Ayça – Gün 25: Aldım elime sazımı…

Akşam yatarken sabah yogası sonrası araya hiçbir şey koymadan buraya yazmaya çok kararlıydım. 

Sabah uyanış, camı aç, hava mis (hafif puslu ve serin, en sevdiğimden), çiş, el, yüz, diş, dil, yoga, om. Yoganın sonuna kadar her şey plana uygun. Kahvaltıyı hak etmek için önce yazı. Yazıya eşlik etsin diye kahve. Çalışma ile kahveyi bağdaştırmak üniversite yıllarından kalma bir alışkanlık. 

Ama önce bir mesaja cevap yazmak için telefonu eline al (ah alma!). Cevap yazdığın kişinin adı B ile başladığı için oradan aklına adı B ile başlayan nefes koçu tanıdığın gelsin. Dur bakayım neler yapıyormuş, instagram hesabını aç (açma!). Bir seans kaydı: Sustuklarım. Ah ben!

Hiç hesapta yokken kaydı aç, yoga odasında önce ciddi bir yogi edasıyla badakonasana’da dinlemeye başla, bir bakıp çıkıcam derken kendini bir saatlik seansı kendiliğinden yere uzanmış ve tamamlamış bul. Yanında yere atılmış hönkürme mendilleri de bonusu.

Aklıma canım Eda geldi. Hiçbir zaman nefes çalışmalarını uzun ve ciddiyetle yapmaya kendimi yakın hissetmedim. Mesafeli de değilim. Tam bir nötr hal. Ama bugün karşıma bu seans çıktı, dokundu, iyi geldi ve geçti.

Kaydın sonunda bir şarkı çaldı. Kendimi bırakıp avazım çıktığı kadar şarkıya eşlik ettim, saçma sapan dans ettim. Uzun zamandır bağıra bağıra şarkı söylemediğimi, hele hele hiç dans etmediğimi fark ettim. Bittiğinde saf neşe, çocukluktaki gibi…belki sen de bir ara arabada, banyoda, odanda, kimseler ne der diye dert etmeden bu şarkıyı söylersin, gönlünden geldikçe…

https://youtu.be/79FVviFHkds

Ayça – Gün 24: Sakin sabahtan kalanlar…

Döngümüzün gün sayısı ile miladi takvimin paralel gittiğini fark edince sevinen kaç kişiyiz? Yaaa işte her gün yazmassan böyle kestirme yollar ararsın Ayçaanım! Biz küçükken çocuk orucu diye bir şey vardı. Oruç tutmaya özenen çocuklar heveslerini alsın diye Ramazan ayının başında, ortasında ve sonunda birer gün yani 3 gün tut, sonuna bir sıfır ekle derlerdi. Etti mi sana 30! Benim yazılar da o hesap oldu.

Neyse, nerede kalmıştık. Diyordum ki Brahma Muhurta…hahahaha şaka şaka. Sanırım bu işlerin oldurtmayla olmadığını deneye yanıla idrak ettik. Arada yazmadığım günlerin bir kısmında kısa bir tatil yaptık ailecek. Yollara düşmeyi özlemişiz. Güneye yazın henüz gelmediği, karpuz kabuğunun suya düşmediği, sabah ve akşam sırtına bir hırka alma ihtiyacı hissettiğin günlerdi…Bu döngüye başlarken koyduğum niyetlerden birini gerçekleştirebildiğim için mutlu olduğum günler.

Denizin içinde olmak güzel, ama onu dışarıdan izlemesi ayrı keyifli. Uzun uzun, boş boş dalgaları, dalgalar dindiğinde dibindeki gailesiz yaşamı, basitçe olma halini izlemek hafifletti beni. Şimdi bir süre o anların meyvesini yiyorum. Öyle bir huşu hali değil üzerimdeki ama tatil öncesine göre biraz daha sakinim sanırım. Sepet boşalmaya yüz tutunca alo ETS?

