Ali – Zaman: Başlangıçlar ve Sona Erişler

Sevgili Sanga,

Defne Hoca’nın Hayat Bir Çeşnidir yazısını okuduğumdan beri, ömür denilen bu şeyin ne zaman başlayacağı ya da başlayıp başlamadığıyla ilgili kafamda yeni bir tartışma konusu açılmıştı. Haliyle mesele arkadaş sohbetlerine de taşındı ve birinin aklına Pink Floyd’un şu dizeleri geldi.

No one told you when to run, you missed the starting gun”
(“Kimse söylemedi sana ne zaman koşman gerektiğini, kaçırdın başlangıç anını.”)

Yıllardır tekrar tekrar dinlediğim(iz) şarkı meğer bir kulağımdan girip ötekinden çıkıyormuş. Gitar soloları şöyle iyi, adamın sesi böyle müthiş… (zaten tasarımlarına, filmin efsaneliğine, albümlerin, kliplerin derinliğine, sahne performanslarının unutulmazlığına, Pink Floyd’un bir çağı kapatıp diğerini açışına falan hiç girmiyorum. Kafede buluşmuşuz, masanın ortasında üç boyutlu PINK FLOYD yazıyor ve söylenebilecek her türlü övgü sözcüğünü her türlü cümle içinde kullandığımızı farz edin.) şu dizelerde ne dediğini belki defalarca bağıra bağıra Gilmour’a eşlik ederek söylemişimdir de işte hani başka bir gözle görmek, başka bir kulakla duymak böyle bir şey herhalde.

Tabii şarkının sadece yukarıda yazdığım dizesi değil, tamamı konuyla ilgili.

“Time”

Ticking away the moments that make up a dull day
Fritter and waste the hours in an off-hand way
Kicking around on a piece of ground in your home town
Waiting for someone or something to show you the wayTired of lying in the sunshine staying home to watch the rain
You are young and life is long and there is time to kill today
And then one day you find ten years have got behind you
No one told you when to run, you missed the starting gun

And you run and you run to catch up with the sun but it’s sinking
Racing around to come up behind you again
The sun is the same in a relative way, but you’re older
Shorter of breath and one day closer to death

Every year is getting shorter, never seem to find the time
Plans that either come to naught or half a page of scribbled lines
Hanging on in quiet desperation is the English way
The time is gone, the song is over, thought I’d something more to say

Home, home again
I like to be here when I can
When I come home cold and tired
It’s good to warm my bones beside the fire
Far away, across the field
The tolling of the iron bell
Calls the faithful to their knees
To hear the softly spoken magic spell

———————————————————————-

“Zaman”

Sıkıcı bir günün saniyelerini bir bir sayarak

Harcayarak geçiriyorsun saatlerini düşünmeksizin
Kendi kentindeki bir karış toprağın üzerinde dolanarak
Yol gösterecek birini ya da bir şeyi bekliyorsun
Bıkkınsın güneşin altında yatmaktan yağmuru seyretmek için evde kalmaktan
Sen gençsin ve yaşam uzun ve bugün öldürecek zamanın var
Ve bir gün arkanda harcadığın bir on yıl bulacaksın

Kimse söylemedi sana ne zaman koşman gerektiğini, kaçırdın başlangıç anını

Ve sen koşuyorsun ve koşuyorsun güneşi yakalamak için ama o batıyor

Ve arkandan doğmak için hızla dolanıyor
Güneş aynı güneş ama sen daha yaşlısın

Daha soluksuzsun ve bir gün daha yakınsın ölüme

Her yıl daha da kısalıyor, neredeyse hiç zaman bulamıyorsun
Planlar ya boşa çıkıyor ya da yarım sayfa dolusu karalanmış satırlarda kalıyor

Sessiz bir buhrana tutulup kalmak İngilizlere özgüdür
Zaman geçti, şarkı bitti, söyleyecek bir şeylerim daha olduğunu sanmıştım
(Çeviri: Serdar Öktem, “Pink Floyd ve Monarşinin Globalleşmesi”)

 

***
Ben ne zaman başlayacak bu hayat diye sorarken bugün Ursula Le Guin’in hayatı sona erdi. Kalbim sızladı. Sonun olmadığı bir hikaye anlattım kendime. Şimdilik ona tutunuyorum.

