Parkı.. Türkü söyleyen otlar.. Toprak.. Gündüz birası..

Güneş biraz, biraz gölge.. Beyaz Kinoa salatası.. Kısır’ın Macro’cası.. 

Ağrıyan dizi ov.. Dostla vedalaş.. Kabataş.. Vapur.. vapur.. Boğaz..

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 23 “İçimizdekiler”

Alican’ın yayın akışına “İçimizdekiler” programı için ara veriyoruz..

– “Çok güçlü! Onu alt edemeyiz!” – “Öyleyse savaşırken ölürüz.” – “…”

İçimdeydi hepsi.. Hepsi içimde.. Sabah uyanmaları.. Kuş sesleri.. Gün doğumundan önce sabah kahveleri.. Yoga Mudrasana’da ellerin temasını yerden kesmeden geri çeker gibi çekiyordum sabah nefesini içime.. Yürümelerim.. Yokuşlarım.. Orman yolundaki soğan çiçeklerim.. Bekçi köpeklerim.. “Baba sen nereye gittin?”lerim.. Dönerken yumurtayla ekmek alsanalarım..

İçimdeydi sevdiklerim.. Sevmediklerim.. Hırslarım.. Şüphelerim.. Bir tezahürüydü hayatın yokuşlarım, demirlerim.. Vaişaka’da bekleyişlerim, Kurma’ya girişlerim.. Hepsi kafamdaydı.. Ve kafam hayattaydı.. Ben evinden hiç çıkamayan Ruhi’ydim.. Uydurduğum dostlarımdı çam ağaçları hayali.. 

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..

Hakikatin çölünde bir başına biriydim.. Vahada kervanıyla çay içip dinlenen de bendim.. Hakikattim sonra.. Sonra çöldüm.. Biriydim.. Vahaydım.. Kervandım.. 

Suretlere bürünmediği sürece ben bir hiçtim.. 

Gerçek nedir? Hakikat nedir? Ölüm nedir? Hayat nedir? Yoga nedir? Ben nedir? Sen nedir? Biz nedir? Onlar kimdir?

Cevaplarım yok.. Sevgim var.. Cevaplarım yok.. İnancım var.. Cevaplarım yok.. Kulağıma fısıldananlar var.. Cevaplarım yok.. O anlatılamaz olanı her deneyimlediğimde tekrar deneyimleme arzum var.. O anlatılamaz olanı her deneyimlediğimde içimde kabaran onu paylaşabilme, anlatabilme arzum var..

Ve bu anlatma çabasının bile nafile olduğunu bildiğim halde.. Ne var bilmiyorum.. Her şeyin yittiği yerde bir şey devam ediyorsa aklıma “umut” var demek geliyor..

Belirsiz, kesinsiz, değişken ve oynak..

Belirsizliğin içinde kimi zaman sakin, kimi zaman sinirli, pişman, kaygılı, çalışkan,tembel, açgözlü, hırslı, mutlu, keyifli.. Kim? Ne zaman?

Aklıma üşüşenler:

1.Yazımda yogaya en yakın şey edebiyattır.. Edebiyat hayatın bir tezahürüdür.. Hayat gibi kendisi bile iç içe geçmiş yanılsamalar ve tezahürlerden oluşan bir şeyi, bir de sanat formunda tekrar ve tekrar ve tekrar yaratmak/olduğu gibi aktarmak.. (Mümkün mü?)

2. “Anlatma, göster..” (İç arzu: Keşke Defne bu konuyla ilgili yeni bir yazı yazsa..)

“Dünya baktığınız zaman çok güzel.. ama çoğu insan bakmıyor, öyle değil mi?”.. Öyle ya Derya.. Ne yazık ki..

“Güneşe de ölüme de uzun süre bakamayız..” İlk aklıma gelen: Ama deneyebiliriz..

Fularsız Entellik.. Epey sardı.. Teşekkürler Tansel.. Retoriğin Üç Silahşörleri: Logos, Ethos, Pathos’u dinledim bugün.. Bir de podcast’in fragmanında entellektüelliğin tanımını yapmış.. O da ayrıca hoşuma gitti.. Vakit buldukça dinlerim bundan sonra..

Kabataş’tan Ada’ya dönerken vapurun yan tarafında oturup denize, Kınalı’ya, güneşin batışına baktım.. Bu cümlede hiçbir sıfat kullanmadığım halde sadece kullanılan kelimeler bile zihinde yarattıkları çağrışımlarla.. Yok ya hayır.. Anlatmaya çalışmayacağım.. 

