Alican – Gün 18 “Çocuğu Sinemaya Götürdük”

Gece üç.. amazon.com.tr.. Scarlet Witch cadılar bayramı kostümü.. Ara..

Dün akşam saat dokuz suları.. Sinema salonu.. Wanda karanlık tarafa geçmiş.. Yazık ya kadına.. Kendi evreninde değil diye kendi çocuklarını sevmesin mi?.. Fatoş kulağıma eğilip: “Cadılar bayramında hangi kostümü giyeceğimi buldum..”

Sinema arası.. Tuvalet/sigara molası.. Üniversite yıllarımdan aşina olduğum iki tip.. Hareretli bir ön kritik..

“Yok abi hiç iyi uyarlayamamışlar..”

“Ya zaten Marvel işte.. Ne bekliyorsun..”

“Yok beğenmedim..”

“Zaten hangi Marvel filmini beğendin ki..”

“Winter Soldier..”

“Hadi ya..”

Sessizlik.. Kaçamak bir bakış.. 

İçimden, “Devam edin.. Rahatsız olmayın..”

Marvel filmlerinin öncesinde, esnasında ve sonrasında sonu gelmez kritikler yapmışlığım var benim de.. Bakmayın burda sanki 2. Salonda Mubi filmi izliyormuşum gibi karanfilli sigara içtiğime.. Ben de sizinle 7. Salonda Doctor Strange izliyorum işte.. Hem de pandemide vizyona girmesi ertelendi diye üzülmüşlüğüm, sinirlenmişliğim bile var..

İletişim Fakültesi – FF Binası / Bilkent
2010 (2011?)

Yok rahatsız ettik bir kere..

İyi iyi tamam.. Patlamış mısır almaya gidiyorum ben zaten..

“XLkovadamıistersinizyoksaXXLkovadamı?Sadece5TLfarkediyor..”

Suratımda acı bir ifade, para/çokomel eğrisiyle, ihtiyaç/lüks eğrilerinin kadim savaşından kaynaklı bir tutulma, bir gecikme.. Karşımda, “Tabiiki5TLfarkladahabüyüğübundadüşüneceknevar..” diye sırıtan on yedi yaşlarında bir çift göz..

“Küçük olandan alayım..”

“Hayhay..”

İç ses: “Oscar Wilde, “Bana lükslerimi verin ihtiyaçlarım olmadan da yaşayabilirim,” derken böyle bir şeyden mi bahsediyordu acaba? Koca bir kova dolusu patlamış mısıra lüks, güya küçük bir kova dolusu patlamış mısıra ihtiyaç desem ne derdin Oscar?

Oscar: “Boş ver sen bunları 2. Salonda mubi filmi izleyenler düşünsün.. Al kovanı patlamış mısırını 7. Salondaki filminle entertain..

İyiyle kötünün keskin çizgide birbirinden ayrılmasından, iyi diye tanımlanan karakterin boynuna kadar sözüm ona ahlak felsefesine batmasından, kötü diye tanımlanan karakterin kendince pek de haklı sebepleri olduğunu düşünmekten güzelim IMAX deneyimimi baltalayıp durdum.. Alicancım ne dedi Oscar Amca patlamış mısırını alırken: “Eğlenmene bak!”

Görsel efektler.. Espriler.. Ses.. Dekor.. Sahne.. Heykeller.. Resimler.. Sanatın her alanından, Dünya’nın dört bir yanından ordularca insanın, sinema salonundaki biz seyircileri iki saatliğine eğlendirmek için varını yoğunu ortaya koyduğu bir prodüksiyon.. İlahi bir savaş.. Göz yaşı.. Aksiyon.. Drama.. Aşk.. Umut.. Entrika..

Alican: “İyiyle kötüyü keskin çizgilerle ayırıp, ahlak felsefesine fazla ağırlık vermişler.. Zaten Marvel filmlerinde hep böyle oluyor.. Adında bu kadar çok “Multi” (çoklu) geçen bir film için son derece solo bir yaklaşım..”

Montaigne: “Oysa her birimiz, içimiz korku ve ateş dolu olsa bile dışarıya iyi görünebiliriz.”

Alican: “…”

Julio Cortazar: “”Bir mektubun ya da bir kitabın müsveddesi gibi geçmiş de yırtılıp atılabilseydi keşke. Ama daima orada durup esas nüshayı kirletiyor ve sanıyorum ki gerçek gelecek bu.”

Alican: “Arkadaşlar 2. Salon koridorun az ilerisinde tuvaletleri geçince solda..”

Oscar: “Ben de onu diyorum Alicancım.. Burası 7. Salon.. IMAX.. Marvel.. Doctor Strange.. Eğlenmene bak!”

Alican: “…”

Sabah 6.35.. Geç yatmak geç kalkmak demek değilmiş.. Ozan uyanmış.. Nene dedeyle oynuyor.. Fatoş fırsatı kaçırmamış bilmemkaçay sonra sabah uykusu çekiyor.. 

Boşluk..

Yoga..

Sessizlik..

Çocuğu sinemaya götürdük..

Alican, Çoklu Evren Çılgınlığı 2022

Alican – Gün 17 “Eğer biz gölgeler..”