Bir de ardında bıraktığı ilham veren kitaplara, yazılara ve konuşmalara:
Bir Diploma Töreni İçin Kinayeli Bir Konuşma
***

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangama selam olsun,

Sangasızlık başa bela,

Sangadan biri benim sevdiceğim.

 

Reklamlar

Ali – Gün Bilmem Kaç: Ooo Vata Beyler De Buradaymış

Sevgili Sanga,

Günlerim birbirine girdi. Hangisi başladı hangisi bitiyor aradaki çizgiyi kaçırdım. Benim için yaşamak bol duraklı bir hatta yavaşça ilerliyordu. Sigarayı ilk bıraktığımda durak sayılarım aynıydı ama elimi nereye koysam, tekrar hareket edene kadar ne yapsam bilemiyordum. Sonra zamanla kimi duraklarda inmemeye başladım. Sonra duraklarda durmamaya başladım. Ama şu son birkaç gündür kendimi hep yolda hissediyorum. Sanki o sürekli hazırlık yapıp tekrar başlayan ben gitmiş, onun yerine hareket halinde doğaçlama yeteneklerini geliştiren, refleksleri daha hızlı bir ben gelmiş. Bilmem bir şey ifade ediyor mu bu söylediklerim? Ben de kendi hissettiklerimi anlamaya çalışıyorum hala.
***
Yürürken aklımdan şunlar geçti:

Kabullenmeden, dayanmadan, olduğu gibi, yaranmadan, katlanmadan, geçsin diye beklemeden, içimden geldiği gibi, kısıtlamadan, yavaşlatıp hızlandırmadan, ağzıma geldiği gibi, korkmadan, çekinmeden, geri çekmeden yaşasam nasıl bir insan olurum? Ya da o zaman ben hala ben olurmuyum? Beni ben yapan nedir?

Neyse, nerde kalmıştık?
***
Uyumak ya da uyanmak da bu sürekli hareket halinde olma hissinden etkileniyorlar. Eskiden uykumu alıp almadığımı ölçmek için kaç saat uyuduğuma bakardım. Oysa ne kadar saçma bir alışkanlık bu. Sırf bu yüzden gayet uykumu almış bir şekilde uyandığımda bile saate bakıp, “aa ama daha ‘şu kadar saat’ uyumuşum” ya da “aa ama daha saat ‘şu’ olmuş” diyip zorla geri uyuyordum. Peki mesela bakabileceğim bir saat olmasa ne yapacağım. Söyleyeyim, o zaman da camdan dışarı bakıp, “oo hava daha karanlık” diyeceğim. Peki tüm bunlar ne ifade ediyor. Yani uyanıp uyanmamak kadar kendimle ilgili bir şeyin kararını neden bu kadar kendi dışımda şeylerle ölçüyorum. Uyanık olmak benimle ilgili bir şey değil mi yoksa? Yani uyku benim için ama uyanık olmak değil mi? Bu durum bana doymak için mi yemek yiyorum yoksa haz için mi sorusunu hatırlattı. Yani dinlenmek için mi uyuyorum yoksa uyuşukluk yapmak/bir şeylere başlamamak/geciktirmek için mi?

“Ve Yogi Uykuyu Yener” diye başlık attığım yazının gecesinde gece bir gibi uyumuştum. O kadar dinç uyandım ki zınk diye kayıp yatakta oturur vaziyete geldim. Hemen elimi telefona attım tabii. Dışarsı hala karanlık ama hani çok erken bir saatse geri yatarım yani. Saat üç buçuk. Üç buçuk mu? İmkansız! Zihnimin böyle afalladığı zamanlar bazen çok komiğime gidiyor. “Nasıl ya? Ne demek üç buçuk? Sadece iki buçuk saat mi uyumuşum yani? Yanlış!” Ama o kadar dinç kalktımki sanga zihnimin koyduğu bu “daha vakit var uyuyalım” kuralına uymama imkan yok. Yataktan çıkıp salona gittim (acaba kanepeye uzansam uykum gelir mi?). Camdan dışarıya bakındım biraz. Sehpanın üzerinde Murat Gülsoy’un, “Büyü Bozumu” duruyordu. Serbest çağrışımla kurmacaya, hocama, oradan da direk yogaya bağlandım. Zihnim şaşkındı. Sadece iki buçuk saat uyumuştum. Sabaha daha vardı. Yoga yapmak için erken kalktığımız saatlere bile daha en az iki-iki buçuk saat vardı goddammit!