“İçimdekiler” programı sona erdi..

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek..

Her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek..

Alican, İçim 2022

Alican – Gün 21/22 “Var Olan Her Kusursuz Şey..*”

Eskiz Defteri

Dünün özeti:

Kafanda bi’ şeyler

Kafanda düşünceler

Dürter her an güldürür bazen

Bazen deli eder ve sadece

Bazen zor gelir anlamak

Sallanasın gelir öylece boşlukta

Sonra hatırlatır o şeyler bir anda

Aşina bünyen..

“Denize cuplatalım baba..” 

“Bunlar paslı.. Bunları kenara kaldıralım..”

“Sen taşları bana ver.. Ben cuplatayım..”

Deniz kenarı.. Ozan en sevdiği oyunlardan birini oynuyor.. Denize taş cuplatmaca.. Küçük taşlar “cup”.. büyük taşlar “şloop”

Çeşmede ellerimizi yıkayalım.. Simitçiden simit alalım.. Makineden top alalım.. Tost yiyelim.. Burası güneş.. Oturmayalım.. Burası gölge gidelim.. Çimlerde oturmayalım.. Taşta oturalım.. Öyle yapmayacaksın.. Böyle yapacaksın.. Ormana gidelim.. İnekleri bulalım.. Önce dondurma yiyelim..

Taksi durağı.. Taksi yok.. Kuyruk var.. Üstünde GÜVENLİK yazan abinin omzuna pıt pıt.. Ada kartlılar için taksi var mı?.. İlerde bekleyin.. Bekleyelim.. Ada kartlılar çoğalır.. Kim daha ada kartlı?.. Nasıl yani kimse sıraya girmeyecek mi?.. O sırada taksi yanaşır.. Yemek bekleyen martılar gibi saldırmaya hazır.. güya sakin ada kartlılar.. yayında fazla gerilmekten bükülmüş adalılar.. Durakta yolcusunu indirmek için taksi yanaşır.. Kendinden emin tek bir cümle.. “Ada kartlılar için mi?”.. Cevap ses formunda havayı doldurmaya başlarken arka koltukta yerini al.. Kadıyoran’ın tepesine sür.. Ozan inekleri bulmak istiyor.. Arkamızda sesler yükseliyor.. Ada kartımız var.. Taksiler nerede?.. Ne kadar bekleyeceğiz?.. İç ses: Sıraya gireceksiniz.. Tek yapmanız gereken bu..

Kadıyoran’ın tepesinde inekler yok.. Sür taksici abi.. Sağa dön.. Sonra sola.. Yetimhanenin önünden Lunapark Meydanı’na doğru devam et.. Sağımızda deniz.. Ozan bir şey diyor.. Rüzgarın sesinden duyamıyorum.. Kaldırıp dudaklarını kulağıma yaklaştırıyorum.. Şimdi söyle.. “Bacaklarımı uzatıcam..” Tamam uzat..

Meydanda turistler, güneş altında köpekler, gölgede yatan bir iki kedi.. İnekler yok.. Devam et şoför abi.. Ozan: “İnekler nerde?” “Bakıyoruz oğlum. Görürsen haber ver.” “Tamam.”

Yol kenarında inekler.. Taksi dur.. Kart öde.. Teşekkürler.. Teşekkürler.. İneklerin peşinden ahıra.. Elektrikli arabasında elinde çubuğu inekleri güden ada çobanı.. Uyumlanmak böyle bir şey herhalde.. “İnekler nereye gidiyor?” “Ahıra gidiyorlar.” “Ahırda ne yapacaklar?” “Uyuyacaklar.” “Ot bulalım.. İneklere verelim..”

Elimizde ot.. İnekler.. İneklerin arkasında elektrikli arabasında çoban.. Çobanın arkasında biz..

İnekler ahıra.. Biz eve.. “Eve dönmeyelim..” “Ne yapalım?” “Kütüğün üstünde oturalım.. mama yiyelim..” “Yiyelim..”