Gün doğmuş.. Bugün nene dede günü.. Bugün şehir günü.. Ozan evde.. Adada.. Nene dede gelecek.. Ozan heyecanlı.. İskelede karşılayalım..

“O kadar uzaklaşma..”

“Migros’a girelim.”

“Girelim.”

“Namur alalım.”

“Alalım.”

Dolapta yemek var.. Kahve makinesi.. Şu düğmeye basıyorsun.. Can abi meyveleri birazdan getirir.. Bu aralar favorisi kara dut..

Hadi ben gittim..

Birkaç ay önce.. Vapurda.. Ozan Tazmanya canavarına bağlamış.. Vapurun her yerine temas etmeden durmayacak.. 

Vapurun üst katındaki açık alanda kitap okuyanları kastederek Fatoş: “Ne hayatlar var..”

Vapurun üst katındaki açık alanda kitabımı okuyorum.. Hayır Danişmend değil.. Profesör ve Hizmetçi.. (Teşekkürler Fatma..)

Okurken satırların ardına açılmak.. Eskiden Aktüel dergisinin orta sayfasındaki şaşı bak şaşır posterleri gibi.. Katman katman açılıyor şimdi.. 

“Yolun başında sanki bir ışık huzmesi vardı ve bana yol gösteriyordu. Işığın beni çağırdığı yöne bir adım atmadan içim rahat etmeyecekti ve şimdi kuvvetli bir ışığın arkamda olduğunu anlamıştım..”

“Beyefendi pardon.. Dumanınız olduğu gibi bana geliyor..”

Çantayı al..Kahveyi al.. Kitabı al.. Dumanımın arkamdaki yüzlere gitmediği bir köşe.. Solumda Burgaz..

“O an hayatımda ilk defa tecrübe ettiğim garip bir şey oldu; sanki henüz kimsenin ayak basmadığı bir çölde kaybolmuştum ve kuvvetli bir rüzgâr esince yeni bir yol gözlerimin önünde belirivermişti..”

Evren bilmediğim bir dille.. Bildiğim ama telaffuzu farklı bir dille.. Telaffuzu farklı değil de alışık olmadığım bir dille.. Alışık olmadığım değil de.. Başka bir yolla benimle iletişim kuruyordu..

“Fakat bu gayreti gururunu korumaya çalışmaktan daha çok, hafızanın işlediği bir dünyada kimseye zahmet vermeden yaşamak içinmiş gibi görünüyordu, bu sebeple ben de o sormadan hiçbir konuda bir şey söylemiyor ve düzeltmek amacıyla dahi olsa da müdahale etmiyordum..”

O anlatıyor ben dinliyordum.. Yüzümde duygular hızla geçiyordu.. Gülüyordum.. Bariz olanın en yalın ve çıplak haliyle gözüme sokulması beni güldürüyordu.. Dolaylı anlatım kendini olabildiğince lineere bıraktı.. Salağa anlatır gibi anlatıyordu evren.. Sen anca bundan anlarsın diyordu.. Sesinde öfke yoktu.. Aşağılama yoktu.. Anlayış vardı.. Sabır vardı.. Sen vardı.. Biz vardı..

Ozan’ın hamurlardan renkli topları.. Yanyana dizdi.. Dokunmadan baktı.. O baktıkça ben baktım.. Sessizlik.. Toplar kımıldandı..

“Baba sen napıyosun?”

“Ne yapıyorum oğlum?”

“Topları diziyosun.”

“Topları diziyorum.”

“Ne yapıyosun?”

“Ne yapıyorum?”

“Toplarla oynuyosun.”

Ne yapıyordum? Kendim oluyordum. Neysem o oluyordum. Ne değilsem o oluyordum. Sen oluyordum.. Biz oluyordum..

Eskiz Defteri

“Her şeyi anladığınızı sandığınız an büyük yanılıyorsunuz demektir.”

Büyüğü ben ekledim.. Çeşni olsun..

Alican, Büyükada 2022

Alican — Gün 15/16 “Siz yine de..”

Ozan’ın nezlesinden ben de nasibimi aldım.. Gün doğumu.. Kanepe.. Sesim kısılmış.. Battaniyeyi katla.. Yastığı kaldır..

Var olmak istemiyorum.. Bu şekilde değil.. Peki ne yapacaksın?

El yüz.. dil diş..

Sinirliyim.. Peki ne yapacaksın?

Eşofman.. Çorap.. Nerde bunun teki?

Kırgınım.. Peki ne yapacaksın?

Kahve.. Ceket.. Bot? Spor olsun..

“Duygularınıza tutunmayın.” Söylemesi kolay!

“Hislerinize tutunmayın.” Bullshit!

Kendinle savaş.. Hayatla savaş.. Yokuşla savaş.. Eşinle savaş.. Hislerle savaş.. Vrittilerle savaş.. Savaşla savaş..

Hüthüt kuşu mu o? Dur o kadar hızlı gitme.. Daha yakından görmek istiyorum..

Selam Demir.. Hayır bu sabah sadece sallanacağım..

