ASLI SU – Sanga’mın Işıkla Dansı

Bu sabah ağlarımız birbirine yine bambaşka mekanlardan birbirine bağlanırken, kıymeti harlanan sevgimizi derinlerinde muhafaza eden ve her daim sevmeleri seçen sangamı kucakladım yeniden.

Sangacak Şirince’de kavuşmamızın ardından, bugün gönül rahatlığıyla udiyana banda ile de hasretleşebildim. Shadow yoga sisteminin biz kadınlara özenle aktardığı kırmızının tonlarından çalan renkli günlerin gerekliliklerini, Tiyatro Medresesi kampımızda da Defne Hoca’mız hassasiyetle bizlere hatırlatmaya devam ediyordu. Beş ders boyunca sınıfımı kenarda oturarak pür dikkat izler, Hoca’mızın her birimize ayrı ayrı yönlendirdiği direktiflerinin nüanslarını dinlerken, sınıfımla yanyana yoga yapıyor olsam belki de fark edemeyeceğim neler neler öğreniyorum. Altıncı dersimize kırmızı çadırı toplayıp Medrese’de sınıfımla yogaya kavuşuyorum kavuşmasına da yine temkinliyim, öyle herşeyin içine hoooop dalamıyorum. Hoca’mız bizden de temkinli, hatırlatmalarını üzerimizden eksik etmiyor. Bu döngüde ay dolunaya doğru evrilirken, son dersimize hanumanasana’ya heves etmişken, yeniden kalınlaşmaya başlayan rahim duvarım bu ateş üreten asana ile şaşırıp da incelmesin diye, ‘bir gün sonra’ uyarısını almaktan hemen hoşnut oluveriyor ve samakonasa’da bekleşiveriyorum.

Sangam hareket ederken durmakta zorlanıyor, ama bütünün dansını fark edince büyüleniyor ve dinginleşiyorum. Derslerimizin sonuna doğru hareket artık şeklen durduğunda, hele de içinde olmaktan çok hoşlandığımız yoga salonumuzun ışık oyunları sahne aldığında, her anın görüntüsü sonsuzluğa kaydoluveriyor. Her birimizin üzerine büyüsüyle yansıyan ve bütünlüğümüze hikayeler yazmaya pencerelerden sızan ışığın bulutlarla oyunbaz danslarını hayranlıkla izliyorum. Sangamı öpen ışığın manzarasının güzelliğini zihnime fotoğraflıyorum.

sanga ışıkla dans.örümcek ağ bokeh

ASLI SU – Pazar Postası

Sevgili Sanghamou

Bugün yogamın hemen ardından günün de doğumunu izlemek, gün odayı aydınlatırken rüzgarın yağmur damlalarıyla, damlaların ağaçlarla buluşmasını seyretmek istedim. Aşvata’da kollarımın dansı ezanla buluşmuş, ezanın makamıyla yağmurun şarkısı bütünleşmiş, günün ilk ışıkları iç alana sızacak köşe bucak kollarken, ezanın üzerine bir yarım saat geçmişti bile..gün doğumunu seyreylemeye yetişebilir miydim! Yok yetişemedim.

Yogam aceleye gelsin hiç bir zaman istemedim, bugün de olduğu gibi. Ancak yetişilecek birşeyin fikrini zihinle de buluşturmuştum bir kere. Yoganın tadına varmak daha ağır basmış olsa da oturuşların sonunda ılımalara geçesim gelmedi, diledim hoop perde kendiliğinden kalksa benim gözler gün doğumuna ağaçlarla buluşsa.

Ne dinledik, ne izledik ne besledik birbirimizi bu ağaçlarla da yine de doyamamışım. Hem de öyle heybetli de değiller hani, derinleşebilecekleri bir toprakta yaşamıyorlar, topraklarının besin içeriği de pek çeşitli değil ve ihtiyaçlarıyla örtüşmüyor kanımca, dolayısıyla da kısmen cılızlar. Elleriyle tutuşabilirsiniz, kollarından beslenebilirsiniz az biraz, hem de ne sunsalar şifası lezzeti bereketi potansiyelinin de üzerinde, ama sarılınılacak bir gövde büyütme şansları yok bu toprakta. Belki de aynen benim de kök salamadığım, derinleşecek alan açamadığım, kendimi besleyemediğim toprakta yaşayışım gibi. Güçlenebilecekleri beslenebilecekleri topraklara kendilerini taşıyamamış bu sevgili ağaçlar, bu sabah Emei QiGong’a gönül vermiş Çin astrolojisi de çalışmış bir dostumun zamanında bana dediği bedensel elementlere ilişkin cümleleri hatırlatıyorlar.

Her insan doğum tarihi ile getirdiği doğum öncesi ve doğum sonrası 5 element enerjilerinin birleşiminden oluşan bir programa sahipmiş. Kaderin 4 sütunu denilen doğum yılı, ayı, günü ve saatimizin her biri için iki elementten oluşan bir tablo hazırlanabiliyormuş. Bu sütunlarda gizli bilgilere göre ise kişinin sağlığı, zekâsı, karakteri, zenginliği, duygusal durumu gibi yaşama dair her şey bu element enerjilerinin aşırı güçlü ya da zayıf oluşundan kaynaklanırmış. Bu elementlerin alaşımı ile yaşamda bazı kişiler insan ilişkilerinde sıkıntı yaşarken, bazı kişiler sürekli hastalıklarla mücadele eder, bazı kişiler de maddi sıkıntılarla uğraşabilirmiş. Bu elementleri pratiklerimizle dengeleyebildiğimiz gibi; dengeleyen element hayatımızda sürekli tekrarlayan, bir türlü aşamadığımız bu tür sorunları çözmemize yardım ederek yaşamımızı her yönden geliştirirmiş.

İşte sevgili Aynur (Aynur Mutlu) bana ağaç elementi olduğumu, destekleyen elementimin de yine ağaç olup ve eksikliğinden muzdarip olup da dengeleneceğim elementimin ise su olduğu bilgisini paylaşmıştı, meçhul sabah saatlerine denk gelen doğum zamanıma rağmen (Doğumgünüme uyanacağım geceye uykuya yatarken, doğum saatimde gözlerimi açmayı dilemiş, uyandığım saati de doğum saatim bellemiştim). İsmim Su ise tamamen güdüsel, bana bu bilgiler ulaşmadan evvel buluştuk onunla. Neden su diye sorsanız, size her gün başka bir hikaye aktarabilirim ama, düşünülmeden bir karar verilmeden geldi ve hemen kaynaştık. Aslım oymuş meğer.

Çin Astrolojisine göre bir ağaç oluşuma ise gelince, öyle heybetlisinden de değilmişim;) Yaşamda başarılı olmamı kolaylaştıran pek çok özelliğe sahip olup da; diğer elementlere göre daha şanslı olmama rağmen, zayıf bir ağaç olduğumdan çaba elzemmiş. Deneyimlediklerimle de çelişmeyen geçmişe ve geleceğe dair daha pek çok bilgi de var tabii: Yoğunlukta yüzdüğüm duygulardan, sağlıksal özgeçmişimden, otoritelere başkaldırışlara kadar misal. Gerçi batı astrolojisi okulunun heyecanlı öğrencisi bir dostum da bambaşka bir pencereden de anlatıvermişti bana benden öte bir beni, az’ımla çok’umla. O ise elementsel olarak baskın ötesi bir su olduğum konusunda kararlı, kendimi ait hissettiğim gibi.