Dilimi temizledim. Dişlerimi fırçaladım. Samapadaya geçtiğimde zihnim kızgındı, “Hangi prelüdü yapacaksın? Daha kolay diye ikinci prelüdü yapacaksın di mi? Gidip uyuyabilirsin. Bu ‘ben erken kalktım bak yogamı bile yapıyorum’ havaların bana sökmez. Yiyorsa birinci prelüdü yap!” Şu zihin ne güzel önerilerle geliyor aslında dinleyince. Tabii ki birinci prelüdü yapayım. Şöyle Defne Hoca’yı gururlandıracak kadar yavaaaş yavaaaş iner kalkarım virastanalarda. Sağol zihinciğim ben kendi başıma böyle güzel bir tercih yapamayabilirdim.

Uyandığımdaki dinçliğe yakışır bir yoganın ardından, uykuyla ilgili düşündüğüm ne varsa seninle paylaşmak istemiştim ama bahanemde de yazmış olduğum gibi, yazmadan önce benden önce yazılmış her şeyi okumak, yorumlar yapmak, bana yapılan yorumlara cevaplar yazmak istedim. Bir de baktım evden çıkma vaktim gelmiş (Oysa şu saate kadar uyuyabilirdik!)

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Yani benim artık uykuya ihtiyacım yok, şöyle bir saat kafamı koyuyorum, zınk diye kalkıp yogamı yapıyorum. Şaka şaka. Hala fosur fosur uyuyorum. Yani bazı günler zınk diye de uyanabiliyormuşum işte o anlama geliyor.
***
Son olarak sevgili sanga, ‘publish’e basmadan yazdıklarımı tekrar okudum da (valla sadece ilk paragrafa bir cümle ekledim o kadar) acaba kapha’yı sonunda biraz düşürmeyi başardım mı acaba diye geçirdim içimden. Kapha düştükçe Vata hani yükselmediyse de ben de varım mı demeye başladı acaba? Hafif uykular, hep bir yolda olma hissi (hani iyi hoş da, Oğlak burcuyum ben, gülesim gelir).

Sevgiler
Ali

Ali – Ve Yogi Uykuyu Yener

Merhaba Sanga,

Son iki gündür okuyamadığım, beğenip yorum yazamadığım yazıların hepsini tek seferde sindirmeye çalışınca kendi yazımı yazmaya vaktim kalmadı. Şimdilik sadece başlığımı ve mazeretimi yazıp akşama görüşmek üzere diyorum.

Sevgiler,

Ali

Ali – Gün 3ve4: Kopuş, Bağlanış ve Şükran

Merhaba Sanga,

Dün gece uyuyamadım. Çok yazmak istedim ama yazamadım. Yastığa başımı koyduğumda Defne hocanın yazısından dolayı bir huzursuzluk vardı içimde. Tamam evet dualarım onunlaydı, insan yalnız değildi, sangaya yazmak güzeldi ama bir söz kemiriyordu içimi, “Sevgi emektir Ali.” Peki ben çok sevdiğim hocam için ne yapabiliyordum dua etmek dışında. Gözlerimi kapatınca derin bir yalnızlığın içine çekilir gibi oluyordum, çaresizlik, elden bir şey gelmeyişi, güçsüzlük hissediyordum. Tanrı’dan uzaklaşmak gibi bir his. Bütünün parçası gibi hissedememek, kopuş… Derken hocanın yeni yazısıyla biraz daha iyi hissettim. Yine de gün içinde iş gereği katıldığımız seminerlerde hocanın Bey’in kasılan parmakları aklıma geliyor, süzülen göz yaşlarını düşünürken gözlerim doluyordu…
***
Akşam Ayça’nın doğum gününü kutlamak için buluştuk. Sangamın çiçekleri ve ilk defa tanıştığım halde hep tanıyormuşum gibi hissettiğim beyleriyle sohbet edip eğlendik. Kafamı nereye çevirsem gülen bir surat, kulağımı kime kabartsam duyup dinlemekten keyif aldığım bir sohbet… Dostlar arasında… İnsan insana… Tanrı’ya yaklaşmak gibi, bütünün bir parçası gibi, bağlanış…Yalnız değiliz hiçbirimiz…
***
Ellerim göğsümün önünde kavuşmuş, başım öne doğru eğik, şükran göğsümde kabarıp tüm bedenime yayılırken, dudağımda çarpık bir tebessüm, güzümün kenarında sarkan bir damla yaş, zihnimde hocamın yüzü var. Pek çok sebebin içinden, bizi bir araya getirdiği için, kalbini açtığı ve yol gösterdiği için… Şükran.