Vaişaka.. Sinirliyim.. Kırgınım.. Öfkeliyim.. Çaresizim.. En kötüsü.. En kötüsü..

Vaişaka.. Nerde bu kara sular? Hadi insenize aşağı.. Yeter dizlerde durduğunuz.. Yok hocam bence sizi kandırmışlar.. Kara suların aşağı indiği nerede görülmüş?..

Vaişaka.. Vaişaka.. Vaişaka.. Toprağın öfkesine karıştığımı hissediyorum.. Toprağın öfkesi? Benim öfkem karışıyordur toprağa.. Köklenmenin laneti.. Sarmaşık gibi derinine çeken.. Nefessiz.. Karanlık.. Işıksız.. Kim uydurmuş köklenmek iyidir diye? Saksıdaki köke bakıp bir hikaye yazmış herhalde apartman dairesinden birileri..

Vaişaka.. Dur yapma.. Kim?.. Neyi?.. Neden?.. Hiç olmuş muydu ki bu sabahların bir anlamı?..

Vaişaka.. Pes et.. Öfkenle geçemezsin eşikten..

Vaişaka.. Pes ettim.. İn kara sular in.. Al beni derinine..

Kurma.. Derin sessizlik.. Her şeyin geçiciliği.. Umutsuz bir umut.. Anlamsız bir anlam.. Bilinçsiz bir bilinçle.. Kimdim?.. Neydim?.. Neden?..

Kırıldım.. Defalarca.. En derinden.. 

Kırdınız.. Belki siz haklıydınız..

Kırdın.. İnatsa inat..

Kırdım.. Zincirlerimi değil.. Seni.. Hep kendimi.. Ama en çok da seni..

Yazmak istedim.. Defalarca.. 

Hakiki olmayacaktı.. Sahici olmayacaktı.. Peki ne olacaktı?

“Evet Hakan abi.. Konuştuğumuz gibi.. faturalar bu ay kesilecek..”

“Verdim siparişi.. Sıkıntı yok.. Bu hafta teslim ederler..”

“Tamam sen arabayı yolla, aldırt.. KDV eklesinler..”

“Günaydın.. Geçen sefer pos çalışmamıştı.. Nakit getirdim.. 200 200 doğru değil mi?”

“Gelmiş kendine.. Baygınlığı geçmiş.. Sahibi mi dövmüş?.. Bulundunuz mu suç duyurusunda?..”

“Filtre kahven kaldı mı?”

“Az önce bitti..”

“Americano öyleyse..”

Sen de ailenle, dramanla, kaybettiklerinle içimi sıkacaksın Danişmend ama güzel yazıyorsun.. Anlat biraz da kafam dağılsın..

“Benim onlara inanmam, onların bana inanması, karşılıklı kurduğumuz bu sağlam inanç dünyası, birbirimizden aldığımız kuvvet, kimsenin bunu bozamayacak ve aramıza giremeyecek olması gerçek hayatta ne işe yarıyordu bilmiyorum, ama benim var olmamı, nefes almamı sağlıyordu..”

Sadece ağlanacaksın ve kaybettiklerin üzerinden mizah yapacaksın sanmıştım..

“Kendi küçük dünyamda yenilmez ve umutluydum.”

Keep going..

“Bir buharlı trenin kazanında alev alev yanan kömürler gibi bir umut vardı içimde..”

… 

“Hiç sönmeyen, hiç sönmeyecek olan..” 

“Karşıdan bakınca kimilerinin “hayal dünyası” dediği şey aslında benim için yaşamın köküydü..”

… 

“Varoluşumun temeli..”

“Bu sebeptendir ki, hayal ettiği, arzuladığı şey için geç kaldığını söyleyen birine her zaman, “Ne münasebet!” diye cevap veririm..”

“Hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir..”

“Zamanla ilişkisi berbat olan birinden alınacak tavsiye değil belki benimki, ama yüzde yüz inandığın bir şeyin gerçek olmadığını kim iddia edebilir?..”

“Zaten halihazırda “gerçek” nedir ki?..”

Beklemediğim yerden vurdun Danişmend..

Sahi sangha, nedir ki “gerçek”?..

Nedir ki “Hakikat”?..

“Hakikat’e giden pek çok yol vardır ve bundan ötürü Hakikat daima değişken ve esnektir. Tek Hakikat, var olan her şeyi içinde barındırır.”

Kendi kafandan bir çık artık be adam..

Arınmalara, yeni doğuşlara.. Sabırla, sebatla, çabayla.. Özveri, keyif ve inançla..

Tebrikler Defne!

💐

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 14 “Sıradanlıklar”

Gün doğumu.. Bacağımda bir ağrı.. Koca kızım rahat uyusun diye türlü pozisyonlara girmişim..

Kafam karışık.. Günlük rutin belli.. Saati geldiği halde tren hareketsiz.. At başka yöne çekiyor..

Karanlığın Yüreği bitmeye yakın.. Elim gitmiyor.. Bitecek diye Joseph’e kızgınım..

Deniz kenarı.. Kulağımda Pinhani.. “Yalnız kaldıysan.. Kalkıp pencerenden bir bak..”