Lunapark meydanı.. Restoranın önünde güneş altında bekleyen bir kalabalık.. Kalabalığın önünde bir taksi.. Taksinin önünde kırmızı çerçeveli siyah güneş gözlüklü yetkili abi.. Kalabalığı geç.. Yetkili abinin güneş gözlüklerinden içeri anlık bir bakış.. Ada kartlılar için taksi var mı?.. Mekan sahibi gibi taksisinin önünde yayılmış oturan yetkili abi ok gibi fırla.. Elindeki telsize hızlı hızlı bir şeyler söylerken bir yandan da bize: “Normalde bekletiyoruz burda.. Kusura bakmayın.. Çağırdım şimdi gelir.. Tek misiniz?..” Kucağımdaki Ozan’ı göstererek, “Hayır, iki kişiyiz..” Yetkili abiden anlam verememiş gibi bir bakış.. İç yorum: İnsanları takside ya da otobüste kaplayacakları yer kadar ya da işgal edecekleri koltuklar olarak görüyor.. Yetkili abi bize: “Şurada bekleyin.. Taksiniz geliyor..” Yetkili abi kalabalığa: “Üç otobüs, iki taksi geliyor.. Lütfen sabırlı olun..”

Beklerken küçük tur yolundan doğru açık kahve rengi bir inek geliyor.. Ozan elinde tuttuğu otu vermek istiyor.. İneğin arkasından yavrusu yürüyor.. Renkleri, boynuzları çok güzel.. Dış ses: “Çok güzelmişsin..” Anne inek önümüzden geçerken patır patır sıçıyor.. Kalabalıktan bir ses: “Nazar değdi..” Gülüşmeler.. Ozan soruyor.. “İnek ne yaptı?” İnek sıçtı oğlum.. “Ne yaptı?” “Sıçtı..” Ozan: “Patır patır..” Arkasından yürüyen yavru dikkatli ama hızını kesmeden annesinin boklarına basmadan takip etmeye devam ediyor.. O kadar güzeller ki..

İneklerin ardından küçüktür yolundan hızla bir taksi geliyor.. Duracak gibi durmuyor.. Yetkili abi bağırıyor.. “Cem.. Cem..” Cem: “Başlatma Cem’ine..” Yetkili abi: “Ada kartlı var..”

Cem dur.. Biz taksiye yaklaş.. “Selam Cem abi..” Cem abi: “Ne tarafa..” “Bahçeler Önü Sokak” Cem abi: “Anadolu Kulübü’nün kapısının olduğu sokak.” Ben Ozan’a: “Cem abi buraları iyi biliyor.” Cem abi: “Doğma büyüme buralıyım ben..”

Cem abi yolları iyi biliyor.. Arabada bebek varken nasıl kullanması gerektiğini daha da iyi biliyor.. Orman yolundan.. En kestirme ve en manzaralı yoldan Çankaya Caddesi’ne çıkıyoruz.. Sokağa ana caddeden değil, Çankaya’daki ara sokaktan dönüp girecek.. Ben Ozan’a: “Cem abi gerçekten ustaymış Ozan..” 

Kapının önünde inerken Cem abi: “İyi yazlar dilerim.. Benim adım Can bu arada..” “İyi yazlar Can abi..” Memnun olduk..

Kendimi tüm gün iki yaşında bir bebeğin dileklerini yerine getiren Alaaddin’in cini gibi ordan oraya bildiğim bilmediğim tüm büyüleri yaparken yoruldum.. Eve girdik.. Fatoş: “Mangala davetliyiz..” Alican: “Tükendim..” “Siz gidin, ben bir saat sonra geleyim..” 

Boşluk..

Yoga..

Sessizlik..

Mangal partisi.. Hoparlörde Kılıçdaroğlu’nun sesi.. Tablette Kılıçdaroğlu’nun yüzü.. Maltepe Mitingi.. Vaatler.. Güze günler göreceğiz çocuklar.. Güneşli günler.. Motorları maviliklere süreceğiz.. Edip Akbayram güzel günler gelmeden ölürse çok üzüleceğim..

Ozan tüm gün deniz kenarında, sokakta, çay bahçesinde, dondurmacıda, ormanda gezip dolaşmamış bir nükleer enerji santrali.. Oturuyoruz bahçenin kenarına.. Araba sürüyoruz.. “Baba sen dalları bul bana ver..” “Baba sen tohumları bul bana ver..” Ev sahibinin yorumu: “Özgür ruh.. Defne de böyleydi..”

Ozancım her hareket durağanlığa her durağanlık harekete.. Ozan: “Biraz oynayalım, biraz dinlenelim.” İç ses: “O da olur..” Ozan’ın dinlenmekten kastı üç saniye uzanmak.. Yaşamak ve uyumak arasında bir ayarı yok henüz..