Sevgili Sanghamou,

Bugün canlı mı canlı ve hiiiç acelesi yokmuşcasına bedenime kurulan kırmızı çadırımın ertesi, en güvenlisinden bir yoga gününde Pazar postası çıkıverdi size, hem de tabii size ne yazıyorsam kendime. Aslında çekirdek Sangha’m coşan canlarıyla Leros’ta da bir birlikteliği tamamlamışken meğer bana da benden öte can katmışsınız. 25 Eylül’de öyle yazmışım. Bugünün postasına ek baskıya giriversin.

25 Eylül – Şirince öncesi serimiz ile yogama dönüşüme bedenimi germeden geçmek istemiştim. Germek kelimesini seçmiş olmam tam da yerine oturmuştu.

Henüz tam da kavrayamadığım bir cümlede dolanıyordu yüreğim o ay, Hintli mistik sanatçı Tagore’un demiş olduğu:

Kemanın yayları akorlanırken, gerilmenin acısını hisseder, ama bir kere akorlandı mı neden gerildiğini bilir. (‘When the string of the violin was being tuned it felt the pain of being stretched, but once it was tuned then it knew why it was stretched’.)

İnsan ruhunda da bu böyledir. Ruh acı, eziyet ve dertleri yaşarken; hayatı bunlar olmadan yaşasa herşeyin nasıl da daha iyi olacağını düşünür. Fakat bir kere bunların doruğuna erdi mi, geriye dönüp de bir baktı mı, tüm bunların anlamını idrak etmeye başlar: Tüm bunlar sadece ruhu belirli bir ses ayarına akorlamak içindir. (So it is with the human soul. While the soul goes through pain, torture, and trouble it thinks that it would have been much better if it had gone through life without it. But once it reaches the culmination of it then, when it looks back, it begins to realize why all this was meant: it was only meant to tune the soul to a certain pitch.)

Acı olmadan, büyük müzisyenler, şairler, hayalperestler, düşünürler varıp da dünyayı yerinden oynattıkları düzeye varmış olamazlardı. Eğer hayatlarında sadece neşe olsaydı, hayatın derinliklerine dokunmuş olamazlardı. (Without pain, the great musicians and poets and dreamers and thinkers would not have reached that stage which they reached and from which moved the world. If they always had joy, they would not have touched the depths of life.)

İşte o gün, ilk defa Kurmastana ait olduğum bir yerdi, 8’in ötesine de artık kaçtı bilmediğim kadar gitmiştim. Eşikten geçeceğim diye nefesleri saya saya sabrettiğim, her nefeste eşikten birdir bir oynarcasına ha gayret atladığım yer değildi. Kurmastana’da kalbimden kulağıma fırlamaya her daim meyilli iç tansiyonum davullar zurnalar karnavallarla ziyaret etmemişti beni o gün. Bu sukünet de neyin nesiydi! Sırrı neydi? Oda aynı odaydı, beni irrite eden dışsallıklardan arınmış bir mekan olması mıydı? Yoksa tedavi sürecine olumlu yanıt vermiş babama dair hissettiğim huzur, kendime dair hissettiğim huzursuzlukları özgürlüğe mi uçurmuştu? Yada sadece ve sadece ara verdiğim yogama kavuşmanın aidiyeti?

Evet arayı açmıştım. Ayarı baykuşa kaçmış uyku düzenim, gün doğumu saatleri rüyalarımda yaşadığımı sandığım ötelenmiş yaşanmamışlıklardan kopamayışım. 5 gün evvel kendimi Yeniay ile hizaya alacakken, tam da o vakit yumurtlayışım.

Çok şükür o gün kendimle ve sizlerle kavuşmalara dönmüştüm. Samapada’da niyete kuvvet ve kudret dilemiştim.

Bu buluşma kavuşma günümde, Virastana’ya geçmeden evvel iki ayak yanyana dikildiğim bir yerlerde, sağ bacağım bir benim içeriden hissedeceğim şekilde zangır zangır dalgalanmıştı. Farklı bir titreyişti bu, Uttanasana’ya eğilmede varlığını iyice teyitleyebildiğim bir titreşim. Titreşirken sanki bir yandan da iki ucunun arasındaki kalın ip sarmallarının direnciyle güçleniyordu bu uzvum.

Varlığına ve sizinle kavuşmanın güzelliğine minnetle Sanghamou.

Sevgiyle…

Aralık 2016 ders tahtamızdan Cin Ali/Ayşe Yogi/ni’yi hatırladınız mı sevgili Sınıf’ım:)

IMG_6379

ASLI SU – Güneş’in Günü Pazar Yogası

Yogama başladığımda güneş çoktan doğmuş serçeler zaten cıvıldamaya başlamış, guguk kuşları da arada konuşuyorlardı. Geceden 1 saatlik daha uykunun artısı eksisi hesaplarıyla kurduğum alarmın üzerine sabah 1 saat daha hediye ederek ancak 7’ye çeyrek kala uyanmayı başarmıştım.

Banyoda içsel seslerim, pazar pazar uyku mu yoga mı pazarlığına devam ediyordu, kimbilir belki de pazar kelimesi bana hala tatili çağrıştırıyor. Ama zaten artık çok geçti, bu saatten sonra uykunun ne mümkünlüğü ne de bana şifası vardı. Ayaklanmamla, sakroilyak eklemler hattını kalçaya doğru öyle yoğun hissediyordum ki, çok şükür ki yoga pratiğim ertesi onlar da benim mızmız modumdan silkelendi, ne diye bizi de uyandırdın diye sitem etmekten vazgeçti.

Bugün de Udiyana’sızım, malzemeleri hazırlamış 2 gün önce gözümü daha açmadan hah işte o gün bugün demiştim de henüz kırmızı çadırımı kamp alanına kuramamıştım. Bekleyişte Udiyana’sızlıktan muzdaribim de, çadır alanından ne yüzmeye ne yogaya çıkılamıyor ya, bir de ben ilk günümde sessizlik oyunu oynamaya kendimi pek alıştırdım, bugünlerde de ‘müsadenizle benim sessizlik günüm bugün’ yuvama çekiliveriyorum diyemeyeceğimden, bir sınırlılık hali daha ekleyebilir miyim bugünlere de bilemediğimden, olmasa da oluversin kafasına kayıyor olabilirim.

Eveet, şimdi çadırsal dönem konusuna çökmeden, kulacımı günün yoga pratiği yönüme atıp ufaktan bitiriyorum. Çakri’ye dönmeye başladığımda, Aşvata’ya çöktüm dönmesine dönüyorum da saat yönü son dönüşte sol kalça eklemlerinden birine, kalça ve bacağın birleşimi, bir yerde nasıl becerdiysem birşeyler bindiriyorum. Oradan bir uyarı aldım sanıyorum, çünkü kafamın içinde dün gecenin uykuya az kala abladan son damla telefon mesajlarıyla, onunla içsel tartışmalarla döne döne ilerliyordum, neyseki savaşçıyla da hem kafadaki tartışmadan hem o bölgedeki çakışmadan toparlanıveriyorum. Yazmayı bitirivereceğim ama yogam burada bitmedi. Bugün güneşin günü SunDay idi, sağ bacak altta padmasanayla da az buçuk daha bir uyumluyduk, günlerimiz de herşeye herkese uyumlarla aksın güneşin tadı baldan çalsın.