Telefon.. Google Kitaplar.. Melis Danişmend.. “Büyüyemeyenler..”

Arkadan gelen ezilen teneke sesleri.. Danişmend’in aile evi.. Babasının spor aşkı.. Annesinin teknolojiden uzak, romantik serzenişleri.. Kaybetmeyi bu kadar komik anlatan birini daha önce okumadım (Teşekkürler Defne)..

Cumburlop.. Denize düşen zıpkın.. Önüme düşen gölge.. Denizle aramızdaki bir adımlık mesafeden, oturduğum taşın diğer yanına geçmeye çalışan bir balık adam..

Denize girmeye hazırlanan insan formunda bir kara delik.. Açıkta kalan tek yere de gözlüğünü iliştirmeden önce sanki çoktan denizin altındaymış gibi duyulan sesi..

  “Siz rahatsız olmayın..”

İri ve tuhaf olduğun kadar kibarsın da..

Sabah gün doğumundan biraz sonra müzik dinleyip, kitap okumaya geldiğim bu taş parçasının yanından denize attığın zıpkınların, tuhaf çantan, elinde tuttuğun flaman ve kafamda oluşturduğun, ‘Acaba buraya bu kıyafetle mi geldin? Yoksa az önce arkamda mı üstünü değiştirdin?’ sorularından neden rahatsız olayım? Zaten Danişmend de babasının spor aşkını uzattıkça uzattı..

“Rahatsız olmazsan, bir blog yazısı için denize atlarken videonu çekebilir miyim?”

Baş parmak havada.. Zaten suyun altındaymışız gibi bir onay işareti..

Derinden gelen ses: “Dilediğin gibi.”

El sallayıp uzaklaştım. Sabah gün doğarken karşılaşan insanlar, birbirlerinin faaliyetlerine/aktivitelerine/uğraş(ı)larına/tuhaflıklarına/alışagelmemişliklerine/deliliklerine (ve aslında kendi kafalarında yarattıkları tüm bu tanımlar olmasa, ‘sıradanlıklarına’) daha mı saygılı oluyorlar acaba diye düşünürken çimleri sulayan belediye işçisiyle selamlaştık.

“Günaydın efendim. Hayırlı sabahlar.”

“Hayırlı sabahlar. Kolay gelsin.”

Deniz kenarında kitap okumak, yoga yapmak, blog yazmak, denize girmek, zıpkınla avlanmak, çöpleri atmak, çimleri sulamak, tenekeleri toplamak.. Kıyas yapmayıp, aynı güneşin altında, kendi hayatlarını diledikleri gibi yaşayan ve doğal olarak birbirlerinden farklı olsalar bile selamlaşıp, birbirlerinin farklarına yan gözle bakmaktansa, aynılıklarının gözünün içine bakan biz insanlar, on on beş dakikalığına bile olsa bir ütopyayı yaşattık.. İyi ki bizdik.. İyi ki vardık..

“Baba ne aldın?”

“Ekmek aldım.”

Bagetin üzerinden/içinden tek tek kopartılan zeytin parçaları.. Her kopan zeytin parçasında elindeki dünyanın en keyifli oyuncağıymışçasına parlayan iki iri göz..

Zeytin kop.. “Sürprizz..”

Zeytin kop.. “Pikapuu..”

Zeytin kop.. “Babaa..”

Telefon.. Whatsapp.. Chats..

“77 top 57*82 cm 60 gr enso gerekiyor.. Kapak kağıdımız da bitti..”

“Kitapların hepsi 13,5 x 19,5 mu?”

“Evet.. 1 palet de 70*100 cm 300 gr mat kuşe..”

“Leonardo’yu da gönderdiyse o değişik bir ebat..”

“O yoktu listede..”

Ozan nezle oldu.. Burun fırt fırt.. Ateş yok.. Veterinerden mesaj.. Öğlen bir buçukta getirin kedileri..

“Neneyle dedeyi arayalım.”

“Daha dün aradık.”

“İne arayalım.”

Nene dede.. Puftan mindere cup x 108.. Burun tıkalı.. Açmak lazım.. Nene dedeye öpücük.. Bay bay..

“Merhaba Alican Bey. Nasılsınız? Aşağıdaki kitap için bir ödeme planı yapabilir miyiz lütfen?”

*Bringing Yoga to Life – Altın Kaplumbağa.. Telif Bedeli.. Hizmet Bedeli.. Sözleşme Tarihi..

“Merhaba Rabia Hanım. Mailiniz ulaştı.. En kısa sürede dönüş yapacağız..”

Bir Rabia daha.. Tesadüf..

Fatoş: “Ozan meme emdi emdi uyuyamadı.”

Alican: “Uyusunda büyüsün nenni.. Tıpış tıpış yürüsün nenni..”

Ozan: “Baba ninni söyleme..”

Alican: “…”

Ozan: “Baba ninni söyle..”

Alican: “Dandini dandini dasdana.. Danalar..”

Ozan: “zzz..”