22. Günün sabahı.. Yokuş.. Orman.. Aşıklar Yolu.. Demir.. Vaişaka.. Kurma.. Köpek gezdirmeye gelmiş pek sevgili ablacım bakacaksan da gözlerini dikip bakma.. Ya da bak ya.. Ben gözlerimi kapatıyorum.. Hadi hoşça kal..

Profesör ve Hizmetçi göz yaşlarımı akıta akıta bitti.. Profesör, Hizmetçi ve Kök bir müddet daha benimle kalıp, iç dünyama eşlik edecekler.. Eğer okuyacaktıysan duygusal spoilerlar için özür Tansel.. Neyse ki Danişmend’in son bölümlerini en azından alıntı olarak paylaşmamışım..

Kitap bittiğinde kapağını kapatıp dua eder gibi alnıma yaklaştırdığımı fark ettim.. Gözlerimi kapatıp içime çektim.. Bunu yapan birini daha tanıyorum.. Neden yaptığını yeni yeni hissediyorum..

Seni seviyorum.. Beni seviyorum.. Bizi seviyorum..

Peki şimdi?..

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek.. 

Her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek..

Alican, Büyükada 2022

___

* “Var olan her kusursuz şeyin ardında acılar gizliydi. En sıradan çiçeğin açması için dünyanın çile çekmesi gerekiyordu sanki.” – Oscar Amca

Alican – Gün 20 “Anne Baba Olmanın İlk Kuralı…*”

Sabah sanki dündü.. Orada bir yerdeydi.. Güneşliydi.. Sakindi..

Kedilerin kumları.. Kedilerin mamaları.. Kedilerin macunları.. Çöpler.. Geri dönüşecek çöpler..

Kahve içtim mi?

Bir iki mesaj.. Ödemeler.. Asistandan haftanın özeti.. Yapılacaklar.. 

Minderleri yere diz.. “Parkur yapalım baba.. Parkur yapalım..”

Blog yazıları.. Doğum günü kutlamaları.. Sönen ateşler.. Yitenler.. Enerji topları..

Regli uyumlanmış plaza çalışanları gibi hep birlikte bir karın ağrısı..

Fatoş Ozan’ı oyun grubuna götürüyor..

“Hoşça kal oğlum.”

“Hoşça kal baba.”

Hava sıcak.. Ada turist istilasında.. Danişmend’e bir bakış.. Kanepede veda sözcükleri..

Paylaşırım diye almak istediğim notlar.. Kaçınılmaz sona yaklaşırken akıp giden cümleler.. Gözlerimde yaş.. Kalbimde sızı.. 

Yine anlam veremediğim hisler.. Oysa güzel başlamıştık.. Gülüp eğlenmiştik.. 

Sanırım unutmayacağım seni.. Unutsam da arada aklıma geleceksin.. Aklıma gelmesen de bir sözün, bir cümlen.. Sonra sonra “kimin kitabındaydı ya”ya dönüşeceksin.. Belki kulak misafiri olduğum bir sohbete, “Çok pardon, Danişmend’in kitabından bahsediyorsunuz değil mi?”ye dönüşeceksin.. Ya da sadece bir tebessüm.. silik bir anı.. insanlar içinde bir insan.. belki de.. olması gerektiği gibi.. büyüyemeyen.. büyüyemediğini kabul eden, siyah beyaz olduğu kadar renki de bir eskiz..

Sabah uykusu..  Adımlarım geri giderken dışarı çıkma mecburiyeti.. “Anne seni bırakacak baba gelip seni alacak,” demiştim Ozan evden çıkarken. Neşeyle tekrar etmişti.. “Anne beni bırakacak baba gelip beni alacak..” 

Taksiye bineyim.. Kartta ne kadar bakiye var.. Yetmez.. Uygulama aç.. Para yükle.. Gelen şifreyi gir.. Ödemeniz kabul edilmedi.. Bankanız arıza çıkartıyor.. Tekrar şifre gir.. Ödemeniz kabul edilmedi.. Hayat.. Beni neden sınıyosun..

Ayakkabı.. Ceket.. Anahtar.. Laptopu çantaya koy.. O kadar vakit yok.. Laptopu çantadan çıkart.. Gözlük.. Telefon.. Cüzdan.. Kitap?.. Çantayı almadım.. Cebine koy.. Seviyorum seni kargo pantolon..