Aslında bütün bu yaptığımız içsel çalışmalar, ETS’siz, tatilsiz kendi kendimizi şarj edebilmek için diye düşündüm şimdi yazarken. Her gün bir gıdım daha cana can katmak. Molaya, dış rahatlatıcılara ihtiyaç duymadan, olana sevinme, olmayana dertlenme hallerinde fazla da takılmamak…Devamında ne yazsam ahkam kesiyormuş gibi hissedeceğim için böylece kalsın, her okuyan kendinde titreştirdikleriyle okusun.

Kahvaltı günün en sevdiğim öğünü olmasına rağmen hafta içi bir an evvel güne karışmak telaşıyla normalde mutfakta yer geçerim. Ama bu sabah yoga sonrası içimden geldi, kendime özene bezene bir kahvaltı tepsisi hazırladım. Sadece içeriğine değil, sunumuna da özendim. Taze yıkanmış rokalar, salatalık dilimleri, kızarmış ekmek, çay…Midemle birlikte gözümü, gönlümü de besleyeyim istedim. Üşenmedim, her şeyi terasa taşıdım. Telefonu da içeride sessizde bıraktım. Yeni diktiğimiz çiçeklere baka baka kendime kısa bir keyif zamanı yarattım. Bunu daha sık kendime hediye etmeyi diledim…

Buradan daha fazla romantizme bağlamadan bitireyim sangacım. Benden uzun yazılar çıkmıyor zaten. (Nedenini ayrı bir yazıda irdeler miyiz dersiniz?) 29’a az kala her gün azar azar yazarım. Öperim.

Kahvaltıma eşlik eden minnaklardan biri…

Ayça – Gün 10-11-12: Ayda yürüyen ninja

Kendimi ayda ilk yürüyen astronot Neil Armstrong gibi hissediyorum. İnsanlık için büyük bir adım attığımdan değil. Bir adım atıp hoop taa nereye konuverdiğimden. En son Gün 9’da yazmışım, hoop zıpla Gün 12.

Arka arkaya anlatınca abartmış gibi olacağım. Ama baş dönmeli sabahın ardından fena bir nezle ele geçirdi bünyeyi. Önce anlamadım, alerji sandım, foşur foşur silmekten burun kanatlarım yara oldu. Ertesi sabah kalkamayınca aha, ben hastaymışım! Neyse geçti şükür. Ama tam son yazımdan sonra sizin sarıp sarmalamalarınızla şımaracağım, foşur foşur lavaboya koş. Ağız tadıyla keyfini süremedim. Derken bu güne gelivermişiz.

Sabah yoğun balakrama sınıfının dersi vardı. Kendim de çadır kapısının eşiğinde olduğumdan bence ılımlı bir ders yaptık. Sınıftakilere de sormak lazım tabii. Bazen derslerime ninja eğitimi diyorlar, hiç anlamıyorum neden.

Şimdi de öğrencilerimin bir kısmıyla buluşacağız. Onları beklerken bu satırları yazıyorum. Yemeğe davet ettiler. Hep ninjalık mı yapacağız? Biraz da Boğaz kenarında kadeh tokuşturalım. Gelirken dünyanın en güzel manzaralı sokağından geçmiş olabilirim. Sizi manzarayla baş başa bırakıyorum.

Ayça – Gün 9: Tim abi sağ olsun

Kusura bakma sangamu. Başlığı atarken kaçıncı günde olduğumuzu anlamak için parmak hesabı yapmak zorunda kaldım. Yazılarınızı Ali’nin emekli albayının ciddiyetiyle, Tansel’in lineerliği ile hizalı bir şekilde virgülüne kadar okuyorum ama günler karışmış bende. Son bir kaç gündür yazamadım değil, yazmadım. Zira gölgelerimle hoşbeş ediyorduk. Ama sanma ki seni düşünmedim. Hatta tek düşündüğüm sen olabilirsin. Fındık ile çıktığımız yürüyüşlerde gördüğümüz (ve bizimkinin üstüne atlamaya yeltendiği) kaplumbağadan tut, yanımdan selamsız geçen komşulara içimden kabaran duygulara kadar herşeyi anlattım sana. Kafamda sürekli blog yazısı tonlamasıyla konuşan bir ses “Sevgili sanga, bugünkü yürüyüşte yine seni düşündüm…” Yazı içinde yazı içinde yazı içinde…