Suçi.. Uzun uzun suçi.. Uzun uzun uzun suçi.. Malasana.. Kollar ileri uzun Malasana.. Ellerin temasını yerden kesmeden geri çek.. Kollar kısa Malasana.. Dizleri birleştir.. Parmak uçlarında.. Beklee.. Dengede kal.. Dengede duramıyorsan nefesi kontrol et.. Mula.. Ayakları birleştir.. Uttanasana.. Uddiyana.. Yavaşça kalk.. Samapada.. Isınmaları kendi başınıza yapabilirsiniz.. Vaişaka.. Kurma..

“Toplamda dört form dolduracaksınız. İki form Momo için.. İki form Pabu için.. Anladınız mı?”

“Anladım.”

Formda kızlarımın annesine ayrılmış bir satır var. Onun da çip numarasını soruyorlar..

Sayın Tarım Bakanlığı,

Prenses’in hiç çipi olmadı. Balat’da doğdu.. Kendi gibi pek çok güzel kedi doğurdu.. Çipsizdi ama kimliksiz değildi!

Huzur içinde uyusun..

“Sıkı tutun lütfen..”

“Çiplerde GPS var mı?”

“Hayır yok..”

“Hayırlı olsun. Seyahatten üç gün önce tekrar veterinere uğramanız gerekiyor.”

“Teşekkürler.. Pardon aklıma takıldı.. Bu köpek başka bir köpekle kavga ettiği için getirildi dediniz ama.. hiç kan diş izi yok.. Sanki kavgadan çok araba çarpmış gibi duruyor..”

“Benim profesyonel fikrim kafasına ağır bir darbe aldığı.. Sahibi başka köpekle kavga ettiğini söyledi ama suç duyurusunda bulunacağım.. En azından araştırsınlar..”

Kolunda serum takılı baygın yatan köpek umarım şimdi iyisindir.

“Selam Okan. Nasılsın? .. “1 palet 70*100 cm. 300 gr. mat kuşe gerekiyor.. Var mı elinde?”

“Var abi hikote paketli var 1650 € ton fiyatı abi..”

“Bir tek hikote mi var?”

“İstediğin marka varmı abi varsa onu bulurum sorun yok ama hikote condat ayarında kalitesinde maldır..”

“Okancım 1475’e Nevia ve Magno buldum.. Condat, sappi ya da nevia olabilir.. 1650 biraz yüksek geldi..”

“Abi condatda var ama bunuda 1650 € dan verebilirm.. Abi onlar eski maldır yeni zam geldi kağıda..”

Evet Joseph.. Kaçınılmaz sona geldik.. anlat bakalım sen nasıl bitirdin başyapıtını..

“Hafif bir iç çekişi duydum, sonra yüreğim duruverdi: Coşku dolu, korkunç bir çığlık, akıl almaz bir zaferle, ağza alınmaz bir acıyla dolu bir çığlık yüreğimi dondurdu. ‘Biliyordum – Emindim!..’

“Biliyordu.. Emindi..”

“Kaçamadan ev üstüme çökecek, gökyüzü başıma düşecek gibi geldi bana. Ama hiçbir şey olmadı. Böyle önemsiz şeyler için düşmüyor gökyüzü..”

“Kurtz’a hak ettiği adaleti teslim etseydim düşer miydi acaba? Yalnız adalet istediğini söylememiş miydi?..”

“Ama yapamadım..”

“Söyleyemedim..”

“Çok karanlık bir şey olurdu söyleseydim – fazla karanlık olurdu..”

Alican Pınarbaşı, Büyükada 2022

Alican – Gün 13 “Boşluk”

Biz seninle dost olduk Demir, 

sanki sabahları bekliyorsun beni. 

Sen öyle san.”

Gelmediğim günler, nerde bu diyorsun. 

Hı hı.”

 Ben gelmezsem ormanın ortasında, 

güzel manzaranla yalnız kalıyorsun. 

“…”

“Baba sen nerden geldin?”

“Ormandan geldim oğlum.”

“İnekleri gördün mü?”

“Görmedim oğlum.. İnekler uyuyormuş.”

“Ne gördün?”

“Kediler gördüm. Köpekler gördüm.”

“Kediler.. Köpekler.. Kargalar.. Martılar.. uyuyormuş.”

“…”

Üst üste gidilen şehir yolculukları. Vapur seyahatleri. Şehrin her türlü hali. Hallerin her türlü şehri.. Beden mi daha yorgun zihin mi? 

Yapamam sandım. Uyusam iyi gelir sandım. Dinlenmek öylece durmak sandım.. Yokuşun başında dinlenmem gerekir sandım.. Ormana varınca bankta otururum sandım.. Demire bir selam çakar dönerim sandım.. Vaişaka’da iki nefes durur çıkarım sandım.. Bugün mümkün değil Kurma’ya girmem sandım.. Dönüş yolunda Dil Burnu’na açıklama yapmam gerekiyordu: 

Sevgili Dil Burnu, 

Bu sabah da böyle bir insandım..

“Baba ben ne yapıyorum?”

“Pufa çıkıp mindere atlıyorsun.”

“Ne yapıyorum?”

“Pufa çıkıp mindere atlıyorsun.”

“Babaa”

“Oğlum.”

“Baba bana bak!”

“Sana bakıyorum..”

“Seni görüyorum..”