Sevgimle

P.S. saymalara doyamadım, daha sizinle hayatımın ilk 28’ini tamamladım ya..saymaya da devam ediyorum. Bir de alışkanlık olmuş, aktif meditasyonlarda 40’a kulaç atardık evvel (hem mecazi anlamda hem de hakikaten Sadhana’lardan büyülü birinde bağdaşı kurup denize doğru karada kulaç atmışlığım da vardır). Kahveyi bırakırken sonra da şampuana mesafe alırken de 21 sayısından yürümüştüm. Hayatıma kattıklarıyla, hem de sizinle birlikte, bir kutsal sayım daha oldu diye sevinçliyim. Kendisini de tanış olur olmaz seviverdim.

denize doğru uyku.jpg

ASLI SU – Kaza Yogası

Dün şafak yogama hazırlanırken, bir insanın yogaya heyecan duygusunu tanımlayan bir self-portre çalışabilirdim (mealen heyecanımı kayıtlamak üzere kısaca bir selfie patlatabilirdim diyelim;), bugünse bir kalıbı (evet belki kayadan olanlardan değil ama) damla damla hem de farkında olmadan aşındırdırıp da farklıyı, farklı ve bir güzelliği daha başka bir özelinden tatmanın sakinliği ile Sankatasana’da diriştimle kollarıma dalmış gitmişim. Evet Fatoş evet, oluyor o dalışlardan bende de..bknz Fatma Şafak 28 Temmuz yazısı🙂

28 Günde Devri Alem yogamızda heyecanlı ama beklentisizmişim!..ki araçsallaştırmalar ve bir buğdayla 3 kuş öpmeler (anladınız siz onu sevgili Sangha değil mi, bir taşla 3 kuş … yani) alışkanlığım olup genellikle de öylesini tercih etmişimdir.

Günleri sayarken 24. gün kendimce haklı sebebimle o günü ”ayda bir olabilir yahu, hayat bu” diyerekten çok şükür ki karalar bağlamayaraktan pas geçmiştim. Kaçak bir güne evrileceğini bilemeyerekten 23. günümün yani YeniAy günümüzün absürd gece saatlerine dek fırıncılık mesaisine soyunmuş; hamura daha yeni dokunmuş ben hayatımın ilk ekmeğini pişirmiştim. (Hem de tüm sevdiklerimi içim rahat rahat besleyebileceğim türünden, maksat da oydu aslında ya, yoksa fırınla ilişkim en fazlasından kolayından sebzeyi fırına verlik olmuştur, uzunundan yemek pişirmelik zamanlara da hiiiç kıyamam. O süreler zarfında kaç kitap okunur, kaç kulaç atılır, yada kaç çocuk öpe koklaya sevilir falan gibisinden). İşte ertesi güne de ne uykusuz omurgamda, ne de hamuru ”ha gayret olacak” modda yoğururken kendileri yoğrulmuş kollarımdan hal çıkaramayacağıma karar vermiş kaçak vermiştim. O bağlamda, bugün de kaza yogalı günüm oluyor.

Dün gök yardımcı olmuştu bana, haz aldığım seslerle uyanmış süzülerekten kalkmıştım. Bugün ise, o pek sevdiğim yogikinden hafifinden mantralı caz melodili alarmı bile duyar duymaz, derin bir uykudan kaldırılmışlık ve rüyadan kopuşla kalp atışlarımla uyanmaya uyumlanamıyordum.

Hoop! Zihmine bir kelime düşüyor: Kosova. Ne Kosova’sı yahu! Bu da nereden çıktı?

Evet, ya dün gecenin körü uykuya çekilmeden evvel bir hata etmiş, daily-digest e-postalarıma bakmış, Kosovo misyonundan hemen gitmelik bir yıllık bir davet mektubu okumuştum, iş için. Anlaşılan, bir Cuma ofis mesaisi bitmeye bir dakika kala birisi e-mektubun gönder tuşuna basıvermişti, onu okumakta bana uykuya bir kalaya nasip olmuştu.

– Kosova’ya gitmek mi! Ben yataktan çıkıp daha banyoya geçemiyorum, oraya nasıl gideceğim.

– Hemen şimdi değil!

– Tamam. Önce bir uyan, sonsuzluğa bağ kurduğun..şafak mührünü vurduğun..büyüsüne kapıldığın..kendini teslim ettiğin yoganı yap hele bir, nereye akacaksan, hayat sana ne getirecekse olur en misinden..bir kalk da sen haydi can, bakarız.

– Aa..ezan sesi mi bu? Yoksa biri şarkı mı söylüyor uzaktan uzaktan. Evet ezan, saat 4.50. Hemen ardından bizim köyden tok güçlü bir sesten de ezan şarkıları okunmaya başlıyor. Nasıl da artık duymaz olmuşum meğer ben bu sesleri rüyadan rüyaya zıplar derin mi derin uyurken, kendime şaşıyorum.

Dünden, yoga yapılacak mekanı aydınlatma meselesine de az buçuk hakimim. Mumları yakmalara girişmiyorum, söndürdüğümdeki keskin koku fazla geliyor. En hafifinden lamba yetsin, hatta fazla bile, zaten gün ağarmaya meyilli. Dün yarım saat daha evvelinden uyanıktım ve gökyüzü yağmur bulutlarıyla kaplıydı, o yüzden Gayrettepe metro istasyonu Karanlık Yogası hattına düşmüştüm ya! Bugün başka. Şafak yogası ışıksal matematiği keşfinde, evveline ertesine adapte olmaya ikinci günüm.

Gözler bende daha bir aktif galiba (tabii burundan sonra), ilk shadow yogalarımda gözlerimi diriştilemeye açmaya, kendi başıma yogalarımda da dışarıya kapamaya komutlamam gerektiği oldu. Bugün ise kulaklardan antenleri açmışım. Anilasana’ya iniyorum, horozların günaydınlarını da dinleyerekten. Hat karışıyor ve Suchi’ye kayıvermektense Uttanasana’dan açılıp yukarı çıkıyorum, temsili bir Anilasana’ya daha giriyor oradan sıradan yürüyorum.

Çök kalklarda benim kalpten kulak dümbede dümbede tıs davul çalıyor. Civa Çalana’da çok da uzaktan değil hani, kulağıma dışarılardan bildiğimiz ateş sesleri ulaşıyor, duymamak mümkün değil. Acaba hala uyuyorum da rüyamdan sesler mi bunlar!

Bu sefer takiben Kurmastana’da benim içsel ateş sahnede dümbede dümbede, bu esnada nefesim ve dümbede gümgümler yarışmaktalar, ben 8 eşiğini tamamlama yolunda üst bacaklardan yana yana burundan kulaklardan buharı sala sala. Arda Mandala’yla..tıs..molaya geçiş, içsel orkestradan bir selam, içsel/dışsal(?) gözlemci ‘kendimden öte dursa ya bir benden’ hızlıca bir alkış. Bhadrastana’da kalpten uvertürden melodileri şimdi nefesim devr almışcasına, titrek titrek birşeyler mırıldanıyor, evet ya nefesim mum alevi misali titriyor.

Indrastana ile kucaklaşıyoruz, Vajrastana’yı atladığıma ayılıp ardına onu koymadan edemiyorum. Azıcık da meraktayım, dün hayretler içinde ha gayret çıkardığım Vajrastana’da acep bugün benim topuklarla neler edeceğiz, neyse ki bugün yeniden pek güzeliz.

Vahni’ye inmeden, uzaktan köpek sürüleri bağırışmalarını hakikaten abarttılar. O kopuşumu fırsat bilip, yakınımdaki lambaya kapamaya dokunuveriyorum.