Sevgiler
Ali

 

Ali – Gün 2: Bugün Savasanada Neler Olduğunun Aşırı Derecede Sübjektif Bir Anlatımı

Merhaba Sanga,

Aşağıda okuyacağın şey bugün savasanada neler olduğunun aşırı derecede sübjektif bir anlatımıdır.

Tanıdık ve bildik aile yanı gibi sıcak samimi göz almayan bir aydınlık konuşmazken bile sohbet halinde tenine dokunmadığı halde değen güçlü güvenli sezgisel kalıpların hata vermiş kullanıcı dostu bir arayüz gibi donuklaştığı anın içinde elektrikler aniden kesilmiş gibi karanlığa gömülen dış dünyayla bağı kopuk içe doğru bitmeksizin derinleşen sessiz ve kaygan bir kuyunun içinde nemden bunalmış bayağılıktan tiksinmiş küçük bir çocuğun en derin en karanlık en büyük korkularıyla yüzleşirken göz kapakları kesik kavuşturmak istediği kolları hareketsiz küçülmek istedikçe büyüyen göz yaşları şakaklarına kayarken iki beden iki ses havada asılı duruyor biri sakin gözleri sabit diğeri korku dolu yalnızlıktan kurtulmak kalıplarına sarılmak unutmak bir daha hatırlamamak istiyor çaresizliği gözünden kaçmazken sakin olanın sesi insandan bir fazla gibi yankılanıyor içinde belki korkuları dağıtmıyor ama karanlığın kendisi şimdi bir yol sunuyor aydınlıkla kesişiyor ama sınırlarını koruduğu düz çizgide asla değmiyor içine almıyor kendine atfedilen ne varsa gururlanıyor zayıflığın kokusundan bile tiksinirken nasıl bu hayvanat bahçesine hapsedildiğine yanıyor etrafı kara merkezi mor bir ateş düşüyor içine rengine aldanıp seviyor onu aydınlığın tohumu sınırları aşıyor artık çok geç dönüş yok geri bu dans edilecek iki yana bir ileri derken açılıyor zaten açık olan çocuğun gözleri açıkken nasıl tekrar açıldığına şaşarken irileşiyor gözbebekleri bitmeyecek biliyor derin bir nefes çekiyor arkalardan bir kalıp çekip tepiştiriyor kendini içine belki tam oturmuyor eskisi gibi üzerine bol geliyor kimi yerleri sıkıyor bu hikaye böyle sürüyor…

Sevgiler,
Ali

***

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangama selam olsun,

Sangasızlık başa bela,

Sangadan biri benim sevdiceğim.

Ali – Gün 1: Nasıl Kalktıysa Öyle Düşsün Omuzlar

Yataktan hiç çıkmak istemediğim bir güne uyandım. Dün akşamdan izin vermiştim kendime, canım istemezse çıkmayacağım diye. Telefonun farklı tonlarda uyaran sesleri eşliğinde (vatsap mesajı geldi, bu mesingır, aha mail geldi buna bakmam lazım) gözlerim kapalı, ara ara uyuklayarak izin verdim vücudumun gevşemesine. Ne çok sorumluluk, ne çok görev yüklemişim üzerime. Kafamın içindeki ajanda alarm verip duruyor, tam gevşeyecek gibi oluyorum, aramam gereken birini hatırlıyorum. Diyorum bu sefer tamam, bir süredir mesaj sesi de yok, ofisten her şeyin yolunda olduğuna dair mesajları okuyup koyuyorum kafamı tekrar yastığa.

Keyifli bir rüyadan uyanırken sırt üstü uyumakta olduğumu fark ediyorum. Mutlu ediyor bu beni çünkü bir yıl öncesine kadar uyumayı boşver sırt üstü uzanamazdım bile. Nefesim daralır, ciğerimden hırıltılar gelmeye başlardı. Yan döner kendimi sakinleştirmeye çalışırdım. Ben hayatta sırt üstü yatamam derdim sohbet esnasında sorulursa (hangi pozisyonda rahat yatıldığı neden bu kadar yaygın bir sohbet konusuysa?). Ben hayatta şunu yapamam… hayatta şöyle düşünemem… hayatta gidemem, edemem, diyemem, mem, em. mmm… Ya benimki hayat değilmiş, ya da yaşarken öldüm de haberim yok.