“Seni dinliyorum..”

“Seni duyuyorum..”

“Sanırım kendi hakkında kendisinin bile bilmediği, ancak o büyük yalnızlıkla baş başa kaldığında görebildiği şeyler fısıldadı yaban ona – ve dayanılmaz derecede büyüleyiciydi o fısıltı.”

“Gürültüyle yankılandı içinde, çünkü içi boştu…”

Seni görüyorum..

Seni duyuyorum..

Seni seviyorum..

Eskiz Defteri

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 12 “İnsan Ne İle Yaşar?”

Eskiz Defteri “ YAZ” – “İnsanlık Hâli” Bölüm Görseli

Güneş değdi gözüme. İçine içine.

Saat 6.40. Yürüyüş. Yalan. Yoga. Akşama kaldı.

Fatoş: “Her şey hazır.”

El yüz. Dil diş. 

Vapur. Kahve. Sigara.

Ozan hareketli. Çilekleri yemek istiyor ama örtüyü örtmek istemiyor.

Burgazada. Rabia. Ozan’ın arkadaşı. Kitap okumak için fırsat?

Bu sabah Joseph taşıyor ormanı içime..

… 

“Ormanın, birdenbire, yıldızları bile yerlerinden oynatacak kahkahalar atmasını bekliyordum.” 

Sessizlik. Komşular. Ozan’ın yeni oyun arkadaşları. Herkes halinden memnun. Kitap okumaya devam.

“Anlayamazsınız. Nasıl anlarsınız? Ayağınızın altında sağlam bir kaldırım, çevrenizde sizi alkışlamaya, üstünüze düşmeye hazır iyi yürekli komşular..”

Kadıköy. Komşular eksildi. Yeni dinamikler. Sohbet döndü. Kitap satırları arasında kulağıma çalınan davetler. “Orman çok güzel. Birazdan geleceğim yanınıza,” desem.. Çok saçma.

Üzgünüm Joseph. Şimdilik seni ormanında Bay Kurtz ile başbaşa bırakıyorum.

Sosyoloji.. Sosyolojide Affect.. Affect eski.. Sosyolojide yeni.. Spinoza.. Felsefeden geldi.. O zaman 90’lardan beri.. Boğaziçili aydınlarla sohbet etmek her zaman keyifli ve tatmin edici. Her zaman?

Zihin.. Beden.. Birey.. Toplum.. Etkileri.. Bizi etkileyenler.. İçimizde bir his uyandıranlar.. Toplumsal etkilenişlerimiz.. Bağlar..

“Peki zihinle beden arasındaki kopuştan sıkışan duyguları akademik olarak incelemek nasıl bir şey?”

“Güncel metinler üzerinden çalışıyoruz. Öğrencilerimden öncelikle kendi içlerinde bir his uyandıran metinler bulmalarını istiyorum. Kimi bir köşe yazısını, kimi Ezhel’in şarkı sözlerini, kimi içinde his uyandıran bir tweet’i seçip, kendi içinde uyandırdığı hisleri inceliyor.. Sonra onlardan kendilerini, ‘özneyi’ bir kenara bırakmalarını ve toplumun bu yazı/makale/tweet/şarkısözü’nden nasıl etkilendiğini, toplumun içinde nasıl bir his uyandırdığını incelemelerini istiyorum..”

Bu sohbet benim içimde şöyle bir his uyandırıyor: “Entelektüel sohbete doydum.”

Defne geliyor aklıma. Boğaziçili bir aydının akademiyi bırakış hikayesi.. Uyanan/uyandırılan hisleri makalelerde/essaylerde incelemektense temas etmek için bıraktığı/vazgeçtiği/bulduğu/kazandığı her şeyi.. 

Aklıma gelenler benim içimde şu hisleri uyandırıyor: “Saygı.. Gurur.. Şükran.. İmrenme..”

“Baba geldik.”

“Nereye geldik?”

“Kabataş’a geldik.. Neneyle dede beni Kabataş’tan alacak.”

Vapurdan inmeye yakın son cümleyi Joseph kulağıma fısıldıyor..

“Yaralandığı zaman bana bakışındaki o derin yakınlık bugün bile hâlâ belleğimdedir, en son anda doğrulanan uzak bir akrabalık bağı gibi.”

Yazımı yazacağım derken kahvaltım soğuyor.. Peki beni bu yemekler mi doyuruyor?

Eskiz Defteri + Ada Vapuru + Cumhuriyet Kitap Eki

Alican Pınarbaşı, Büyükada 2022

ALİCAN – GÜN 10/11 “ŞEHİR GÜNÜ/KARANLIĞIN İÇİNDEN DOĞAN KAÇINILMAZ IŞIK”

Sevdiceğim direksiyonda. Ben arka koltukta. Aklımda dünün hengamesi, bugünün sakinliği. Trafik yoğun ama akıcı. Güneş yüzümün yarısını yakmış. Camı açabileceğim aklıma gelmemiş..

