Alper Gün 1

Selam sana sanghamou,

On üç temmuz yeni ayında başlayan döngüde denemeye niyetlendiğim şeyler vardı. Kendime vereceğim yirmi sekiz günlük sözü sanghamın şahitliğinde vereyim ki kaytarma ihtimalim azalsın diye buraya yazmayı kafaya koydum. Gel gör ki yazmaya yazmaya tutulmuşum. Dilim dönmüyor, elim gitmiyor. Olsun. Zamanla açılırım.

Yogama gösterdiğim hassasiyeti saatine göstermiyorum. Yoga yapmak için kalkmıyorum. Kalktığımda yoga yapıyorum. Defne Hoca Azaltmak ya da Bırakmak  yazısında “Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor.” demiş. Aynı yazıda “Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.” de demiş. Benim bu şafak saati kalkıp yoga yapmayı bir türlü oturtamayışımda da bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla yeni halime bir adım atayım hali (direnci) var. Bu döngüde yirmi sekiz gün boyunca güneş doğmadan yogamı yapmaya niyet ediyorum. Siz kaçta yapıyorsunuz yoganızı arkadaşlar? Bu sabah 04.40’da uyanıp yaptım. Güneş ne kadar erken doğuyormuş.

Bi süredir yoga yaptıktan sonra yarım saat kadar şiir okuyorum. Şiir benim sevdiğim bir tür değildi. Değerli bir tür olduğunu biliyordum. Sevmek için çaba göstermeye çalışmıştım. Çok sevdiğim bir arkadaşım iki sene önce, o kadar kitap okuyorsun biraz şiire de bulaşman lazım diyerek  Metin Altıok’un tüm şiirlerinin olduğu bir kitap hediye etmişti bana. Ben iki senede on şiir zor okumuştum. Ayfer Tunç bir röportajında “Yazının tekniğiyle fazlaca ilgilenen yazarlar şiir ve öyküyü kavramsal olarak farklı görebilirler, teknik anlamda öyledir de, ama galiba ben onlardan değilim ve şimdi daha da ileri gidiyorum, şiirin sanat yapıtının kök hücresi olduğunu düşündüğümü söylüyorum. Tabii bunu söylerken, “şiir”den kastımın ansiklopedilerde tarif edildiği gibi, alt alta yazılmış dizelerden oluşan bir “tür”den çok öte bir şey, sanat yapıtına ruhunu veren hakiki bir “şey” olduğunu belirtmem gerekli. Benim edebiyatımda şiirin etkisine gelirsek, şiir beni gerçekliğin ve bilincin kesin çizgilerinden yaratının alacakaranlığına taşıyan dalgadır. Yazmaya başlamadan önce muhakkak şiir okuyorum. Okurken gerçeğin katılığı yumuşuyor, bilincin çizgileri bulanıklaşıyor, böylece yazının alacakaranlığına geçiyorum. Okuduğum şiirlerin bilincimin dibine yuvalanmış olduğunu da hissediyorum. Yazının alacakaranlığında muhakkak kendilerini hatırlatıyorlar. ” demiş. Burada bahsettiği şey bana biraz yoga kafasını anımsattı. Son bir ayda Metin Altıok ve Orhan Veli’nin tüm şiirlerini okudum, okumaktayım.

Ayfer Tunç aynı röportajında “Leyla Erbil’in son romanı Kalan bence bir şiir kitabıdır ve Leyla Erbil bence Türk romanın en has şairidir. Bir adım daha ileri gidelim. Benim için 20. Yüzyılın en büyük yönetmeni olan Ingmar Bergman hakkında “sinemayla şiir yazan adam” denir, bütün kalbimle katılıyorum. Onun filmlerini seyrettiğimde damağımda derin düşünceyle taçlanmış müthiş bir şiir tadı kalıyor. Ya da Edward Hopper’ın resimleri. Onun bir Amerikan barını resmettiği tablosuna bakarken, o barda geçen yazılmamış öyküleri görmemek elde mi? Benim için şiir sadece şiir, öykü sadece öykü, roman sadece roman değil. Çünkü sanat yapıtı dediğimiz şey, ruhumuzdaki elektrik çakımıdır, bizi titretir ve bunu hangi aracı kullanarak yaptığının benim için bir önemi yok.” demiş.