Gölgeler diyordum. Şimdi benim oğlak güdümlü kategorik zihnim gölgeleri de küçükten büyüğe diziyor. Böyle bir dosyalama caiz midir bilmiyorum. Ama kategori müdürü diyor ki, biz baktık sıralamalara, senin en büyük gölgen bulduğun her şeyle sürekli kendini karşılaştırman. İyi miyim, değil miyim? Hatta iyi olman yetmiyor, var oluşunun kabul görmesi için en iyi olman lazım. Çünkü iyi bile gözden çıkarılabilir. En iyi ol ki kabiledeki yerin garanti olsun. Geldik mi yine aidiyet meselesine?

İşte Gün 7-8’de bunlar hortladı sangacığım. Ben zaten yeterince iyi yazamıyorumdan girdim, herkes o kadar derinlikli yazıyor ki, ben ne yazsam içi boş olacaklarda demlendim. Sonra bu güzelim mecrayı bile bir yarış pistine çeviren zihin dalgalarımla bakıştık biraz. Bir ara o dalgayı havada akarken gördüğüme yemin edebilirim. Düşünceler Tim Burton harfleriyle adeta resmi geçit yaptılar. Yok kafayı yemedim. Algılayabilmek için biraz daha somutlaştırmam gerekti herhalde. Gözümün önünde yazılı görünce biraz daha anlam kazandı içimde çalkalananlar. Sonra?

Sonra buradayım. Şimdilik düşmedim trenden.

Sabah perdenin arasından giren ışıkla uyandığımda 6’yı biraz geçiyordu. Kalk, tuvalet, el, yüz, tam dil derken elimi ağzıma atmamla bir anda soğuk terler boşaldı. Olduğum yere çöktüm. Yetmedi, buz gibi zemine uzandım. Biraz kaldım böyle. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Gün 7-8’in tortuları henüz sistemden çıkış yapamadı diye düşünüyorum şimdi. Kendime gelince yoga odama geçtim, biraz oturuş, biraz dualar, suçi, malasana, yine otur, ısınmalardan bile sadece boyun çevirme, yogamudrasana, kapanış, kahve, yazı, sangaya kavuşma…

Güzel bir gün, güzel bir hafta olsun.

Ayça – Gün 5-6: Ne Brahma Muhurta’ymış arkadaş

Ah ne güzeldir o gün doğumu öncesi saatleri diye romantik bir söylemle buraya bıraktığım satırlar sanırım biraz stres unsuru olma yolunda. Öncelikle söylenmesi gerekeni bugüne sakladığım ve bu süre boyunca sana gün doğumundan önce kalkamadım, alarmlı kalktım, alarmsız sızdım gibi vrittiler yaratmana vesile olup kabir azabı çektirdiysem kusura bakma sanghacım. Şimdi biraz ferahlama geliyor.

Güneşten önce kalkmak gibi alışkın olduğumuzdan farklı işlere girişmek, eğer zaten hırslanmaya meyilli isek kendine sürekli yeni bir oyuncak arayan zihni heyecanlandıran tipten. Dolayısıyla onu tam da anti-yoga bir yere koymadan, ulaşılması, elde edilmesi gereken bir hedefe dönüştürmeden, asi bir tayı tımar edecekmişcesine sakince yaklaşmak gerek.

Zaten yoga öğretisi de bunu söyler. En başta Ahimsa der, ne başkasını, ne de kendini incitmeyeceksin. Burada kendimi incitmeyeceğim, zorlamayacağım diye tembelliğe düşmemenin de ince bir çizgisi olduğu aşikar.

Bu yoldaki öğrencilerin üzerinde en çok çalıştığı husus da bu denge tutturma hali olsa gerek. Arkadaşlarla keyifli bir akşam geçirmek ve bu sebeple ertesi sabah kalkamayıp kendini hırpalamadan (ve vicdan azabı çektirmeden) yogayı ertelemek de var denklemde. Fakat gücün kuvvetin yerindeyken yogayı sırf canın istemiyor diye geçiştirmemek de. Gerçekten canının isteyip istemediğini görmek için o alanı bir kısa ziyaret etmek, ondan sonra karar vermek işin inceliği.