Camdan yüzüme esen rüzgar.. Sabahki orman yürüyüşü.. Ne çok cümlelerim vardı aklımda.. “Gibi” demeden anlatacaktım (Teşekkürler Ayça). Kısa kısa. Güneş’ten Ay’dan bahsedecektim. Toprakta yüzmekten. Toprağa gömülmekten. Toprağın altında bulduğum gerçeklerden. Karanlığın içinden doğan kaçınılmaz ışıktan. Zihnimde sangamın tanıdığım, tanımadığım yüzlerinden oluşan kolajı, o kolektif gözün içine bakıp, “Sen, diyecektim,  “karanlığın içinden doğan kaçınılmaz ışıksın.” 

Yokuşun başındaki sarı beyaz köpek bugün nazlı. Yattığı yerden kısa bir bakış.. Kuyruğun ele veriyor. Sen de özlemişsin beni..

Çam ağaçları, soğan çiçekleri, Aşıklar Yolu.. 

“Kendini yukarı çekme,” demişti Defne. “Ayaklarını yere sağlamca bas ve demire asıl.”

Demir avuçlarımın içinde eridi. Ayaklarım görünmez basamakları tırmandı. Bir sağa bir sola. Adım adım. Göğe çıkan merdivenlerin tepesinde ayaklarım bulutlara değdi. Demir yitti. Toprağa dalmak isteyen kollarım aşağı uzandı. Güneş kıskanır mı? Güneş anlayışlıdır.. Ay affeder mi? Ay bu sabah toprağın içinde doğacak..

Toprak titreşti. Seyreldi. Başkalaştı. Değişti. 

Gayret toprağı aynaya çevirdi.

İnsan insanın aynasıydı. Biri ne yaparsa diğeri de aynını yapıyordu. Karşılıklı sonsuz biçimler birbirlerini taklit ederek dans ediyordu.

Ayna aynanın insanıydı. Sonsuz dansın, taklit biçimlerinden yeni bir şey doğuyordu. 

Aynaların sert köşeleri yitti. Yuvarlandı, içe döndü.

Gözlerimi açtığımda kurmadaydım. Eşiği geçmemiştim. Eşikte durmuş ötesine bir bakış atmıştım. Ötesi de bana bir bakış atmış olacak ki içimdeki ayna hala yerinde duruyordu..

Korna sesi. Dört bir yana dağılan düşünceler.. Biri sevdiceğimin önüne kırmış direksiyonu. Yüzümün yarısı yanmış. Neden yan koltuğa oturmadım ki?

Camdan yüzüme esen rüzgar.. Ayna, toprak.. Yüzler, gözler.. Sen..

Karanlığın içinden doğan kaçınılmaz ışık..

Eskiz Defteri

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 9 “Karanlığın Yüreği”

Saat iki. Bu saatin de bir adı var mı acaba? Insomnia?

Dişlerini fırçala. Saçmalama. Dilini temizle. Yok artık. Suçi. Hadi canım.

Malasana. Uttanasana. Hadi yapsana.

“Baba hoş geldin.”

“Baba ormandan geldin.”

“Müzik aç baba. Müzik aç dans edelim.”

Imagine Dragons.. Whatever It Takes.. Play..

..Run me like a race horse..

..Pull me like a ripcord..

..Break me down and build me up..

Fatoş: “Oyun grubuna ben götüreyim sen al.”

Alican: “Tamam, olur. Ben de kedilerin aşılarını sormak için veterinere gideyim.”

Veteriner: “Kuduz titrasyonu…” “En az dört ay…” “Yetişir mi bilmiyorum…” “Ankara’da tanıdığım yok…” “Kargoyla yolluyoruz…” “Bir buçukta getirin…”

Café. Kahve. Kitap. Karanlığın Yüreği (Tavsiye edeli belki yıl oldu. Anca okuyabiliyorum. Teşekkürler Defne.)

Kendi kafasından çıkamayan bir erkek yazar daha. Çıkamamış mı sahiden? Yoksa ben mi çıkamadığı yerlere odaklanıyorum?

Ben mi kendi kafamdan çıkamıyorum? Esas sen kendi kafandan çıkamıyorsun!

“Ay, her şeyin –sık otların, çamurun, bir tapınağınkinden daha yüksek duran ve karmakarışık otlardan oluşmuş duvarın, karanlık bir açıklıktan sessizce ama oluk oluk aktığını, pırıl pırıl parladığını gördüğüm nehrin– üzerine ince bir gümüş tabakası yaymıştı. Bütün bunlar görkemliydi, umut doluydu, sessizdi ve adam hâlâ kendinden söz ediyordu. Karşımızdaki bu uçsuz bucaksız büyüklüğün çehresindeki dinginlik bir çağrı mı, yoksa bir tehdit mi diye düşündüm. Kazara burada bulunan bizler neydik? O sessizliği yönetebilecek miydik, yoksa o mu bizi yönetecekti? O dilsiz –belki de sağır– olan şeyin ne kadar büyük, ne kadar akla havsalaya sığmayacak derecede büyük olduğunu sezdim. Ne vardı orada?..”