Chopin de notalarla şiir yazmış.

 

 

Alper – Tramvay

Dün gece yatarken uykuma kıyamadığım için alarmı kurmasam da erken kalkmayı dileyerek uyudum. 6.15’te uyandım. Bol ts’li bir ouverture’den sonra üçüncü prelüdü, ardından da asana serimi yaptım. Sonra aldım elime Ben Ruhi Bey Nasılım?’ı uzandım yatağıma.

Bugün biraz tez yazarım diye düşünüyordum. Öğlen pırıl pırıl bir güneş açtı. Moda’da dolu diyerek geri çevrildiğim otoparktan çıkmış ne yapsam diye düşünürken tramvayın uzandığı sokakta bir arabanın çıktığını gördüm. Öyle güzel bir park yeriydi ki arabayı birkaç gün bırakıp otobüsle dönmek geldi içimden. Çarşıdaki işlerimi halledip Moda’ya geri gidecekken tramvay önümde durdu. Atladım hemen. Tramvaydaki doksan olan yaş ortalaması benim binmemle yetmişlere düştü. Benden sonra en genç kişi ellili yaşlarında bir abla. Hikayemiz için unutmayınız bu ablayı. Bu abla antagonist. Bir de protagonistimiz var. Protagonistimiz de ROL (racist old lady).

Moda yaşlısı, kedisi, ressamı, bohemi, hipsterı, zirzopu bol nadide semtlerimizden biridir. En güzel kahveyi, en güzel dondurmayı, en gürbüz kedileri, en candan köpekleri hep burada bulursunuz. Tramvayda hayatlarının son baharında olsalar da oyunu bırakmamış, her gün dışarı çıkan hepsi çok şık bakımlı ihtiyarlar ve ben kısa sürecek olan seyahatimize başladık. Tramvayın arkasına Suriyeli küçük çocuklar atlayarak tehlikeli oyunlar yapıyorlardı. Ülkemin zaten az olan tüm tramvaylarına tüm çocukların yaptıkları gibi. Bizim ihtiyarların yavrum dikkat edin düşersinizle başlayan uyarılarının tonu Bahariye’de ilerlerken ne kadar yaramazsınız siz, bir yerinize bir şey olsa sizi sokağa bırakan analarınız ortalığı ayağa kaldırıra döndü. Kilise durağını geçip Moda Havuz’un oraya geldiğimizde tramvayın en yaşlısı, gençliğinde çok güzel olduğu buz mavisi gözlerinden belli ROL çevik bir hareketle ayağa kalktı. Hareket halindeki tramvayın kapısını açtı. Çocuklara bağırmaya başladı: Geldiğiniz yere geri dönün, belediyenin yerinde olsam sizi parçalardım, bıktık sizlerden… Kadın sinirlendikçe çocuklar iyice kudurdular. Daha oyuncu, daha tehlikeli olmaya başladılar. Tramvayımızın gençlerinden yetmişli yaşlarındaki sarışın hanım da şimdi belediyeyi arıyorum toplatıcam sizi diye çığlık çığlığa bağırmasıyla ortam iyice şenlendi. ROL elli yaşındaki abla ve bana dönerek dinlemiyorlar şekerim dedi. İkimiz de yüz çevirdik kadına. O anda aramızda görünmez bir bağ oluştu. Ve ellilik abla başladı: Siz hiç çocuk olmadınız mı, ne kadar hoşgörüsüzsünüz, onların ne suçu var, bizim ülkemizde savaş çıksa biz de kaçacak delik ararız… İlk saniyelerinde kanımı donduran bu olaydan birkaç dakika sonra zevk almaya başladığımı farkettim. Bir roman okur gibi, bir film izler gibi gözlemlemeye başladım. Hiçbir duygu hissetmediğimi fark ettim. Tabii ki ROL’e karşı çocukların kazanmasını umut eden, ellilik ablayı destekleyen bir izleyici/okuyucu gibiydim.