Ben de sayı pazarlığı yaparmışım meğer, 8 mi 7’mi! Zaman da var. Uğurlu saydığım 7 iyidir demiştim halbuki; ancak kendimi herşeyi 8’lerken buluyorum.

Mangala Namaskara’da kayarken aklım da Kosova’ya kayıyor yeniden. Ah hep Udiyana’sızlıktan bunlar!!! diye kanaat getiriyorum. Kendimi küçük bir kentin, farklı renklerinden etnik gruplarından insanlarıyla birlikte çalışırken, hiçbir taraf olmayan ben halimle hayal ediyorum, bir uçak bir el uzatmalık mesafede gerçek kılabileceğim o hayale içimden ılık bir su dalgası akıtıveriyorum.

Sevgili Pınar’a ucundan dillendirmiştim. Bahar ertesi çalışmaya neredeyse Fiji’ye yola düşecektim. İstanbul..sangham..en azından bu yıl da burada sizlerle hocamla olmam gerektiğini hissediyorum, kopmamam gerektiğine inanıyorum, hem Defne Hoca’mız da önümüzdeki sonbahar dönemi başlangıç seviyesi kursu açmayarak bizlerle daha da derinleşerek, enerjisini bize yoğunlaştırarak çalışabilmek istiyor (bu kararı ister istemez bence bizim ruhumuzu okşuyor), e ben de İstanbul’da olabileceğim bir hayat planı kurmayı deneyeceğim çerçevesinde birşeyler demiştim.

Daha 1 ay olmadan evvel, İstanbul yollarını araştırmaya başlayan ben, şaşırtan sürprizlerin ardından halbuki daha da yeni karar vermiştim, bu yılı sanki bir omuz bir can olmaya Bursa’da hayatın getirdiklerine rıza verdiklerimle/geldiklerimle, yoga derslerime işallah en kolayından gitmeli gelmeli geçireceğim.(Ah bir de dersler gün aşırı değil de ardıl günler olsa biz İstanbul dışından gelenlere sanki tadından yenmeyecek. Mevcut ders nizamının vardır elbet elzem bir sebebi.) Umarım bir dram çeşidini kendime günlük konu seçmedim. Her ne olursa olsun nerede olursam olayım beslerim ya ben de kendimi, yereli küreseli metropolü olur zamanı gelince elbet.

Hem buradan bir başıma eşelendiğim derin kuyu keşiflerinden silkinmiş, içsel keşiflere canlana canlana devam edebilmiştim. Adım atma kapasitesi istemiştim hayattan, Defne Hoca’ma ve Shadow Yoga’ya güvenmiştim. İstek ve güven bileşmiş, bana can verdiği gibi yeni yollar da çizermiş.

Paşimottasana’da batıya kapanırken, şu an keskin keskin evet yada hayır demektense kendime, yada ancak iki opsiyonlu görünen güdük skalada zigsaglamaktansa, en azından 2-3 günü karar aşamasında nötr kalabilmeye kendime sükuneti sunmalıyım diyorum. Nasıl olacak bilemiyorum ama sessizlik diliyorum.

Evet her seçim bir vazgeçiş, her kapanan kapı ona bakakalmazsak açılan başka kapılar kimbilir ne olasılıklar ne fırsatlar. Bir sizinle paylaşabileceğimi hissettiğim gelgitlerim bunlar. Bir de galiba açılıp saçılmaya paylaşmaya manevi kızkardeşlerimin Ağustos’la Türkiye’ye konmasını 44 göz bekliyorum.

Samapada.  İlahi güzelliklerin akmaya devam etmesini diliyorum.

P.S. Dünden ilk gün doğumu yogamı sizinle paylaşmanın tadının yanında bir kendime sakladığımı fark ediyorum. Bu ilke heyecanımı, deneyimin bendeki kıymetini, gözlerimdeki parıltısını hissedeceklerine güvenerekten, sahil kenarında dalgaları dinlemeye yer açtığımız bir zaman diliminde çok sevgili bir çift olan komşularıma da ucundan parıl parıl dökülüveriyorum.

ASLI SU – Başka Bir Kutsal Cuma

4 gibi gök’ten seslerle uyanmaya başlamış olmalıyım. Göğün hem ışığı hem sesleriyle..çakmak çakmak. Müthiş haz aldığım sesler bunlar, seslerin içine iyice yerleşiyorum. Yarı uyur yarı uyanığım. Gözler hemen hemen kapalı banyoya. Akşam çat kapı gelebilir misafirin tatlı aşerme sinyallerine teslim, belki yılda birkaç kez ağzıma değen süte bir de kakao keyfi yapmıştım, sanki o süt gelmiş midemden ağzıma geri yapışmış. Dilimi sıyırıyorum, yetmiyor, dişlerimi fırçalamadan uykuya dönemem. O sırada jeton düşüyor. Şafak vakti yogası, saat muhteşem.

Gaza basıyorum. Heyecanlanıyorum. Sanki birazdan yoga dersimiz var, ona doğru bir heyecan. Aramızdaki bağın sonsuzluğa mühürleneceğini hissediyorum.

Akşam kapı pencere kaçak noktalardan yuvamı su basmanın eşiğinden kurtarmıştım da, cam çerçeve açamadığımdan gece bedenimi basan neme engel olamamışım. Ensemi de hafiften ıslatıp ferahlatıyorum.

Gök sakinlemiş yağmur durmuş, horozlar ötmeye başladılar.

Ortam karanlık. Ne yapmalı? Doğal olarak derslerimize sınıfta ışıklar açık başlıyorduk, sonra gün doğunca biz kendimizi kaybetmiş, hocamızın sesiyle bir olmuşken, sevgili Pınar stüdyo ışıklarımızı kapatıveriyordu muhtemel. Tepemde yapay ışık istemediğime karar veriyor, minik mumlar yakıyor selama duruyorum.

Ayna yok tamam ama kabak gibi ben ve gölgem bir aradayız. Gölgemin de bir yansımam olduğuna kanaat getirip mumların yerini değişiyorum.

Doğan güneşin ilk ışıklarını almaya, hafifinden aydınlığı içeri alan perdeler şimdi tamamen açık. Ta öteden sokak bir lambasının ışığı gözüme takılıyor.

5.10’da ancak selama duruyorum.

Vajrastana’da standarttan sapma yaşıyorum. 28 gün yogamız boyunca, Vajrastana’larım öylesine sağlam dengeli ve güçlü ki..Hoca’mız ne demişse harfi harfiyen oluyor. E peki şimdi olan da nesi? Deneme bir..iki..üç, parmaklarımın ucuna yükselemiyorum, topuklarımı yerden havalandıramıyorum. Karanlıkta kaldığımı ve ışık referansımın çok az oluşu ile dengemi bulamadığımı fark ediyorum. Karanlıkta Yoga deneyimim aklıma geliyor. O zamanki gibi de gönül gözüm bayrağı devr alır mı? Hafiften loşundan ışık yayan başucu lambasını açmak zorunda kalıyorum, takip eden Vajrastana’yı sağlam çıkarıyorum.

Udiyana’sızım..yola çıkmasını beklediğim regl’iye hem davet hem saygı.

Anilasana’ya indim, Khaki çekerken mutlak sessizliğin içinden bir araba motoru sesi kulağımı yırtarcasına kendini fark ettiriyor. Bu saatte buralardan kim yollara düşüyor!