Shandor Hoca güneşle uyumlu bir yoga düzeni oturtmayı uzun zamanlara yaymak gerektiğini, bir günde, bir haftada, bir ayda bile gelmeyeceğini söyler. Biz zaten gündelik hayatlarımızda yogamızı ne zaman yapabilsek makbul. Bu yolda isteyenler, imkanı ve gücü olanlar zamanla, kendiliklerinden (alarmsız :)), her gün beşer-onar dakika erken kalktıkça yaklaşacaklar Brahma Muhurta’ya. Nasıl ki 108 arda mandala çökmesine bir günde ulaşamıyor, bize böyle bir çalışma verildiyse buna doğru yavaş yavaş yol alıyorsak, öyle.

Yine benzer bir konuya Shadow Yoga kitabının 2. Bölümü’nde Mitahara (Saf besinlerin idareli tüketimi) anlatılırken değinmiş hocamız “…Beslenme nihayetinde tamamen vejetaryen olmalı ve kişinin bünyesine uygun birkaç gıdayla sınırlandırılmalıdır…Seçilen bu besinlerin idareli tüketimi bünyeye birdenbire dayatılmamalı, zaman içinde yavaş yavaş takdim edilmelidir…” Burada, bugünkü konumuzla ilgili kilit kelimeler nihayetinde, dayatmamak, zaman içinde ve yavaş yavaş. (Yani vejetaryenlik meselesine takılmayacağımızı umuyorum.)

Nihayetinde…ne kadar güzel bir kelime. Yani bir şeyler olmuş, yapılmış, bir zaman, bir süreç geçmiş, işte onun sonunda, bir anda, bir hevesle değil. Bir anda, bir hevesle olmasın ki kişi bunu sindirsin, sürdürebilsin.

Yine kitaptan bir bölümle bağlayayım o zaman. “…(Kişi) Uygulamalı yoga bilimiyle uğraştığını unutmamalıdır. Teorik bilgi çalışmaya asla dayatılmamalı, onun yerine kişinin kendi davranışını gözlemleyebileceği bir metot olarak kullanılmalıdır.”

Brahma Muhurta’ya dair teorik bilgilerimizi kendimize dayatmadan, erken kalktığımızda nasıl, günün farklı saatlerinde nasıl yoga hallerinden geçtiğimizi izlediğimiz günlere…

Gün doğumunu yakalayamayınca bir gün batımı bırakayım buraya…

Ayça – Gün 4: Çocukluk, törenler ve kabileler

Önce durum raporu: Sabah yogası şimdiye kadarki en geç sabah yogası oldu. Uyku uykunun mayasıdır diye boşuna dememişler, sağa döndükçe mayalandı, sola döndükçe katmerlendi. Durun bir özlü söz daha: Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Neden? Çünkü ben o güzelim Akşaya Tritiya’yı da uyuklayarak geçirmiştim. Soğuk havada dışarı çıktığımda yüzüme vuran rüzgar sersem etmişti. Eve gelince koltuğun üzerindeki battaniyeye kıvrılıp dünyanın en tatlı şekerlemesini yapmıştım. Zaten öyle uğurlu bir günde olduğumuzu Dr. Svoboda’dan gelen email’i akşama doğru okuduğumda öğrendim. Geçmiş olsundu.

Sizlerin Akşaya Tritiya yazılarınızı okuyunca eskiye gitti aklım. Geleneksel törenleri severim, izlemesini, içinde olmayı. Ama kendi kendime pek yapmam. Yapanlara gıpta eder, daha ritüelli bir ailede büyümüş olmayı istediğimi düşünürüm. Küçükken bir keresinde halam kurşun dökmüştü. Ailemizde kim bilir ne uğursuzluklar vardı, hatırlamıyorum. Daha doğrusu biz küçüklere söylenmemiştir. Her şey öyle ulu orta konuşulmazdı, fısır fısırdı büyüklerin sohbetleri. O gizem hali bile hoşuma giderdi. Ama büyük aile bir araya geldiğinde hep bir mesele, hep tartışılan bir konu vardı. Hatta bazen tartışmaların dozu arttığında ortama ferahlık gelsin diye kolonyalar çıkar, bilekler, şakaklar Turistik Pe Re Ja limon kolonyası ile ovulurdu. 