Hava sıcak.. Karnım aç.. Çok vaktim yok.. Karta para yüklemek için iskeleye yürümem lazım.. Hayır turistler hayır.. Gezmeye çıkmadım.. Gerçekten acelem var..

İskele.. Turist akını.. Kart yükleme makinası.. Kuyruk yok.. Makine bozuk.. Para yükleyebilirsiniz.. Yükleyemem.. Nakidim yokmuş.. Geri yürü.. ATM.. Sıra bekle.. Elinde biriktirdiği faturaların hepsini ATM’den ödeyecek ada emeklisine denk gel.. İçine ofla.. İçine pufla.. Şaka yapmıyorum.. Gerçekten acelem var.. İki yaşında bir çocuğa oyun saati bitince baba seni almaya gelecek deyip geç gitmenin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz.. Henüz öyle bir kıyamet filmi çekilmedi..

Diğer bankanın ATM’sine mi gitsem?.. Göz ucuyla ekrana bakış.. Sayıları yanlış girip duruyor.. Yardım teklif etsem mi?.. Ada emeklisine!.. Vaz geçtim.. 

Cepleri karıştır.. Cüzdanın dehlizinde sıkışmış bir 20lik.. Beni götürür..

..

İskeleye geri yürü.. Makine.. Para yükleyebilirsiniz.. Lütfen ödeme yönteminizi seçin.. NAKİT – KREDİ KARTI.. Bu seçenek ilk geldiğimde de var mıydı?.. Hayır küfretmeyeceğim.. Ettim..

Oyun grubu.. Ozan.. Vaktinde yetişmiş baba.. Gurur.. Vaktinde alınan bebek.. Sevinç.. Sarılmış tebrik eder gibi omzumu patpatlıyor..

Öğle uykusu.. Yapış yapış bir mayışıklık.. Uyandığımda sabah oldu sandım.. Bu hangi günün sabahı?.. Kırk beş saniye kadar beynim dünle bügünü, sabahla öğleni birbirinden ayırt edemedi.. Evde herkes uyuyor.. Yoga?.. Pantolon çıkart.. Çorapları çıkart.. Eşofman giy.. Karnı ağrıyan çocuk.. Suçi..

“Babaa”

“Oğlum?”

“Öyle yapmayacaksın, böyle yapacaksın..”

Blog yazıları.. Enerji topu işe yaramış.. Generalden emir gelmiş.. Ordular ataleti yenmek için taarruzda..

Gelen ödemeler.. Giden ödemeler.. Kağıtçıyla yazış.. Ajansla mailleş.. Yazarla hoşbeş.. 

“Baba evde durmayalım.. Gezelim..”

Ayakların geri gitmesi yürümeye engel değil.. Geri geri yürümeyi de söküyor insan.. 

“Baba scooterı da alalım..”

“Baba burda oturmayalım..”

“Nerde oturalım?”

“Hoyoza gidelim..”

Elbette evin yakınında oturmayalım.. Elbette uzaktaki parklara, çay bahçelerine gidelim.. 

Çay bahçesinde otururken Fatoş geldi.. Ayakları geri giderken yürümekte ustalaşmış o da.. “Nasıl çıkmayı başardın?” dedim.. “Kazak giydim, gerisi geldi,” diyor.. Keramet bu kazakta mı yani diye baktım kazağa.. Geri geri de olsa bize yürüme motivasyonu veren şeyin ne olabileceğini tahmin etmek gerçekten zor..

Dönüş yolunda çiçekçiye uğradık.. Ozan ilk eline geçirdiği fesleğen saksısına sıkı sıkı tutunup bunu alıcam dedi.. Fesleğenlerin en pörsüğü Ozan’ın elinde tuttuğu saksının içinde.. İkna olmadı.. Fatoş şunu mu alsak, bunu mu alsak diye daha canlı ve taze fesleğenleri gösterip Ozan’ı ikna etmeye çalıştıkça elindeki saksıya daha da sıkı sarıldı.. Hem seçme özgürlüğü verip hem de elinden zorla saksıyı alamayacağımıza göre, pörsümüş fesleğenimizle mutlu olmayı seçtik.. Aslan ağızları, papatyalar ve gülü Fatoş seçti.. En azından ordan kurtardık.. Ben turuncu bir çiçek seçtim.. Adını bilmiyorum.. Gözüme o takıldı.. İçim ona çekildi.. Evde o olsun, sabahları ona su vereyim, her nereye koyacaksak önünden geçerken doğrudan bakmadığım zamanlarda, her neye bakıyorsam farkında olmadan onu görmek istedim..