Bu döngüyü de bu yazıyla ben başlatmış oldum sangha. Beni yalnız bırakma.

Alper-Gün 28

Son birkaç aydır telefona baktıkça beni şoka sokan saatlerde uyanıyordum. Sadece geç uyanmakla kalsa iyi. Suçluluk duygusu ve yakışıyor mu hiç sana bu saatte uyanmak iç sesleriyle zaten daralmış günümü iyice kendime dar ediyordum. Yogamı da ne zaman uyandıysam o zaman yapıyordum. Neyse ki son iki haftadır efendi efendi erkenden kalkıp yapıyorum yogamı.

Bu ayın ilk dersinden itibaren geçen süreçte kendimi çok kırılgan hissettim. İlk kez. Yanlış anlaşılmasın, kendimi ilk kez kırılgan hissetmedim. Zîrâ hemencecik kırılıveririm. İlk kez olan yogayla bağlantılı olması. İçim çalkalandı. Açığa çıkan hislerim üzüntü ve korkuydu.

Sizin dönüşmeye niyetiniz var mı zîrâ hiç öyle davranmıyorsunuz Alper Bey?

Yirmili yaşlar bir tuhaf. Toplum beni nasıl konumlandıracağını bilemiyor. Ben de kendimi öyle. Benden büyük garson, vale, temizlik görevlilerinin abi, öğrencilerimin ve kırklı yaşlardaki velilerinin hocam, hiç kendimi öyle hissetmezken beklemediğim insanların Alper Bey ya da beyefendi  demesine tam alışıyorum kütüphane görevlisi kadın T.C.’ni alayım canım diyor, bocalıyorum. Emekleriniz için çok sağ olun hocam diye tebrik eden velinin karşısında bu kadar saygıyı hak etmiyorum diyen iç sesim, kütüphaneci kadın karşısında ne bu laubalilik, on yedi yaşında değilim ki, koca adamım ben diyor.

Yarın yeni ay. Kendi yogamı yapmayıp derse gideceğim. Yeni ayda daha çok yola devam ederiz diye umuyorum.

Kendine iyi bak sanghamou.

 

 

 

 

Alper – Gün 21

Selam sangha.

Bir önceki yazımdan beri bir kere yazıp, yayımlamadan sildim.  Günler geçiyor, ben hiçbir iş yapamıyorum. Tez yazıyor gibi görünüp yazmıyorum mesela. Ulan sen de yaz artık şu tezi diyebilirsiniz haklı olarak. Ya da yazma madem seneye başla. Günler aylara aylar yıllara evriliyor hayatımı boşa harcıyormuşum gibi hissediyorum. Derslerimi veriyorum onda bir sorunum ya da aylaklığım yok.   Her şeyi bırakıp  dünyanın bir ucuna gitmek gibi bir  hayalim de yok. Piyano dersi vermediğim bir hayatı düşünemiyorum. İşimden çok memnunum. Yapmak istediğim işi yapıyorum. Niye sürekli mevcut durumum (işim, hayatım) geçici bir süreç, illa bir noktada değişmeli gibi hissediyorum?

Dün uykusuzluk ve ev-Nişantaşı-Ömerli-ev üçgeninde saatlerce araba kullanmak sonucu baş ağrısıyla eve geldiğimde daha kapıdan girer girmez annem benim arabamın bagajında unuttuğu bir şeyi istedi. Kardeşime söyledim, çok yorgunmuş hanımefendi. Kapıyı çarpıp çıktım. O an kendimi Ayfer Tunç’un son romanındaki Sanem gibi hissettim. Sonra da kendime şaşırdım. Bu nasıl  dramatize etmek. Annem sürekli benden bir şeyler istiyor orası doğru.  Koridorda adımlarımı duyup elma istiyor, akşam arkadaşlarıyla çıkınca onu almamı istiyor, bilgisayarda yazdığı bir dosyayı bilmem nereye nasıl geçireceğini yüzüncü kere anlatmamı istiyor ve en önemlisi bulaşık makinesini boşaltmamı istiyor. Adeta Külkedisinin üvey annesi öyle değil mi sangha? Ben Sanem  değil, Sanem’in anneannesi olmaya daha yakınım sanki.