***

Tüm gün evimin rahatlığında güzel güzel çalıştım. Maillerimi attım. Programımı yaptım. Sevdiceğimle kahve keyfi bile yaptık. İçine ne kattığını bilmediğim baharatlarla demlenmiş Türk kahvesi. Yaparken baharat koyayım mı diye sordu, koy dedim. Vay Ali yeniliklere hayır demiyor dedi (hepsinde bir gerçek payı olduğuna inandığım) şakayla karışık. Kahvemde baharata evet demiş olmaktan çok, bu şakaya alınmadığım için tebessüm etim. Baharatlı kahve güzeldi. Bazen resmi değil de sadece çerçeveyi değiştirmek gerekiyordur belki de. Kim bilir?

***

Güneş batmaya yakın kafamdaki sesler azalmaya başladı. Tüm gün kendime hiç söylemediğim halde, güneşi selamlayacağımı biliyordum. Gözlüklerim hala burnumun üstündeydi ama etraf bulanıklaşmaya başlamıştı, sokağın sesleri duvarın mavisine gömülüyor, yerdeki ahşap parkeler küçük odaya giden yolu gösteriyordu. Dışardan bakınca en küçük ama içine adım atınca evin en büyük odası.

Hangi prelüdü yapacağımı bilmeden ve ne kadar sürdüğünü bilmeden samapadada öylece durdum. Gözlerim kapalı, merkezi aradıkça başım döne döne, ağırlığı topuklara geçirirken, göğüs kafesini kaçırmamaya çalışırken, başın tepesinden uzarken, fındığı unutmadan…

Hareketlerin sayısında kendimi şaşırtıyor, beklemediğim anda birkaç nefes daha fazladan duruyordum. Zihnim başta bundan hoşlanmadı ama fikrini sormadım. Ya hiç kalkmayacak olsaydım? Ya hiç katlanmayacak, hep o hareketin içinde kalacak ve artık orada yaşayacak olsaydım? Acı zihnin bir oyunu muydu? İnsan burun delikleri haricinde nefes alabilir miydi? Hava ciğerlerden başka bir yere çekilebilir miydi? Kelimelerle verilecek bir cevap tatmin edecek mi zihnimi?

Bilmiyorum.

***

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.

 

Ali – Gün Dolunay

Gerçek mi? Yoksa gerçeği filtreleyen bir mercek mi? 30…29…28…27… . Bir illüzyonsa zaman, hepsi tek bir ansa, nedir bunlar: değişim? dönüşüm? ilerleyiş? Aydınlık büyüdükçe, karanlık derinleşiyorsa, ne seninle ne de sensiz, dans mı ediyor, çelme mi takıyor, birbirine karışıyorsa 27…28…29…30… . Sonra kendine dönüp soruyor küçük bir çocuk, yetişkinmiş gibi içindeki kadına, hatırlıyor mu o dizeleri:

“Çocuk yumruklu dev / Dev yumruklu çocuk”

Renkler kayarken, midem yanarken, bu kelimeler, cümleler nereden çıktı böyle derken, alaylı bir tebessüm dolunaya bakıyor. “Orada öyle duracağına sen söyle!” 30…29…28…27… . Yap diyor ayın içimdeki sesi. Bırak şimdi nedenleri bir kenara, al eline nasılları. Yüksel diyor benimle. Okyanus muyum ben beyim? Değil misin? Çekersen gelirim. Daha da yükselebilir misin? 27…28…29…30… .

Yer değişiyor, nergis oluyor soluduğum hava. Ateş odayı sarıyor, sarı sıcak, mavi, yeşil aydınlığı. Kelimeleri dağıttım, toplamazsam annem kızacak, toplarsam gecikeceğim. Aklımda bir şair var bu akşam, çok gözlüklü bir şair, emirgan ve birileri…30…29…28…27… .

Yazmayalı araya epey zaman girdi diyeceğim de, aklım karışmadan nasıl diyeceğim bilemedim sangamu. Ne olur gerçek olsa masallar ya da biz masal olsak?

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.

 

Ali – Yol Yorgunu

Sevgili Sangha,

Kifayetsiz kalacaklarından değil, doğru şekilde bir araya getirebilsem çok şey anlatacaklar da, ben kelimeleri doğru sıraya dizmesini beceremiyorum.