O kurşun dökme töreninden örtüyle kapatılmış başımın üstünde dolaştırılan bakır tavayı, kıpırdanan dudaklardan dökülen duaları ve en sonunda sıcak, erimiş kurşunun bir kova soğuk suya akıtıldığında çıkan cosss sesini, kovanın başına toplanan kadınların bir anda taşlaşan kurşunun diken diken, göz göz oluşunu yorumlamalarını, hepimizin oh oh çıktı nazarlar diye sevinmemizi hatırlıyorum. Belki de büyüklerle beraber bir anı paylaşmanın sevinci, bir törene dahil edilmenin tatlı gururu, bir kabileye ait hissetmenin hazzıydı o zamandan bana kalan. Hayat boyu döne dolaşa aradığımız da bu değil mi zaten? Aidiyet hissi.

Bundan sonrası derin ve uzmanlık gerektiren mevzular. O yüzden haddimi aşmayacağım. Ama benim kısaca anladığım ve sizin de bildiğiniz, kabilenin kurallarına, sınırlarına uyum göstermek mühim mesele. Yoksa ilkel zamanlarda başına gelecekler sırasıyla dışlanmak, korunaklı alanın dışına gönderilmek, vahşi ormanda hayat mücadelesi vermek, aslanlara yem olmak, İstiklal Marşı ve kapanış. Bu genetik olarak insana kodlanmış. O sırada olan, törpülenen özelliklere oluyor. İlkel insanı bilemeyeceğim ama artık kendiyle daha haşır neşir olan günümüz insanı için bir zaman geliyor, kendinden verdiklerinin yası basıyor. Bu yası yaşamak türlü türlü, tek bir tarifi, reçetesi yok. Zamanı gelince, zamanı gelirse çıkışı da insana özgü, uzun, ve illaki kendine doğru… 

Yarın yine görüşmek dileğiyle.

Ayça – Gün 3: Bugün de böyle

Sabah huysuzdum. Baştan anlatayım.

Dün genel toplum için sıradan olan bayram ziyaretleri, bana göre über-sosyalite kıvamında geçtiğinden akşam eve geldiğimizde kulaklarımda uğultu, ensemde bir sızı vardı. Yatarken kendime anlayışlı davranıp alarm kurmadım. İnsanlık, benim yaratımımdan (bkz. dünkü yazı) bir gün daha mahrum kalsa dünyanın sonu değildi.

Bölük pörçük uyudum. Bey aralarda uykusunda söylendi. Demek o da yorulmuş. Yoga için kendimce makul bir saatte kalktım, yine kendimce güzel bir yoga yaptım (güzel yoga!!). Tam sessizce oturacağım, ev ahalisinin kalkacağı tuttu. İş/okul günü yataktan spatulayla kazınan kendileri değilmiş gibi gerine gerine uyunacak bir tatil sabahı erkenden şakımaya başladılar. Arka fonda evdeki yaşamın gürültüsüyle yoga yapmaya, hatta bizim oğlanların kavga sesleri eşliğinde (içimden “inşallah karşıdan duyulmuyordur” diye diye) online ders vermeye alıştım. Yani sorun gürültü değil, benim oturtmaya çalıştığım yoga sonrası yazma rutinimin sekteye uğraması, kafamdaki planın bozulmasıydı. Şimdilik sevimli sevimli öten yavru kuşlar, az sonra açlık nidaları ile kapımın önünde volta atmaya başlardı.

Belki de başlamazlardı. Ama benim keyfim kaçmıştı bir kere. Homurdana homurdana mutfağa gittim. Patatesli omlete girişmiş beye yardım ettim. Sonra uzun kahvaltı sofrası, serin ve kapalı havada sıcak çay derken hafifledim biraz.