Bugün bizim okulun kütüphanecisiyle bir iletişim krizi yaşadım. Adam çok tatlı ve kibar. Kütüphaneye kaydımı yaptırmak ve şifre almak istedim. Adam müzik bölümüyle ilgili kitaplarımız da var ilgilenirsen dedi. Yok ilgilenmem dedim. Neden ilgilenmiyorsun? Bak bu var, şu var diye zaten hepimizin evinde de olan nuh nebiden kalma uyduruk müzik tarihi kitaplarını sayıp durdu. Hatta kalkıp gösterdi. Hayır, ben şifre alayım, internetten araştırırım dedim. İstediğin bir kitap varsa aldırabilirim dedi. Yok şifre alayım ben istediğim kitaplar için Miam’ın kütüphanesine gidiyorum dedim. Müzik bölümü hiç gelmiyor kütüphaneye, gelip isteseniz burada da olur kitap, kütüphanesiz eğitim mi olur dedi. Ben kem küm. Adam biraz kaba olsa kavga çıkacak. Adamın kibarlığı ve laf anlamazlığı, benim sabırsız tabiatımla birleşince çok komik anlar yaşandı. Hem kibar olmak hem de istediğimi yaptırmak ne kadar zor. Adam öğrenci işlerindeki hıyar memurlar gibi olsa nasıl davranacağımı bilirim. Bu durumda verecek hazır tepkim yoktu.  Dedim ki bu adam benim yogam olsun. Farklı bir tepki araştırayım.  O, başvuru formumu bilgisayara geçirirken, ben en rahat koltuğa gömülüp, beş dakikalık iş için yarım saattir buradayım, laf anlatamıyorum, deli midir nedir diye homurdanmadan kitabımı okudum. Şifreyi verdikten sonra nasıl oturum açacağımı da bilgisayarın başına oturtup gösterdi. Bir sürü yanlış sekme açtı. Ben ona gösterdim. Herhalde buradan, herhalde şuradan diye. Teşekkür edip ayrıldım.

Bugünlük benden bu kadar sangha.

Teyk keyır.

 

 

 

 

 

 

Alper-Gün 13

Selam sangha, naber?

Ben de iyiyim. Bu aralar tss ve ts’ler yerine bol bol çök kalk yapıyorum. Yaparken o kadar zor gelmeyen bu hareket çok acayip yerleri çalıştırıyor olmalı ki zor yürüyorum. Abarttım aslında zor yürümüyorum, bacaklarımı hissediyorum diyelim. Ne demişti Ayfer Tunç; “en basit, en doğru anlatılan hikayelerde bile bir kurgu vardır. Karşımızdakini etkilemek için hikaye anlatırız”.

Bugünü Ayfer Tunç’un söyleşisine gitmek için bir hafta önceden organize etmiştim. Fin del mundo’daki özel dersimi bu haftalık salıya aldım. Bu sabah uyandım, yogamı yaptım. Duş alıp acaba Ayfer beni bordo gömlekle mi, siyah kazakla mı daha çok beğenir diye düşünüp söyleşiye giden entelektüel genç oğlan kombini yaptım. Google haritalardan trafiğe baktım. Yol açıktı, yirmi dakika gösteriyordu. Bindim arabaya, siteden çıktım. Bir kilometre gitmemiştim ki kar başladı. Her sene aman canım İstanbul’da kar en fazla üç gün, taksiye biniveririm diye kendimi ikna edip kış lastiği almıyorum. Ve her sene karın ilk günü gafil avlanıyorum. Bugün yağacak karın tutmayacağını biliyordum aslında. Bir anda atıştıran kar eve dönmenin, kitabı bitirmenin ya da bir film izlemenin çok daha cazip bir fikir olduğuna inanmamı sağladı. Eve döndüm. Arabayı otoparka koyduğumda kendimi afedersin sanghacığım bok gibi hissettim. Planlayıp organize ettiğim günümü tutmayacağından emin olduğum kar bahanesiyle iptal edecek olmama çok bozuldum.