Bu adam bir dahi. Bu adam bir narsis. Bu adam bir…

“O sırf bir sözcüktü benim için. Bu adın arkasındaki adamı sizler ne kadar görüyorsanız, ben de o kadar görüyordum. Onu görebiliyor musunuz? Hikâyeyi görebiliyor musunuz? Herhangi bir şey görebiliyor musunuz? Size bir düş anlatmaya çalışıyormuşum gibi geliyor bana, boş bir anlatma girişimi daha doğrusu, çünkü hiçbir anlatı o düş duygusunu, düşlerin tam da özü olan, dirençli bir isyan titremesi içindeki o saçmalık, hayret ve şaşkınlık karışımını, o inanılmazlığın tutsağı olma duygusunu veremez…”

Ben Aldous Huxley, George Orwell okuyarak perçinlemiştim dünyanın sonuna doğduğum gerçeğiyle, Kali Yuga çaresizliğini. Aldous ve George ise Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’yle perçinlemiş olmalılardı korkularını ve umutsuzluklarını.

“Hayır işten hoşlanmam. Aylaklık edip yapılabilecek bütün güzellikleri düşünmeyi yeğlerim. İş sevmem, kimse sevmez, ama işin içinde olanı severim – kendini bulma fırsatını. Kendi gerçeğini –kendin için, başkaları için değil– başka hiç kimsenin bilemeyeceğini… Başkaları göz önündekini görebilirler ancak ve gerçek anlamını asla kavrayamazlar.”

Bu adam bir dahi. Bu adam bir narsis. Bu adam bir…

“…Hayır mümkün değil; bir kişinin, ömrünün belirli bir dönemindeki yaşama duygusunu –onun gerçeğini, anlamını, özünü– kavranması güç, derin özünü verebilmesi olanaksız… Mümkün değil. Düş görür gibi yaşıyoruz: yapayalnız…”

Eskiz Defteri + Café Masası — “Karanlığın Yüreği”

Alican, Büyükada 2022

Alican – Gün 8 “It is… What was it?”

Kanepeden yuvarlan.. Karnı ağrıyan çocuk.. Gömersin yumrukları karnına.. Yok önce dişlerini fırçala.. Dil sağ dil sol.. Samapada.. Elleri birleştir.. Yok önce bir kahve içeyim..

Suçi.. Bir nefes, iki nefes, üç nefes.. Ateş. Ateş. Ateş. Nefes, nefes, nefes. Ayak parmaklarında kabul. Sakinlik. Sessizlik..

“Baba ben de balkona çıkıcam!”

“Balkon çok soğuk. Ben de içeri giriyorum şimdi.”

“Kapıyı ben kapatcam.”

“Tamam. Parmaklara dikkat.”

Yeni uyanmış mayalı taze bebek kokusu.. Yeni yıkanmış taze battaniye kokusu.. Yeni sıçılmış taze bok kokusu..

“Gel bezini değiştirelim.”

Bilgisayar başı. Blog. Yazılar. Okumalar. Beğeniler. Yeni sayfa aç..

“Baba lego oynayalım.”

“Oynayalım.”

“Baba bu ne?”

“Çaydanlık.”

“Ben doldurayım sen iç.”

“Tamam.”

“At da içsin.”

“…”

“Hühphühphühp”

Fatoş uyanır. Alican evde. Şaşkınlık?

“Ormana gitmiyor musun?”

“Gidiyorum.”

“Dönüşte yumurta da alsana.”

Yürü yürü yürü. Otur otur otur. Deniz. Sessiz.

Aziz’in yazısı. Odeon. Anılar.

Tansel’in yazısı. At. Çekiştirme.

Pınar’ın yazısı. Sol gösterip sağ vurmak.

Benim yazım.. Benim yazım?!

“It is… What was it?”

Alican – Gün 7 “Demiri… oya gibi… işleyip, hep beraber…”

Eskiz Defteri

Kapıdan çıkarken gözlerini gözlerime diken, “Nereye gidiyosun?” diyen çocuğum.. Ormanda yürürken elini bıraksam gidecek, geri gelmeyecek, kaybolacak çocukluğum..

Sarı beyaz bir köpek. Dost olmuşuz gide gele. O bana alışmış. Ben ona. Günlerce havladıktan sonra bir bakış ondan, bir tebessüm benden; kuyruğunda sallanıyor yalnızlığım..

Yokuş bitmiş. Nefes bitmiş. Adımlar öğrenmiş bastıkları toprağa gömülmeyi..

Demire asılmış omurgayı sallandırırken geçmişten bir ses taşıyor rüzgâr..

Babamın efkârlandığı gecelerde, elinde rakı kadehi, haksızlığa uğramış gözlerinde yaş, dudaklarında çoktandır unutulmuş bir beste.. Elektrik verilmiş ağzından titreşerek çıkan, çocuk yüreğime işleyen sözleri..

Şimdi burda.. sessiz bir çığlık..

Ve hep bir ağızdan.. Türkü söylüyordu otlar..

Karanlık. Ateş. Sessizlik.

Vaişaka.. Vaişaka.. Vaişaka..

Kurma..

Eve dönüş yolu.. İçimde huzur.. Kafamda hayaller.. Kalbimde umut..

“Çünkü hayallerin bile, hayal kurana doyum verebilmek için biraz olsun umut taşıması gerekir.”

Alican, Büyükada 2022