Vaişaka sonraki parantezden Ardha Mandala’msı çök kalklarla, benim kalp bana sağ kulaktan dümbede dümbede davulunu vurmaya başlıyor. İkinci varyasyon çök kalklarda sesi kesiliveriyor.

Kurmastana eşiği çok şükür tamam, kendime eşikte çuvallamama sözü bile vermiştim. Yine de ardından gelen Ardha Mandala nasssıl da tatlı geliyor. Çünkü Kurmastana’da geri dönmeye karar verip de bana kalpten maniler söyleyen Ramazan davulcusuna evrilmiş sağ kulağımın ritmi burada duruluyor.

Indrastana’nın en sonundaki sol kol üstte öne katlanmada hiç zorlanmadan ellerimin kenetlendiğini fark ediyorum. Milim milim açılmışmışım da oradaki yoldan sessizce cm’lik yollar almışım meğer.

Bugün sayım 8. Ne de olsa gün uyanmadan uyandım yogama başladım ya, o saniyeler dakikalar, günlerin bereketini taşıyor.

At Parantezi Aşvata’da kolların dansında, kollarım sanki bir su baloncuğunun içinde süzülüyor, ağırlıkları yok olmuş, parmaklarımdan planktonlar misali ışık süzmeleri akıyor. Bu kol varyasyonları öyle bir acayibinden güzel.

Skandasana’da geçişlerde bile yere yakınlığımı koruyorum, kendimi baya baya örümcek sanıyorum, ne de olsa sağım solum örümcek, onlardan da birşeyler kapmış olmalıyım.

Güneşe selama başlarken saate gözümü kayırıveriyorum, 5.57, oh mis. Güneş 5.51 diyor yerel takvim.

Güneşi selamlamaya başladığım gibi kuşlar da ötmeye başlıyor, yada evvelden başlamışlar da ben daha yeni mi duyuyorum emin olamıyorum.

Hanuman’da ilk defa, ama sadece bir tarafta (sol bacak ön) gövdem göğe uzuyor, gözlerim yüceden bir yerlere bakıyor. Hanuman sağ, gövdem zar zor ancak ellerle itekleye itekleye düzleşiyor.

Mayurasana’da gövdemi iteklemeden kaldırıyorum, bu da benden bir ilk.

Ati Kranta’da hızlı akıyor, üst bacaklarım yana yana popoyu-heyo artık yere süründürmeden-Lolasana kaydırağından öne doğru yolculuyorum.

Ardından Prelüd Sonu asanalarımıza değil de, asana sonu bölüme Navasana Botuma binmişim de nerelere açılmışım. Navasana’yı popo üzeri bir yumurta halinde tamamlıyorum, bacaklarıma doya doya sarılaraktan. Bir de denizde mini bir Şavasana’ya kendimi bırakmışım. Asanaları tamamlayıp da batıya bakan kapanışımı yapar yapmaz bir şeylerde farklı akışta olduğumu ancak idrak ediyorum.

Bugün Cuma, Ay’ın günü ya sol ayak alttan Padmasana’lanacağıma seviniyorum, diğer türlüsü ayak bilek üstlerimden çok canımı yakıyor çünkü, içinde hala pek kalamıyorum derken bugün kalıveriyorum.

Om Namo Şivayame..Yaşasın Yaşayayan’ıma..Yaşayan’la göz göze geliyoruz.

Isınmalara geçmeden yukarıdan uyanma tıkırtısı geliyor, sigaracı kaçak bahçeye çıkacak, yogamın o huşu içindeki sonunda en uzağında olmak istediğim koku olduğundan, bitiriş selamımı da verdiğime göre artık, dikey düzlem kapladığım alandan sıyrılıyor camı kapıyorum.

Saat hemen hemen 7. Nasıl yani..Şavasana’da uyumuş olabilir miyim ki! Gerçi sağ sakro ilyak eklem, derinden değil de yüzeysel olsa da teslimiyette bir yangın yeriydi, uykuya dalmama geçit vermezdi.

Hiç bitmesin istediğim bir yoga deneyimi. 28. günde şafak yogamla sonsuzluğa bağımızı kurduk kanımca.

8.45 gibi bana bir uyku hali geliyor. 9.30 oldu, artık uykuya direnmiyorum, yarım saatten az biraz kestiriveriyor, yeniden canlanıyor güne minnetle devam ediyorum.

 

YAŞAYAN

ALIVE/YAŞAYAN, Anthony Ellis, Afganistan, 2005

 

 

 

 

 

 

 

ASLI SU – Gün 22: Yazılar Derin Dondurucudan

Sangha-mou;

Size yazıları fırından taze çıkaramadım, hemen hemen her pratiğin ardından yoga kafasıyla yazmaya doğru süzüldüm de siteye aktaramadan günlere aktım. (shadow yoga günlüğüm de vardır benim kalem kağıt ilk günden giriştiğim, e tabii daha çok kendime notlar..heyecanlar..içimde kendime açılan yeni kapılar..)

Bugüne, dün geceden kusma moduna geçmiş, olanı biteni henüz kabullenememeyi seçen aktifinden bağırsaklarımla başladım. Yogam öncesi neredeyse bir bardak suyu yudum yudum devirdim, zira sanıyorum ki çok su kaybetmiştim. Enteresan bir deneyim olabilir deyip merakla yogama selama durdum, sağlıkta kolaylığa dileklerimi uçurdum, pek şükür sakinledik bütündük;) bu parantez için beni affedinizzz, yakınlığımıza veriniz.

Sanırım shadow yoga görselleriyle e-sörf etkisi, Navasana ertesi girişimsel bir poza durdum, Paşimottanasana’nın eller ayaklar havaya versiyonu, bu da nereden çıktı diye şaşırdım, zamanı gelene dek bir daha yeltenmeyeyim diye de kendime sözümü veriverdim.

Lokum tadında keşifler ve birlikteliklerle geçen son 3 gününüzün haberlerini Özgür kuş uçurdu sağolsun, shadow yogalı huşu ertesi kollektif neşenizle ben de neşemi buldum.

Bendeki 28’lik döngü, kendi ay takvimime uyumlu oldu bu seferlik, güvenle udiyanalı yogalanabileceğim bir günle başlamış idim, bu sebeple sizi de bir çeyreklik geriden takip etmekteyim. 28’ler devam etsin emi! Nefeslerimizle yollara çıkarmayı keşfettiğimiz yelkenli bedenlerimiz gibi, hayatlarımız da en mis-inden başlangıçlara yelken açmış olsun, yaşamanın tadı daha da bir güzel olsun.

ASLI SU – Gün 19: Mandukasana’ya Ağıt

Dünden (dün bir 18 Temmuz) telafi uykusuna ihtiyacımla kendi kendime makul bir saatte uyanamayacağımı tahmin ederekten telefonun alarmını kurmuş, yataktan çıkmak için onun sesini bekler mişim meğer. Ancak o bana şarkısını söyleyemeden gece enerjisi bitmiş, halbuki kapattığımda daha %12’lik şarjı da var iken.

Sürekli temasta olduğumuz elektronik aletlerin, kendi bedenlerimizin uzantısı olduğuna inanır, telefonum şarjını beklenmedik bir hızla tüketirse eğer, onu şarj ederken kendimi de daha bir özenle şarj edecek hallere davet ederim. Bu inancımla bağlantılı bilgiyi Hay House yayınlarından okumuş/dinlemiş olmalıyım, muhtemelen de sevgili Louise L.Hay’den. Kendimiz ve arabamız arası ilişkiden bahsediyordu Louise, arabamızdaki herhangi bir arızanın kendi hayatımızın akışıyla olan bağlantısından. Kendi özelimde bu bağlantıyı bisikletimle kurabilirdim belki ama o da artık günlük hayatımda yok, o yüzden de her gün temasta olduğum bilgisayar, telefon, belki de yuvam alarm verdiğinde, bir de o pencereden bakmayı alışkanlık edindim kendime.