Uyandım, elimi yüzümü yıkayıp lenslerimi taktım. Dişlerimi fırçaladım ve odadan dışarı adımımı atıp, sırtımı duvara dayayıp oturdum. Odalarından yeni çıkanlarla birlikte, birer ikişer (eksiklerimiz olsa da) sanghayı tamamladık ve Defne Hoca’nın da odasından çıkıp teşrif edeceği ana kadar kimimiz sohbet ederken, kimimiz sessizce bekledik. Bir hayalim vardı, o geldi aklıma. Her odasında sevdiklerimin onları hatırladığım haliyle yaşamaya devam ettiği koca bir şato vardı. Üniversitede arkadaşlarla birlikte kaldığımız evin salonu hemen üst kattaydı mesela, alt kata inince anneannem çocukluğumda ziyaretine gittiğim salonunda oturmuş beni bekliyor oluyordu… sevgilim ve kedimle yaşadığım evin yatak odası hemen yandaydı… avluda anaokulunda demirlerinden kendimizi sarkıttığımız oyun bahçesi duruyordu…

İşte hayalimdeki şatonun yeni bir odası da Leros kampımızın üst katı oldu artık. Sanghamla ve hocamla bu kadar çabuk bir araya gelebilmek hayal gibiydi.

En çok dönmek korkutuyordu beni. Güzel bir yere giderken, döneceğim gerçeğini hep göz ardı ederek gülümsemeye devam ederim ve ilk günün dönüşe en uzak gün olduğunu hatırlatırım kendime.

Döndük. Korktuğum kadar kötü olmadı. Bir iki gün hafif nezle evde geçirince alışması daha kolay oldu. Çekilen fotoğrafları ayıkla, haftasonuna plan yap derken, deniz mahsullerine ve özellikle Ege denizine duyulan özlem yerini hoş anılara ve önümüzde yapılacaklara bıraktı.

Yoga yapmadığım günler (artık bir ay içerisinde en fazla bir iki güne tekabül ediyor) kafamın içindeki sesleri susturamaz oluyorum. Sanki yoga yaparken durulmuş dalgalar, fırsat kolluyormuş gibi hücum ediyorlar. Sen misin yapmayan, al sana! Laf laf laf laf…

Öyle şeyler görür ki uzaklara giden biri,
Gerçeklik sandığı şeyden çok uzaktır.
Yurdunda anlattığında sonra bunları,
Çoğunlukla yalancıya çıkar adı.
Dikkafalı halk inanmaz ona,
Görmemişse, açıkça hissetmemişse.
Tahmin ederim ki, toylar da,
Şarkıma pek inanmayacaktır.

Doğu Yolculuğu – Hermann Hesse

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.

IMG_2632

“Yol Yorgunu” by Fatma Şafak Pınarbaşı

Ali – Başlıksız Bir Yazı

“Merhaba Sangha,

Arayı açmayacağız dediğim için bilgisayar başına geçtim ama ne yazacağım hakkında hiç düşünmedim. Yogamı yeni yapmış olsam, yazmak için düşünmeme pek gerek kalmıyor, dalgın dalgın yazıp bitiriyorum ama araya birkaç saat girmişse düşünüp taşınmadan yazı yazmak zor,” diye başlamışım dün ama devamı gelmeden bilgisayarın ekranını kapatıp güne dalmışım.

Oysa bu aralar sürekli Defne Hoca’nın blog yazılarını okuduğumdan bahsedecektim. Burçe sağolsun, kendi yazısında bir link veriyor Defne Hoca’nın yazılarından birine, sen misin tıklayan, şunu da okuyayım, bunu da okuyayım derken sonu gelmiyor.

“Hayatımdaki belli kalıpların farkına varıyorum,” demek de kalıplarımdan biriyse eğer, bunu fark etmek bir fark yaratır mı? Yoksa döngü tekrar başa mı sarar? Soruyu yazmayı bitirdiğimde telefon titriyor. Ekranda, “Hayır,” yazıyor. Mesaj Defne Hoca’dan. Her ne kadar başka bir soruya cevap vermiş olsa da, üstüme alınıp bu konuyu uzatmıyorum.

“Belli bir düzen içinde yaşamayı denemek, sınırları duvarları özenle örmek, doğruları ve yanlışları ayıklamak, sebat etmek ve çok çalışmak. Kendimden önceki bilgeliğin bir kanal gibi benden akacağına, taşacağına ve beni aşacağına inanmak. Peki ya her şey bir andan ibaretse, öncesi yoksa, sonrası olabilir mi?” Bunlar altına imzamı atacağım cümleler değiller ancak beynimin içindeler. Tüm kuşkularıma rağmen benimleler ama tam olarak benim değiller.