Eve girmeden kar tutarsa beni kurtarmaya gelecek olan babamı aradım. Karın tutmayacağını bir kere de ondan duyduktan sonra,  muhtaç olduğum onay anamla babamda mevcut olduğu için ve kar yağsa bile artık bundan ben sorumlu değilim diye arabama geri bindim.

Yarım saat sonra, benim pedallı gri mercedesimi televizyonla kitaplık arasına park ettiğim senelerde, Defne Hocanın kırmızı Skodasını park ettiği otoparkta yine gri ama mercedes olmayan arabama yer arıyordum.

Meydana çıkınca içime dolan ferahlık hissi aklıma Fatma’nın dördüncü gün yazısını getirdi. Şişli’de bir apartımanda başlayan üniversite hayatımı düşündüm. Hüzün, haset ve nostaljiyle doldum. Şu okulda keşke okuyabileceğim bir bölüm olsa diye düşündüm. Lisans olmaz ya, belki bir yüksek lisans? Sonra kaynak göstermeler, yazılı ödevler falan aklıma tezim geldi. Öğrencilikten sıkıldığımı hatırlayıp vazgeçtim bu hayalden.

Kapıda sigara içen Ayfer Tunç’a merhaba deyip yüzde kırkı dolu olan salonda güzel bir yere oturdum. Söyleşinin başlarında kafamdan size yazıyordum. Şunu sanghama anlatayım, bunu da söyleyeyim diye. Hiçbiri aklımda yok şimdi. İçimizdeki boşluğun hiç dolmadığını ama ağrısının azaldığı, kaderin başladığı çizginin değişebilirliği en etkilendiklerim, dolayısıyla aklımda kalanlar oldu. Söyleşi bittiğinde insanların onlar adına utanç duyduğum övgü sözcüklerini duymamak ve coolluğuma zeval gelmemesi için çantamdaki kitabı imzalatmadım.

Bugünlük benden bu kadar sanghamou.

 

 

Alper-Gün ?

Selam sangha.

Kaçıncı günde olduğumuzu bilmiyorum ama onu geçtik onun farkındayım. Ay takvimini açıp bakabilirim ama birkaç güne bir dolunay yazısı gelir herhalde diye düşünüyorum.

Dün akşam çalıştığım kurumda bir Barok gecesi organize ettik. Bir arkadaşımla birlikte Barok dönem bestecileri hakkında bilgi verip küçük küçük örnekler çaldık. Dinleyicilerimizin çoğu öğrencilerimiz ve aileleri olunca insanları sıkmamak adına bol dedikodulu eğlenceli bir sunum yaptık. Bir ara  samimiyetle patavatsızlığın arasındaki  sınırı kaçırıp (sık başıma gelir) Bach’ın Haendel’e duyduğu hayranlığa çok şaşırdığımı, bunu edebiyat üzerinden örnekleyecek olursam O.A’ın A.K’e hayranlık beslemesi gibi bir şey olarak gördüğümü söyledim. Sonrasında da pişman oldum. A.K’i hiç de iyi niyetli olmayan bir seviye belirteci olarak kullanmam çok ayıp. Olan oldu artık tamam da bundan daha önemli olan şey şu ki  Bach’a O.A. dersek, Haendel asla ve asla A.K. değildir. Affet beni Haendel. ( hala terbiyesizlik yapıyorum)

Hem gitar hem de piyano çalan bir öğrencim var. Bu aralar gitarda daha başarılı diye çocuğa kapris yapmak, trip atmak istediğimi fark ettim bugün. Fark eder etmez hemen değiştirdim tavrımı. Dersten sonra ipe sapa gelmez nedenlerle iş arkadaşlarıma uyuz oldum. Günlük kapris ihtiyacımı gideremediğim için herhalde. Şimdi komik geliyor.