Sabahın binbirçeşit seslerinin uyanma faslını da yaşamıştım aslında ama ayılma faslına bir türlü girememişim. Gökkuşağından da renkli bir rüyadan diğerine gezindiğim sabah ve gündüz uykularımı takiben gözlerimi nihai açıp da odanın bambaşka bir ucundaki minnak saatle buluştuğumda 2.55’i (amanınnn!!olamaz!!olmuş bile!) görür görmez yataktan yay gibi fırladım. Kafada hemencecik yoga zamanım ve yanında gün içinde tamamlanacaklar listemi taradım. Yogaya zaman sözde yoktu, sıcak mı sıcak hava olsun varsındı ama susuzluk tavan yapmıştı, dişlerimi fırçalarken Alper’in 28GünYoga yazılarından kaytarma yogası zihmine düştü, selama durduğumda da Defne Hoca’mızın yoga ertesi kurumsal hayatlarına yetişen sınıf arkadaşlarımıza önerdiği seç beğen al kısa versiyon seriler. Dünden gün içi yolculukları ve mini maratonları hesaba katarak, topraklanmaya, yere daha sıkıca basmaya, vatasal dengelenmeye odaklı ağırından bir kısa seri kurgulayıp selama durdum. Yogalanmaya geçişle çoğu tükenmiş günün yapılacaklar listesi sanki teker teker silinivermiş, hele de yoga pratiğimde hareketlerde az tekrar ama daha uzun nefeslerle kalacağımı kendime beyan/niyet etmişken, bir de üzerine parantezleri atla-ya-madan ilerliyor, hem de Şirince serimizden yürüyorum. Şirince Sonrası Balakrama Serimiz (Ş.S.S.) ile başlayıp, Sarpastana’yı uçurup meditatif son bölüme gelene kadar Şirince Öncesi (Ş.Ö.) Balakrama Serimiz’e bağlanmıştım. Zamansal kesintinin yanında yeni serimizde şutladığımız Mandukasana’ya hasret, dünden etüt dersimizin güzelliklerinin hücrelerimde dolanmasının yanında, bir de kurbağa ile yeniden kavuşmuş onunla özlem gideriyordum. Sözde ‘kısa’ olacak pratiğim, neredeyse 1 saati bulmuştu.

Evet ya, en basit asana Mandukasana ile aramda özel bir bağ vardı. Galiba genel olarak kurbağalarla da. O da su canlısı sayılır hem. Küçük kızkardeşimle tanıştığım gün, kurbağalarla konuştuğuna şahit olmuş ona aşık olmuştum, belki de ona eşlik ediyordum. İlk yüzme dersim abimden kurbağalamaydı. Her su birikintisi ile kavuşmamda o stili de atlamam. Sonra, yogalı hayatımda ilk ev ödevim Kundalini Yoga’dan Kurbağa Kriyasıydı. İşte geçen günlerde Şirince derslerimizden notlarımı tararken (notlardan paylaşma şansı bulduğum bazı sınıf arkadaşlarım bilirler, bilgiye saygıdan mı yoksa içsel kontrolcülükten miii bilinmez, çoğu ders notlarımı bir de bilgisayara geçirirken bulurum kendimi.), onlara bana göre pek gecikmelisinden gözlerim daha yeni dokunmuşken bir de ne göreyim!! ”Mandukasana is out” demiş Hoca’mız. Neredeyse ağıt yakacağım. Kendisiyle ancak Mayurasana debelenmelerim öncesinde ucundan kavuşacağım.

kurbağalarla konuşan kızkardeş.JPG

ASLI SU – Gün 18: Gökten Bereket Sangha’mdan Hediyeler Yağıyor

Bursa’dan İstanbul’da az buçuk uyuyacağım eve ancak 12:30’larda varabiliyorum, hem de Atölye Yeşil’in birkaç ötesindeki apartmanlardan birine. Sabah motorize olmadan duyuları damardan açmadan yoga dersimize geçebileceğim için mutluyum, ve bana evini çat kapı açmış başka bir dosta daha minnettar. Saat 2:30’a doğru yatağa vardığımda yorgun olmakla birlikte sokaktan gelen araba sesleriyle de bir o kadar uyanık, gerçi artık vızır vızır geçenlerin yerine sokakları temizleyen arabaların sesleri daha baskın. Bu şehir sesleri, bana Fındıklı Stüdyo’da bazı şafak öncesi kış derslerimiz haftalarından can arkadaşımın evinden süzüldüğüm sabahları hatırlatıyor. O gün doğumu öncesi saatlerde de, şehir dışı hayattan pek yabancısı olduğum bu konuşkan temizlik arabalarının dibimizden geçişini takip eder, mehter takımı modunda iseler onların sesine sığınıp suyla haşırneşir sesimin onlarınkinden daha sakin oluşuna güvenip minik bir duş alıp öyle çıkardım evden. Defne Hocamız’ın büyüdüğü sokaklardayım, onun uykuya daldığı seslerle tanışıyorum bu gece/sabah. Hoşnutum bu deneyimden.

Rüyalarım dolu dolu. Özgür (Orta 2’lerden Özgür kardeşim) ve çekirdek ailesi; eşi sevgili Özlem canım ve yavrukuş Alaz ile okyanusa kurulmuş devasal bir lunapark’tayız. Rollercoaster’la bir suya bir göğe doğru yol alıyor, sonra da dönen sandalyelerle havada savrulurken arada alt gövdelerimiz suya dalıp çıkıyor. Çocukluğumuzun Erdek sahillerinden başka dostlar da bize katılıyor.

Sanghamla buluşmalı Pınar Hoca’lı bir etüt dersimiz rüyama gelmişti bir Haziran sabahı; o hesap, bu sefer de diğer D.Hoca ile uçsuz bucaksız bir stüdyo’da kamptayım. Defne Hoca’mızın dersinde Kasım 2017 ‘ilk defa’ bizzat Samapada’ya durmadan bir yıl evvel ki rüyamı ballandıra ballandıra aktarmalık bir başka yazıya saklamaktayım;)

Bu rüyaların tadını çıkarmanın sonucu, Atölye Yeşil’e son dakikaya bir kala 6.58 girişi yapıyorum, neyseki Samapada’da sangha’mı yakalıyorum. Pınar ile o minik göz göze selamlaşmamız, onun bir göz kırpışta o içten kalpten hoşgeldin Aslı Su selamı anında tüm bedenime bir huzur yayıyor. Hemen evvelinde hangi ara sınıfı hızlıca bir tarayıvermişim: E Özgür yok, ama Sıtkı da yok, acaba çaktırmadan (nasıl olacaksa;) gözlerimi sola ne kadar esnetsem de muhtemelen göremeyeceğim stüdyonun kolon arkası kısmında mı kaldılar ki? Gelebileceğini beyan etmemişti tamam ama belki günümüzün bir sürprizi daha olurdu ya, Oya da yokk!