Ozan uyudu..

Boşluk..

Yoga..

Sessizlik..

Bugün herhalde benden yazı çıkmaz diye düşünüyordum ama Pınar(line) bir soru sormuş: “Anne baba olanlarınız söylesin, çocuğunuz, öfkesinin ateşinde kaybolduğunda ne yaparsınız?” diye.. Galiba bu soru bana bu yazıyı yazdırdı. 

O an gerçekten karşında/içinde/yanında o kız çocuğu vardı Pınar. Ve yöntemin benzer bir durumla karşılaştığımızda benim ya da Fatoş’un yaptığımızdan farklı değil. Öfkenin ateşinde ya da başka çok güçlü duygular yaşarken, şiddetli ağlama krizlerinde, Ozan’ı karşımıza alıp, bak çocuğum şu şöyledir bu böyledir diyerek onu avutmamız mümkün değil. İzin vermek.. Sakince oturmak.. Dinlemek.. Görmezden gelmeden.. Yok saymadan.. Ne kadar zor olsa da o ateşin, o hırçınlığın da yanında, onunla birlikte olduğunu göstererek.. İsterse ve ihtiyaç duyarsa temasla.. İstemezse sadece yanında durarak, oturarak.. Büyümenin, büyütmenin en zorlayıcı anlarından.. İnsana neden her şeyin yavrusunun daha tatlı olduğunu hatırlatan anlardan.. Yoksa çekilecek dert değil!

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek.. 

Her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek..

Eskiz Defteri

..,

Alican, Büyükada 2022

___

* Yok öyle bir kural..

Alican – Gün 19 “İyi zinisim? En udlo?”

Gün – Yatak Odası – İç Mekan: 1. SAHNE

Kuş sesleri.. Işık huzmeleri.. Odada dolanan bir bebek.. Yatakta iki insan..

Fatoş: “Biraz daha uyuyabilir miyim?” 

Alican: “Uyu uyu..”

İç Ses: “Bu sabah orman yürüyüşü yok.. Demir yok.. Aşıklar Yolu yok..”

İç His: Ama var gibi..

İç Ses: Fiziki olarak yok..

Merak: Ne olarak var? 

İç Ses: His olarak..

İç His: “…”

Huzurlu Müzik Gir – FADE OUT

Dil diş.. Saç kaş.. 

“Baba napıyosun?”

“Annen saçlarımı kesiyor..”

“Jıııjjjjııııjjjjjıııjjj..”

Anne: “Senin saçlarını da keselim mi?”

Ozan: “Keselim..”

Anne.. Umut..

Baba.. Şaşkınlık..

Ozan (sırıtarak): “Kesmeyelim..”

Anne-Baba (“hah şimdi oldu” ile “hayal kırıklığı” karışımı bakışmalar)

“Pilates dersim var.. Ozan’ı oyun grubuna sen götürür müsün?”

“Götürürüm.. Sen mi alacaksın?”

“Evet..”

Taksi.. Saitpaşa 3 Numara.. Oya.. Toti.. Niko.. Aa Piraye de burada.. 

Babaya bir öpücük.. İyi eğlenceler..

Taksi.. Meydan.. 

Çay Ocağı = İhtiyaç Molası!

Café + Kahve + Kitap = İhtiyaç Molası?

Bu sefer filtre kahveyi yakaladım.. Yaşasın.. Anlat bakalım Danişmend.. Nerde kalmıştık?

“Bir çocuk-kadın / çocuk-adam ülkesidir burası. Hiç olgunlaşamayan, buna izin verilmeyen, müdahaleler ve biteviye karışmalarla daha da çıkmaza giren jenerasyonlar..”

Aaa.. Birkaç söne önce farklı kelimelerle aynı şeyi söylemiştim bir arkadaşıma sohbet esnasında.. Boş boş bakmıştı suratıma.. “Sen büyüdün, yetiştin, etrafındaki insanları mı çocuk buluyorsun?” diye sormuştu.. “Yoo,” demiştim. “Ben de kendimi (Danişmend’in tabiriyle) çocuk-adamlardan biri olarak görüyordum. Bir aşağılama olarak söylememiştim ama arkadaşım öyle anlamıştı.. Neden öyle anlamıştın arkadaşım?.. “İçinde bir yere mi dokunmuştu?” “Seni tetiklemiş miydi?” bu gözlemim, terapistimin tabiriyle? Belki.. Belki de ben seni yanlış anlamıştım..