Bugün de karnım tok. Evimdeyim. Demlenmiş kahvemin kokusu mu daha güzel, yoksa damağıma değdiğindeki hafif acı, kakaomsu tadı mı? Kahvemi yudumlarken sanghamla dertleşiyorum. Şükran duymak için atıyor kalbim. Tek bir damla yaş sağ gözümde bekliyor, hani ihtiyaç olursa diye yoksa duygusallaştığımdan değil.

En iyisi bugün yogayı ikilemek. Güneşi selamlamıştık sabah sevdiceğimle. Iyengar’dan bir iki paragraf okumuştuk. Daha bir anlamıştık sanki her gün görüp duyduğumuz ne varsa, yıllarca birikmiş, zihinlerimizde yer etmiş, savrulan hislere birer kelime yakıştırmıştık yattığımız yerden, bir cesaret bir araya getirip cümleler bile kurmuştuk bir kaçıyla. Şimdi cümleler ayrışıp kelimelere dönsünler yine, bildiğimizi unutup, tekrar savrulan kelimeler hislere dönsünler diye bir de akşam selamlayalım güneşi.

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.

Ali – “Kill the Boy”

Merhaba Sangha,

Nedenini bilmediğim uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlamak… parmaklarım tuşların üzerinde gezinirken hızlanıp bir şeyler yazıyorlar, okuyorum, araya zaman girmiş gibi değil, siliyorum… Tekrar yazıyorum. Kulak iltihabı, yetişkinlik sancıları, aile çözümlemeleri, evrendeki yerimi anlamaya çalışma gayreti (sonradan düşününce bu madde çok komiğime gidiyor), babadan-oğula yıkılırcasına devredilen iş ve işyerini düzenleme çabası… Hangi ara yazmayı bıraktım hatırlamıyorum.

Sabah işe gitmedim. Fazladan bir iki saat uyumak çok iyi geldi. Ardından Fatoşla birlikte yoga pratiği ve Iyengar’dan Meditasyon’la ilgili bir iki paragraf. Fatoş mırıldanırcasına okuyor, ben dinliyorum, “Meditasyon öğretilemez… Öğretebileceğini söyleyenlere inanmayın… Yoga bir felsefe ve pratik olmasının yanı sıra aynı zamanda bir sanattır. Çok az kişi onun bu yönüne değinmektedir… Patanjali’nin dediği gibi…” Defne Hoca’nın şimdiye kadar pek çok sefer hem Iyengar’ın hem de Patanjali’nin metinlerinden bahsettiğini duymuş olmama rağmen, nedense zahmet edip açıp okumamışım. Oysa bir süredir Iyengar’ın Yoga ve Siz kitabı yatağın başucunda duruyor.

Bazı şeyler için hemen harekete geçerken, bazı şeyleri neden bu kadar geciktirdiğimi bilmiyorum. Sanki daha hazır değilmişim gibi bir his. Daha doğrusu eğer yapmaya kalkarsam henüz mükemmel olacak kadar iyi değil (haliyle yapılmaması lazım) gibi bir his. Söze dökülmeyen, sanki beynin ön lobu gözlerin önüne perde çekecek kadar aşağı iniyormuş gibi, üstüne gidilirse kırılacak, kızacak, belki ağlayacak, belki bir daha konuşmayacakmış gibi bir his.

Neden bu kadar uçlarda olması gerektiğini anlamıyorum. Tüm bu duygusallığa rağmen, (1) ve (0)’dan ibaretmişçesine, önümde duran bilgisayar gibi ya açık ya da kapalı olmak bir çelişki mi? Açık, kapalı ya da uyku modu…

Ben bunları yazarken, Fatoş, “Tamam, bence burada bitebilir,” diyor, gülümseyerek bana bakarken. Karşımda otururken yazdıklarımı nasıl gördü de burada bitebileceğine karar verdi anlamaya çalışırken, kendi yazdığı hikayeden bahsettiğini anlayınca, ciddiyetim dağılıyor.

Bence de burada bitebilir. Bugünlük bu kadar olsun. Tekrar arayı bu kadar açmama dileklerimle ve

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.


(Evrendeki yerimi anlamaya çalışma gayretim. Temsili. 🌈)