Parkelerin yumuşaklığı tadından yenmiyor. Birkaç dakika sonra Burçe yanıma geliveriyor. İlk defa yoga dersinde yanyanayız, bu bana pek güzel geliyor. İlk kutsal 3 aylarımızda sevgili Gülçin’in (Gülçin Özsoy) ayaklarına denk gelirdi benim dirişti, ona da pek mutlu olurdum. Son aya doğru o sessizce gidiverdi, yokluğu hissedilesiydi, biz bir organizma oluvermiş kendimizi yeniden bütünlemeye işte o gün aniden eksilivermiştik. Sonra Fatoş’un ayaklarıyla kavuşan diriştilerimi de pek sevmiştim. Yanıma önüme arkama diriştime artık kim gelse sanki bir kelebek misali sevineceğim.

Sınıfa girer girmez, Pınar ile gözlerimiz kavuşmadan ilk Ali’yi görmüştüm aslında. Onun elementsel dengelenen bedenden akan sulara bulduğu çözüm ile içimden bir ‘Can’ımmm..Can’ımız Ali’ geçivermişti. Uzun pantolon ve pamuklusundan uzun kollu bir t-shirt kuşanmış.

Dersimizin ardından ben pek bir konuşkanım, 2 aylık aranın ardından Hoca’dan öğrenmeye susamış olduğumdan soruları da biriktirmiş halimle (Gerçi bu zaman zarfında hemen hemen her pratikte çoğu soruların cevabı da yavaştan akıyor, tamamen uçtuğunu sandığım kelimeler meğer saklambaç oynarlarmış da iliştikleri gözden ırak köşelerden ortaya çıkıveriyorlardı. Kalan sorularım da Pınar’a kısmetmiş.), ders hiç bitmesin modumda sormalara doyamıyorum.

Çocuklar gibi şeniz. Yağmurun azizliğine tutulmuş Özgür ve ardından Fatma-mou da çaya kahveye bize katılıyorlar, coştukça coşuyoruz. Pancho ve Beatrix’in Tayland’daki stüdyosundan (evet evet Defne Hoca’mızın ilk yogasını yaptığı mekan) tütsülerin kokusunu da katmış yanına hediye. Sohbete doyamasak da çaya kahvaltıya doyaraktan, temiz gıda keşfine çıkıyoruz. Sonra da ben buğday çimi suyu tedariğine muhteşem ötesi Petiçim’e. Bursa’ya dönüş yolculuğum programladığımın dışına taşaraktan ziyadesiyle maraton tadında ve aksamalı akıyor, buğday çimi sularını taze ulaştırmanın huzurunda yatakla kavuşmak daha da bir tatlı geliyor.

etüt ertesi mini sangha selfisi.180717

ASLI SU – Gün 14: Kahramansthana

4.40 ezan okunuyor, ben henüz uykuya dalamadım. Gün ışıkları içeri dalmadan uyumaya niyetliyim ama, çok az zaman kalmış. Omurgayı en azından bir 4 saat uykuya yatırmalı diyor, camı perdeyi kapatıyor, alarmı 8:30’a kuruyor, başucumda satırları yeniden keşfe dizilmiş kitaplarla uykuya kayıyorum. İçimdeki biyolojik saati de kurmuşum meğer, 8.29’da gözümü açıyorum. Yataktan hemen çıkamıyor, zamanında sıkça sığındığım ama uzundur kendisini unuttuğum yatayından çocuk pozumu alıyorum, hani şu ana rahminde kıvrıldıklarımızdan; ancak en son içinde olmak istediğim yer, annesel olduğundan, ve yataktan fırlıyorum.

Bugünün yogasından bir hayır bir güzellik olur mu? diye soruyorum kendime, silkinircesine sabahın ilk rutin dişsel dilsel temizlik işlerini yapıp selama duruyorum. Evet olurmuş sevgili sangha. Size yazabiliyorum ve günü neye nelerle ne niyetle çabalayacağımı hissetmeye çalışarak ve teslimiyetle kapatıyorum!

Yaklaşık 1 haftadır babam doktorlar hastahaneler arası tetkiklerle pinpon topu modunda. Bu ritmi hem doktor hem panik atak modu ablamın hassasiyetine ve modern sağlık sisteminin insanı oyuncak etme potansiyeline yoraraktan, bu hafta sağlığa dair en güzeline odaklanıyor bir yandan da dualarımı ihmal etmiyorum.

Velakin, bu süreçte entellekt gölge elbet iş başında, kendi içimdeki çocuğu hissetmeye başladığımdan beri, onun çocuk da benim radarlarda, ve duygusal kalıplarımızı hep birlikte, mümkünse sevginin her derda deva olacağına inandığım gücüyle aşalım, birlikte iyileşelim istiyorum. Kendimi beslemeden onları hiç besleyemeyeceğimi şükür ki vakti gelince galiba (?) kavrıyorum da, kendimce kendi yolumda akıp, o da isterse katılabileceği mesafede kalıyorum. Benden gölgenin gücü adına, babamın canının bu sefer de başka bir organından çığlık atıyor olması, ve ruhundan mesajların malum rahat-sızlıkla vücut bulmuş olacağını tahmin etmeye alim olmaya gerek yoklar kafasında dolanıyorsam da, bir yandan da zihnimde sessizce herkesin rahatlayacağı güzel haberi duyma provası yapıyorum.

Dün geceyi ablamın telefonu ile tamamlamıştım. Ne olduğunu anlayamadığım tıbbi terminolojilerle dolu ve soru sorma potansiyelimi kesen keskin cümleler, tabii bu bendeki algı. Beyin devrelerinin yanma aşamasına az kalmış olduğunu beyan ettiğini duyup, soru sormaktan vazgeçip sadece dinliyorum, şu cümlesi çok net, ‘maestro benim, sağlıkta yan dallara yeltenmeyeceğiz, sadece modern tıp yolunu izleyeceğiz.’ Maestro burada homeopatiye yeltenmeyeceğiz diyor kanımca, içimden temiz şifalı beslenme, ayurveda desteğiyle de yürürüz ya, olmaz mı, onlar yan dal değil nede olsa diye kendime fısıldıyorum. Konuşma hızına yetişmem hakikaten zor, kalem kağıt artık neresinden yakalayabilirsem not alıyorum.

Ondan deneyimsel varsayımlar, benden sessiz cevaplarla devam ediyoruz.

– Sigarayı bırakması gerekli…ama mümkün değil, zorlama!

– ‘Ujjai nefesi ne güne duruyor, bak onu denemedik (sırasıyla; torun torba çocuklar sevgi terapisi, karabaş otlu çaylar, 2.sınıf vatandaşlık muamelesi, sevdiklerinin de sağlığı meselesi ile vicdana davet vs. denemiştik), sigarayı içimize çekmenin hazzı ile eş değilmiydi sevgili ujjai. Sağolasın Defne Hoca’m. Mantralı melodili danslarıma bile zamanında eşlik etmişti, ujjai de çeker, olur olur ya! (Kendime fıs fıs ben)

– O destek kabul etmeyecektir, çaktırmadan yanında olacağız vs.

– Bak o tamam!

Süreçte size de danışacaklarım olacak Sangha-mou!