Alican: “Pardon Danişmend.. Anıya kaptırdım kendimi.. Sahne senin..”

Danişmend (tek kaş havada): “Kendini sahneye çıktın sanman çok komik..”

Alican: “Komik bir çocuğumdur içimde.. Sen (sen diyebilirim değil mi?) bana aldırma.. Devam et lütfen..”

“Olgunlaşmaktansa çocuk kalmak daha kolaydır. Çünkü çocuksan bir “bakıcın” mutlaka olacaktır. Bir şeylerin senin adına daima yapılacak ya da düşünülecektir..”

“O yüzden hırçınlıklar, kavgalar, kıskançlıklar, küsmeler, öfkeler, karşındakini dinlememek, empati kurmamak had safhadadır..”

Danişmendciğim.. (Tek kaş havada..) Sayın Danişmend.. (Hala havada..) Danişmend.. (Kaş iner..)

İzin verirsen bir selam yollamak istiyorum..

İçimdeki çocuğu, ruhu, kimliği, kişiliği, bireyi.. adı her neyse 33 yılda 15 yaşına getirebildiysem (15 derken bile emin olmamak.. bir yandan da böbür böbür..) hatalarımı tolere eden ve tolere etmediği zamanlarda bile yokluğunu hissetmenin beni korkutmaktansa, yüzümde tatlı bir tebessüm oluşturmasının alet edevatını veren insanlara selam olsun..

Biraz da kendin olmaktan.. kendini gerçekleştirmekten.. kendi hakikatini yaşamaktan bahsetsene..

“Seçimlerimi “kalpten” yapıyor ve kalbimde kalmalarını sağlıyordum. Gerçekleşmelerini istemiyordum. Çünkü gerçek her zaman kafamdakinden daha tatsız ve ıssız bir replikaydı..”

“İnsan olmak zordu. Kendimiz gibi olmak için bir mucize olması gerekiyordu adeta. Kişi istediği gibi davranmayı tercih ettiğinde hiç istemediği koca kayalar çıkıyordu önüne. O kayalar AVM’lerdeki oyun alanlarındaki dandik strafor kayalar gibiydi. Belki görüntüde bir kaya ama gerçekte çakmalığın ta kendisiydi..”

“İstediği kişi olmak karşısındaki için bir tehdit olunca, o kişi süne süne, söne söne, sine sine, sene sene ve daha fazla ekleyebileceğim hangi sesli harf varsa, onu bulup yitiriyordu kendini..”

“İnsanlar aptaldı. Kendini kaybetmeyi sadece kafayı yemek olarak anlayan insanlar… Kendini zaten bulmayı başaramamış, bir başkası uğruna kaybetmeyi hoş karşılamış insanlar..”

… 

Sesin o kadar tanıdık ki neredeyse ismini değiştirip bir de Mundi’den kitap çıkartmaya karar verdin diye düşünmeye başladım.. Peki evlilik hayatı Danişmend.. Boşandın ve aile evine döndün.. Evlilikle ilgili biz yeni yetme, toy, çocuk-insanlara söylemek istediğin şeyler var mı?

Danişmend: “Sorunu bir şiirle yanıtlasam olur mu?”

Alican: “Sadece konuşmaya devam et ne olur.. Sorumu yanıtlamasan da olur..”

Danişmend.. Tek kaş havada..

Alican: “Olur..”

Dünyaya beraber geldiniz ve ebediyen beraber olacaksınız.

Ölümün beyaz kanatları ömrünüzü saçıp savurduğunda da beraber olacaksınız. 

Evet, sizler tanrının suskun belleğinde dahi beraber olacaksınız. 

Fakat beraberliklerinizde mesafe bırakın. 

Bırakın göklerdeki rüzgârlar dans etsin aranızda. 

Sevin birbirinizi ama aşkı köstek eylemeyin:

Bırakın ruhlarınızın kıyılarında akan bir deniz olsun aşk. 

Doldurun birbirinizin çanağını ama aynı çanaktan içmeyin. 