Bugünlük benden bu kadar sanghamou.

 

 

 

Alper- Gün 6

Günaydın sangha.

Bu sabah suçili ısınma-vacra x 3-TSS x 3-TS x 3-ikinci prelüd-ılınma şeklinde yaptım. Şedovcu olmayanlar çıldırsın şimdi bu denklemi görünce.

Her şey derinleştikçe zorlaşıyor. Müzik, edebiyat, yoga hepsi. Nereden çıktı şimdi bu? Bu aralar Leyla Erbil’in Cüce’sini ve Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ını peş peşe okudum. Pek kitap okumayan arkadaşım S’yi düşündüm. Muhtemelen ikinci sayfaya geçmeden bu ne be der kapatır.  Çok bir şey anlamasam da farklı bir şeyler hissettim. İyi bir müziği dinlemek gibi. Mesela Bach’ın bir eserini dinlerken Rachamaninoff İkinci Piyano Konçertosunun yarattığı tüğlerin diken diken olması hissi olmaz çoğu zaman ama daha derinden bir şey hissedilir. Böyle çok isteyerek yenmiş ne az ne fazla bir yemeğin üzerine içilen lezzetli bir kahvenin midede yarattığı hisse benzeyen bir şey. Bir denge hali. Doygunluk.

Dinleyen, okuyan yapan için çaba gerektiriyor tabii derinleşmek.

Defne Hoca çok yazdı. Yog halleri, yoga kafası için ille de yogaya ihtiyaç yok diye. Bir öykü yazmak istiyorum 1920’de İzmir’de geçen. Yirmi yaşında bir protagonist, anası ve babasından  oluşan çekirdek ailenin yanına sığınmış ömrünün yetmiş senesini kilim dokuyarak geçirmiş olan  seksen yaşındaki nenenin ilmekler arasında hakikati gördüğü.

Bugünlük benden bu kadar. Bugün akşam da yoga yapmayı düşünüyorum.Yarın yine görüşürüz sanghamou.

 

 

 

Alper-Gün 5

Bu aralar omzum tutuk, dizim ağrıyor. Abarttım mı acaba talasham’ı? Çok fena sesler geliyor sağ dizimden. Her sabah aklıma bu düşünceler gelse de yine de yapıyorum. Bu sabah on altı nefes suçiyle başlayan ısınma-3xTSS-8xTS-sekizer nefes vahni-güneşe selamlar-pascimottanasana-ılınma şeklinde yaptım yogamı. Bize ne nasıl yaptıysan yaptın diyebilirsiniz, lakin size anlatmayayım da kime anlatayım?

Yogacılıkla paket olarak gelen bazı şeylere sahip değilim. Hindistan gidip görmek istediğim yerler listesinde ilk ona girmediği gibi ilk yirmiye bile girmeyebilir. Yogayla ilgili okumayı sevmem. New Age olaylarına mesafeli yaklaşırım. Çanak çömlekle çakra açma işlerinden hoşlanmam. İnanmam değil hoşlanmam. Açılmasına açılabilir de sonra yine kapanır diye düşünürüm. Sınıf arkadaşlarımla (şedovcu)  dedikodu yapmayı yoga konuşmaya tercih ederim. Kurulan bir cümle içinde çok fazla enerji kelimesi geçerse ukala bir dümbelek olduğum için  bıyık altından gülerim.

Bir gurup looserla (kibir alert) elektronik müzik eşliğinde deli gibi dans ederek dönüşmeye çalışmayan ya da boş zamanlarında çanak çömlek, zumba, pilates dersleri vermeyen, enerji, sinerji kelimelerini çok fazla kullanmayan bir hocaya sahip olduğum için şükrederim. Kendi hocamı ve bağlı olduğum sistemi pek cool görürüm.