Şimdi bir fırsat bulmuşken size merhaba demek istedim. Bugün cümlelerim kısa, kelimelerimin mecali yok. Bir kaç blog yazarı daha demiş ya, bugün de böyle…

Ayça – Gün 2: Neye niyet, neye kısmet

Günaydın sangham,

Bugün yoğun geçecek. Gün içinde başka yazma fırsatım olmayacağını bildiğimden sabah yogasını biraz daha erkene alıp klavyenin başına oturdum. Ne yalan söyleyeyim, sana söz vermemiş olsam alarm kurmaz, bayram sabahı azıcık keyif yapmayı kendime hak görürdüm. Ama iyi ki tutmuşuz birbirimizin elinden. Çünkü o ilk direnç anını kırdıktan sonra yogaya başlamak ve sonundaki dinginlik, uzun saatler yatakta döne döne uyumaya bin bedel. Ve hepimiz içten içe bunu biliyoruz ama unutuyoruz. Ya da unutmak kolay geliyor. Hatırlamama vesile olduğun için sağol.

Alarm konusuna geri dönecek olursak, alarmsız erkenden uyanabildiğim zamanları özledim. Dün bir kaçınız daha bahsetmiştiniz. İlk Pınarline’ın şu yazısında okudum, gün içinde de bazı yazılarda izlerine rastladım (Pınar artık alarmsız 5’te kalkamayan Roei’yi anlatmış mesela..). En son Defne Hoca da aynı yerden “Ben eskiden hiç böyle değildim” diye dem vurunca, dedim bize n’oldu? Biraz düşündüm bu konuda. Pandemi dedim, evlerde çok kaldık, atalete düştük dedim. Sonra kendi bahanelerimden sıkıldım. Neyse işte, ne olduysa oldu. Shandor Hoca’nın deyişiyle, “It is what it is.” Şimdi buradan, bu ağır hallerden çıkabilmek için bu kocaman ağa tutunabileceğim. İyi ki…

Bugün Gün 2. Üçüncü yazı. Şimdiden kendi içinde bir ritmi oluşmaya başladı sabahların. Yoga sonrası yazı yazmayı sevdiğimi hatırladım. Bir de yeniden kendiliğimden, gün doğmadan kalkabilsem. Ne büyülü saatlerdir gün doğumu öncesi. Pek çok manevi disiplinde ibadetler o vakitte yapılır. Sanskritçe adıyla Brahma Muhurta. Yaratıcının ya da Yaratımın Zamanı. Muhurta bir zaman birimi. 48 dakikaya denk geliyor. Brahma Muhurta da gün doğumundan 2 muhurta önce başlıyor (yani 96 dakika önce) ve bir muhurta boyunca sürüyor. Yani gün doğmadan 48 dakika önce sona eriyor. Kafanızı daha fazla karıştırmayacaksam bunu bir de ghati (24 dakika) zaman birimini cinsinden söyleyecek olursak, gün doğumundan 4 ghati önce başlayıp 2 ghati önce tamamlanıyor.

Yaratıcının, yaratımın zamanı…Her şeyin dengede olduğu, evrenin satva halinin hüküm sürdüğü, kendi yaratımımızı şekillendirebileceğimiz kıymetli anlar. Hatha Yoga’nın ataları bu vaktin etkilerini, yaşam kaynağımız olan güneş üzerinden anlatıyorlar. Brahma Muhurta sırasında güneşten yayılan ışınların, Prana’mızı derinden beslediğini, bu dinginlik halinin bundan kaynaklandığını söylerler. Bize düşen de evrenin bu cömertliği karşısında kayıtsız kalmamak, dünyevi keyiflerimizin (bu durumda biraz daha uyku) geçiciliğini idrak edip, hakiki neşenin kainatla bağlarımızı hatırladığımız anlarda geleceğini kendimize tekrarlamak…

Bayram yazısı diye oturdum, neler çıktı. Hepinize iyi bayramlar dilerim. Yarın yine görüşmek üzere…

Not: Defne Hoca’dan gelen istek üzerine İstanbul için Brahma Muhurta saatlerini buraya yazıyorum.