Atı alıp Üsküdar’ı geçmeden;) benim bu duygusal ve zihinsel aktivitelerin yogama yansımasına geçeyim, Virasthana’dan konuya gireyim:

Şu güne kadarki kahramansthana virasthana deneyimim inişli çıkışlı: kimi günler saymalara doyamadığım..diyemiyorum da genelde sallandığım, evvelinde ve ortalarında nefeslendiğim, 8 sayısını usulen tamamladığım, arada bir de yaylandığım türdendi. Bugün temizinden kahramanlar eğilmezzzinden bir 8×2, mod yaylan yaylan, nefes kaymak. Kendimi durduramıyorum, gaza bastım, 64’e yolu var net. Şimdi aklıma ilk dönem sınıfımızda iç halkamızda karşı taraflarıma denk gelen hattan Özge geliyor. Hoca’mız virasthanayı bize ilk öğretir öğretmez, o ertesi gün pratiğinde trans halinde bir 64 gitmiş, ben ise o günlerde Hoca’mın ‘iyi olan tarafın diğerine öğretsin’ yönlendirmesini takip ediyor, sağ tarafımın solun azimli bir takipçisi olacağına güveniyordum. Bakalım hangi cinsten sessiz kahramanlıklara gebeyim.

Yukarıda dokundum geçtim de ana rahmi deyince gün içinde Wayne Dyer’dan 44 göz kulak seyrettiğim The Shift filminden teslimiyete ve akışa bırakmaya dair hediye cümleler kendini hatırlattı, sizinle de paylaşsam ey sevgili..

Hayatının ilk 9 ayı, döllenip de ana rahminde var olmandan doğumuna kadar olan sürede, herşey senin adına yürütülüyordu, kendi adına yapacağın hiçbirşey yoktu, ‘gözlerim ne renk olacak, bedenim neye benzeyecek’ vs..gibi düşüncelerle kendini tüketmene gerek yoktu. Sen sadece kendini teslim etmiştin…Fiziksel yolculuğunda ihtiyacın olan herşey sana aktarılıyor, orada senin adına hallediliyordu, neden yolculuğunun geri kalanında da olmasındı ki!…” (First 9 months of your life, from the moment of your conception until the moment of your birth, everything was being handled for you, there was nothing for you to do, you don’t get consumed for the color of your eyes or how your body would look like, it is all taken care of for you, you just surrender…What you needed in the physical journey was already handled in there for you and why not everything for the rest of the journey!…)

AnaRahmiBebekErdek2.JPG

ASLI SU – Gün 11: Yoga Props/Destekler

Maymun pozu Hanumanasa’daki ayaklarımın halinden işte benden bugünün başlığı yogada destekler: Iyengar yoga ekolünün meşhur desteklerinden ziyade, hani ninelerin ayaklarını kat kat yün çoraplara sarmaladıkları türden bir destek, bir üst seviye neredeyse astronot pabuçlu bir ayak olacak.

Hanumanasana yolunda sağ bacağım önde iken açılma yolum aşağı yukarı belli, günlük pratiğimde o milimetrik yolu bir türlü alamayışımı (hani metrik sisteme yansıması her gün 1 mm yol alıyor olsak yılda cm’leri bulma potansiyeli olan yol..ve o milimetrik yolları teper iken hem içimizde hem dışımızda – beklentisiz de olsa – belki de dağları denizleri aşabileceğimiz yollardan bir yol), yoga alanımda yerin taş zemin olması dolayısıyla fazla sert oluşuna ve ayak topuğuma ciddi bir yük bindirip de canımı fazla acıttığım için beklemede kalamayışıma bağlıyor, maymun olmaya yeltenmeden hemen evvel tozluğun üzerine bugün bir de en kalınından ve yumoşundan bir spor çorap geçiriveriyorum. Hah! Tamam! Ohh! Şimdi en azından ayak topuğumla yerin kavuştuğu yerdeki canım daha az acıda, ucundan tatlısından bir acıda diyeyim, ve ben sonunda yüzüm şekilden şekile girmeden sakin birkaç nefes süresince kalabiliyorum, Mona Lisa tebessümüme daha var elbet. Hanumanasana yolunda sol ayak öndeyken daha bir güvendeyken, gülümsememin dozu da üst perdede.

Sanırım her zaman olduğu gibi hiçbir parantezi atlamıyorum ancak bugün parantezlerden birinin yerinde minik bir oynama yapıyorum, önemsiz bir yer değiştirme sanıyorum sanmasına da, çök kalkları vaişaka’dan hemen evvele alıp da hızlanan nefesle vaişaka’ya çıkınca orada uzuuunca sudaki sakinliğime erme yoluna daha var modunda asılı kalırken, Hoca’mızın sıralamasının ardındaki bilgeliği kavrıyorum, buradan kendime dip not düşüyorum: içsesini değil de hocanın sana eşlik eden sesini dinlemeye devam et!

Sabrınıza sığınarak geriye sardığım yerden az daha paylaşabilir miyim sangha-mou?

Kurmastana eşiğinden geçemiyorum bugün, 2 nefes çakra mandalayı takiben 6 nefesin üzerine 2 daha gitmektense, bacakları düzleştiriyor, işte o en sevdiğim yere yerleşmiş bacaklar düzleşmiş eğilmeyle, ayakların hemen önünde eller ve avuç içleri yere yapışmış durup kalıyorum. Topraktan kopmaya hazır değilmişim meğer, el ayalarından ayak tabanlarından sanki toprağı içime içime çekiyorum. Eşikten geçememiş halimle kendime bir kabul selamı çakaraktan yani kendimi hırpalamadan devam ediyorum.

Mangala Namaskara’da sağ tarafta bakışları yükseklere devirirken, o yolda uçuştaki diriştimle bende duygusal anlamı dolu dolu yüklü bir objeye takılıp, zihin bulutlarından birinde az biraz asılı kalıyorum. O objeyi de dirişti gezintilerimi de hakkıyla paylaşabileceğim bir yazıya saklayayım, şimdi ana yoldan patikalara sapmamış olayım diyorum sangha-mou;)

Mangala Namaskara ertesi at parantezlerinden sonra bir örümcek oluyor skandasana’daki açılmaları hissetmeye doyamıyorum. Bazı pratikler, skandasana’nın orijinal versiyonu yani eller ayaklarda modda da takılıyorum.

Prelüd sonuna gelmem 1 saati buluyor.

Vrkaasana’da burgulanırken, dün shadow yoga fb sayfasında gözüme ilişen fotoğraftaki gibi ayak topuğuna bakılan versiyonu deniyorum. Şirince kampımız ertesi, bu burguyu hafızamda kalmış hali ile gövdem başım tam arkaya dönük olarak tekrarladım hep çünkü, bir gariplik var bu işte diyordum ama neyi farklı yaptığıma dair idraka eremiyordum.

Şavasana’ya geldimm!! Geldim de burada gevşemeye, nihai teslimiyete, ucundan bir yeniden doğuma niyetim yok anlaşılan, bacaklarımı uzatmak istemiyor, kelebek bacak tutuyorum, yani alt gövde badhakonasana, üst gövde kollar sereserpe yerde. Usülen yarımdan bir şavasana’dan geçtiğimi sanıyorum. Gece uykusundan başka uykuya yeltenirsem serseme dönen ben, minik de olsa ucundan şavasanalarda da sersemlediğimden günün yada yoganın en sonunda olmayanından işte böyle kaçınıyorum.

Bugünün yoga pratiği ılımalar da dahil bitiyor, ve duamı uçuruyorum çok sevdiğim kıymetlimiz bir kadına, bugün gözümü daha açmadan ilk kalbime düşen kişiye, ati krantam’larda sanki kollarımla ona uzandığım, sevgili dostuma hem yol hem yolculuk arkadaşıma İlknur Hoca’ma. O şimdi gözaltında, ağlamaya başlıyorum çaresizlik hissiyle ve ağladığıma utanıyorum.

İlknur Hocam