Böyle hissettiğim için yılın 355 günü kibir, kalan 10 gün utanç duyarım. Kalan on günde insanlar kendilerini ve hayatlarını dönüştürmek için deli gibi çabalıyorlar. Sen ukala ukala burun bük onlara. Beş yaşında nasılsan hala öylesin. Aferin aynen böyle devam et. Hiç dönüşeme e mi? diyor iç sesim.

Zaten benim hayatım kibir ve utanç arasında savrula savrula geçer. Dışarda yin yoga eğitimi alan sınıf arkadaşımdan üstün görürken kendimi, bir hareketi tam yapamayınca yerin dibine geçerim. Ukala bir dümbelek olduğum için hemen geçmem yerin dibine tabii. Önce bakarım diğerleri yapıyor mu? Bir iki tane gözüme kestirdiğim seviyesini kendime yakın bulduğum insanı süzerim. Onlarda da varsa sorun ok derim. Çok şükür. Ola ki onlar yaptı da ben yapamadıysam kıskançlık ateşi basar beni.

Defne Hoca son yazısında demiş ki:

Yogadan önceki hayatımda da başkaları tarafından cesur bulunacak hareketlerim olmuştu. Mesela tek başına Tayland’da bir hayata başlamak. Havasını, suyunu bilmediğin bir ülkede, ıssız, karanlık gecelerde tek başına müstakil bir evde kalmak gibi, yalnız başına yolculuk etmek… Ama bunlar benim içimde korku uyandıran şeyler değildi. Ben zaten tek başıma gezmeyi severdim. Sekiz yaşındayken Etiler’den eve tek başıma yürümeye kalkışmıştım. On beşimdeyken o zamanlar bize yasak olan  Beyoğlu’nda ıssız kiliselere girer çıkardım. On yedimde son durağının adını tanımadığım için bindiğim bir otobüs sayesinde Balat’ı, Fener’i, Eyüp’ü tanımıştım. Tek çocuklara özgü yalnız başına kendini oyalama yeteneği bende de gelişmişti. Ben yalnızken değil, etrafımda insanlar varken kendimi “kendim” gibi hissedezdim. Tüm bunlar yüzünden uzak bir memlekette yeni bir hayata başlamanın  (işte yine Yeni Hayat!) benim için cesaretle yakından uzaktan ilgisi yoktu. Cesaret çünkü korktuğun halde attığın o adımın arkasındaki duygudur. Cesur kişi ise korkmayan değil, korktuğu halde harekete geçendir. (Bakınız Bhagavad Gita)

Bazıları için cesaret isteyen hayır diyebilmek, karakterinin kötü taraflarını kabul edebilmek benim zaten zorlanmadan yapabildiğim şeyler. Acaba benim için dönüşüm ve cesaret istemediğim durumlara uyum sağlamak adına evet demek, tatlı dilli güler yüzlü bir insan olmak için zorlanmak, içimden gelmeden iyilik yapmakta olabilir mi ?

Çok sıkılıyorum bazen kendimden. Bir olgunluk gelsin üstüme bir tebessüm yerleşsin yüzüme istiyorum.

Bu günlük bu kadar sanghamou.

 

Alper – Gün 1

Selam sangha!