Bugün (2 Mayıs Pazartesi) gündoğumu 06:04, Brahma Muhurta zamanı 04:28 ile 05:16 arası idi. Her gün yaklaşık bir dakika erken olacak şekilde devamını hesaplayabilirsiniz. Yarın 4:27’de Samapada’da buluşur muyuz dersiniz?

Ayça – Gün 1: Misafir odası

Erkenci olduğumu düşünürken baktım #28gunyoga ahalisi döktürmeye başlamış! Sevindim, heyecanlandım, yazma hevesiyle parmaklarım karıncalandı.

Çünkü itiraf edeyim sevgili sangha, Pınar ve Fatma beni biraz dürtünceye kadar bu döngüde yazmak istemediğime ben, şahsen, kendimce çok, hem de pek çok emindim. Çünkü yazmak zordu. Hele uzun zamandır bir şeyler karalamamış olunca kelimeleri, tabii öncesinde düşünceleri derlemek toparlamak epey meşakkatli işti. Hem yoga sonrası buna ayıracak vakit ve motivasyon bulmak, bütün rutinleri alt üst etmeyi gerektiriyordu. Ne gerek vardı ki, geçinip gidiyorduk…

Altı üstünden iyiymiş be sangha! Özlemişim yazılarınızı. Okudukça birbirimize, o pek de kolay kolay açılmayan kuytu odalarımıza misafirliğe gitmişiz gibi hissettim. Çok tanıdık yerlerden geldi kelimeleriniz. Yeni katılan yazarların biraz ürkek taze sesi, yüzüme ılık bir tebessüm yerleştirdi.

İnsanın bütün dertleri, bir avuçluk tasa bohçasından devşirilip duruyormuş işte. Bütün olan biteni bir tek kendi başımıza geliyor zannedip kocaman dertlerimize sıkı sıkı sarılırken, dertlerin farklı yansımalarını okumak insanın izanını genişletiyor, yüreğini ferahlatıyor. Hayata güvenmek sanırım buradan başlıyor…

Hepinize okuduğunuz, yazdığınız, yüreklerinizi tüm samimiyetinizle açıp burada olduğunuz için çok teşekkürler…Yazılarınızı merak ve heyecanla bekliyorum. Yarın yeniden görüşmek dileğiyle.

Ayça – Gün 0: Selam sana Sanghamu!

Sonunda kavuştuk. En son beş yıl önce buraya yazmışım. BEŞ YIL!

Biraz karıştırdım eski yazılarımı. Canım beş yıl önceki ben! Ne kadar naif, ne kadar kırılgan…O halime şimdi duyduğum şefkati, anlayışı, uzaktan bakabilme hissini her an, o andaki ben’e duymak olsun o zaman ilk niyetim.

Malum bugün karanlık ay. Önümüzdeki 28 gün için niyetlerimizi koyduğumuz gün. Ay adım adım, değişe dönüşe büyüyüp Dolunay’dan sonra tekrar karanlığa bürününceye kadar o niyetler etrafında yaşamaya gayret göstereceğiz.

Niyetlere devam…her gün yoga (hatta sabah ve akşamüstü), okumak, okuduklarım üzerinde düşünmek, yazmak, uzun uzun ve geldiği gibi, gün içerisinde bomboş durduğum zamanlar ayırmak. Ama gerçekten bomboş. Yürümeden, bir şey okumadan, sadece durmak. Belki beş dakika olacak bu ama her anı verimli geçirme ya da bir şeylerle doldurma takıntısını törpülemeye buradan başlayacağım. Kendi kendine kalabilmek, içine bakabilmek, gördüklerinle hemhâl olabilmek sonrasında gelsin diye.

İlk postada bunlar geldi içimden sevgili sangha. İçe dönesim var belli ki. Sonra gelişir, dönüşür bunlar da elbet. Ama şimdi çıkmam lazım. Bayram ziyaretleri bugünden başlıyor. Hepinize iyi bayramlar dilerim. İyi ki kavuştuk…