Verin birbirinize ekmeğinizden ama aynı somundan yemeyin. 

Birlikte şarkı söyleyip dans edin, eğlenin; lakin ayrı kalın her biriniz. 

Lavtanın birbirinden ayrı olan telleri nasıl ki aynı musikiyle titreşiyorsa siz de öyle olun. 

Kalbinizi verin ama teslim etmeyin bir başkasına.

Ancak yaşamın avucuna sığar kalpleriniz. 

Birlikte durun ama dip dibe değil:

Zira bir tapınağın sütunları ayrı ayrı yükselmez,

Meşe ile servi de birbirinin gölgesinde yetişmez.*

Takma isimle hayatıma girdiğine ve aslında tanıdığım başka biri olduğuna eminim Danişmend.. Bu şiiri daha önce de yollamıştın bana..

Danişmend.. Tek kaş havada.. Ama bu sefer.. dudaklarda ince bir tebessüm..

Şiir beni benden etti.. Kimliğimi, kişiliğimi unutup dünyaya dönüp baktım.. Ta ki dünya da dönüp bana bakana kadar.. 

5 saniye.. 10 saniye .. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum.. Boş kalabilmiştim.. Kalabalığın içinde.. Hiç kimse.. Uzun sürmedi.. Kısa sürdü.. Ömür kadar.. Sonsuzluk kadar.. Göz açıp kapayıncaya kadar.. (Bahsettiğin böyle bir şey mi Ayça?)

Çay ocağının önünde oturan emmi: “Alman turistler geldi.. Alman turistler gitti.. İngiliz tursitler geldi İngiliz turistler gitti.. Yerli turistler geldi yersiz turistler gitti.. Otobüs meydanının köşesindeki caféde adanın demirbaşı gibi oturup kitap okuyan herif bir gitmedi..”

Öksürükler.. Korna sesleri.. Yan masalardan yükselen sesler.. Her şeye inat yanımda uyumaya devam eden süt beyaz sarmanın keyfi..

Üzgünüm meydan.. Bugün yanımda bir kitabım daha var.. Ve onu da çıkartıp okuyacak olmaktan hiç çekinmiyorum..

Sizinle nerede kalmıştık pek sevgili Yoko Ogawa?..

“…önemli olan yaşlı adamla bir çocuğun beraber beyzbol maçı seyretmesi için fırsat yaratmaktı; belki de artık fazla zaman yoktu…”

Alican: “Sakin olun benim, benim biraz daha zamanım var..”

“2 + 3 + 7 + 17 = 5 + 11 + 13 = 29”

Alican: “Evet.. anlıyorum.. Pek tabii.. Siz yine de konudan uzak dinleyicilerimiz için biraz daha açabilir misiniz?”

“Bu adam, Profesör’ün her söylediğini anladığından şüphelensem de, onu dikkatlice dinliyordu. Profesör’ün matematik bilgisi adamla konuştuğu esnada mantık oyununa dönüştüğünden değil, maç boyunca fıstıklarını bizimle paylaştığı için de adama minnet duyuyordum.”

Alican: “Peki bu durumda ne yapmalıyız?”

“Top düşmüş bile olsa dikkatli olmaya devam etmeliyiz..”

Alican: “Cümlenizi bir yere bağlamak ister misiniz?”

“[Yani artık] Oğlum ve profesör kimsenin kıramayacağı bir bağla birbirlerine bağlı[lar].”

Alican: “Bu söylediklerin çok ilginç aklıma şöyle bir şey getirdi..”

Freeman’ın, “Mirror of Yoga” kitabının okuma kopyasından aklımda kalan bir cümle..

“Yoganızı çevrenizle bağ kurmak için mi yapıyorsunuz?.. Yoksa bağınızı kopartmak için mi?”..

(Pınar’ın henüz eli değmemiş, kitabı orijinal metninden ilk kez okurken kafamın yaptığı simultane Google Translate bu kadar oldu.. Affet Pınar..)

Eve dönüş.. Fatoş Ozan’ı oyun grubundan almaya hazırlanıyor..

Boşluk..

Yoga..

Sessizlik..

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek.. 

Her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek..

Sangaya selam olsun..

“Hayat Katarı’nda” – Göz: F.Ş.P.

Alican, Büyükada 2022

___

* Halil Cibran, Ermiş, çev. Emrah Serdan, Can Yayınları, İstanbul 2021, s 23.