Uzun zamandır sesimiz soluğumuz çıkmadı. Buraya yazmadığımız zaman dilimlerinde hayatın dalgaları bizi bir oraya bir buraya savuruyor, sonra bir can simidine sarılır gibi buraya tutunuyoruz gibi hissediyorum bazen. Bazen de hayır canım ne alakası var diyorum. Beni soracak olursan sanghamou endişeler içinde kıvrandığım bir hafta geçirdim. Bir rejim gibi başlamayı sürekli bir sonraki pazartesiye ertelediğim tezimi yazmaya başlamaya niyet ettiğimden beri altı ay geçtiğini fark etmemle kafama bir balyoz indi.Bir de üzerine önümüzdeki kasım ayında olan askerlik tecilime bakmamla gece gözüme uyku girmez oldu. Üç ayda yüksek lisans tezi yazılır mı? Yazsam da nerede doktoraya gireceğim? Ağustostan beri kaç saat piyano çalıştım? Tez yazarken nasıl piyano çalışacağım ? Koca bir seneyi boş geçirdim. Hatta iki seneyi. Hatta üç seneyi. Acaba bedelli çıkar mı? Ben enerjimi bunlarla harcamak istemiyorum. Sen sadece tembelliğine kulp bul. Ben ne zaman Güney Amerika’yı dolaşacağım? Güldürme Allah aşkına, sanki tez olmasa şu an bu satırları Bs As’den mi yazıyor olacaktın. Ben ne istiyorum?  Soruları, hayıflanmaları ve iç konuşmalarıyla dolu bir hafta geçirdim. Bir haftanın her günü teze oturmaya niyet ettim. Zar zor bir sayfa bir şeyler karaladım. Halbuki biliyorum, havuza atlamak gibi. Bir başlayabilsem önce üşüyeceğim, ilk elli metreden sonra alışacağım. Beni engelleyen bir şey var. TEMBELLİK. Sanki hiç yazamayacakmışım gibi hissediyorum. Utanıyorum. Beceriksiz hissediyorum. Sen zaten sadece endişe et, kıçını kıpırdatma diye kızıyorum kendime. Sonra aman kimler yazıyor niye yazamayacakmışım diyorum. Tecilimi biraz daha uzatmanın bir yolunu bulunca biraz rahatlasam da tez bu aralar dizlerimin altında kitap   olmadan yaptığım suçi gibi. Ev suçisi değil, ders suçisi yani. Hani  tuvaletten dönenlerin yollarını gözlerken durduğumuz…

Bugün on altı nefes suçiyle başlayan ısınma, sekiz talasham spotitiam squat, sekiz talasham spotitam ve Balkarama’dan bazı hareketler yaptım. Kısa ama güçlü bir çalışma oldu.

Sizler de  e-devlet soyağacı çılgınlığından nasibinizi aldınız mı sangha? 1830’larda  doğmuş dışa dönük, ufak tefek, biraz hafifmeşrep (insan öyle der mi hiç nenesine) bir kadın olan Ayşe  ile içe dönük az konuşan, çok düşünen, çok zayıf, çok uzun  kocası Mehmet’in mutsuz evliliklerinin sırları, utançları acaba benim omzuma yük olmuş mudur?

Bugünlük benden bu kadar sanghamou.

 

Sanma ki bu vaziyet  ve vesvese girdabı beni tabiri caizse down ediyor. Geceleri gözüme uyku girmese de üstümde bir hafiflik bir alaycılık var.  Karmakarışık bir halet-i ruhiye içindeyim.

Aynen Böyle:

 

Alper-Gün 22

Sana bu satırları beş yıl önce yaşadığım bir şehrin, yabancısı olduğum güney yakasındaki Airbnb evimden yazıyorum. Aslında yazacak hiçbir şeyim yok sangha. Hocamız çağırmış, herkes yazmış, geri kalmayayım diye yazıyorum. Çünkü herkes yazar da ben yazmazsam hocam beni sevmez.  Hatta hocam benim varlığımı unutur. Parti başlamış da kapının dışında kalmışım gibi hissederim.

Geldiğim günden beri hem zamandan tasarruf etmek, hem de iyi çalışmış olmak için kaytarma yogamın nefeslerini on altıya çıkartıp, talasan spotitam’ı ekleyip ılınmalara geçiyorum.

Eş dostla seyahat beni zorlayan bir şey. Hem yalnız gezmeyi seviyorum hem de uyum sağlamak adına istediklerimden feragat edemiyorum. Planlarım yalnız kalmaya yönelik oluyor. O zaman siz şuraya giderken ben de şunu yaparım. Siz ögle yemeğinde et yemek istemiyorsanız ayrılalım, akşam bir yerde buluşuruz gibi öneriler sunuyorum sürekli. Bir de hiç çaktırmasam da başkalarının mutluluğundan sorumlu hisseden bir yanım var. Gerilip ters davranabiliyorum.

Bugünlük bu kadar sanghamou. Yarın görüşürüz